Bir Vicdan Emekçisi Göçtü: Ali Haydar Haksal
- Tarih:
Bazı insanların ardından “öldü” demek insana ağır gelir. Çünkü onlar ömürlerini yalnızca kendileri için yaşamamış, kelimelere, dergilere, genç kalemlere, susmayan bir vicdana emanet etmişlerdir. Ali Haydar Haksal da ardında yalnızca kitaplar, yazılar ve dergi ciltleri değil; uzun, sessiz ve bereketli bir edebiyat yürüyüşünün izlerini bırakarak aramızdan ayrıldı.
Onun edebî kimliğini değerlendirme cüretini kendimde görmem. Bu, onunla aynı iklimi paylaşmış dostlarının, öğrencilerinin, edebiyatla daha derin bir mesai kurmuş insanların hakkıdır. Benim söyleyebileceğim şey, ancak uzaktan bir okuyucunun şahitliği olabilir.
Ben Ali Haydar Haksal’ı, kelimenin yalnızca estetik bir uğraş olmadığını bilen insanlardan biri olarak gördüm. Onun dünyasında edebiyat, hayattan kopuk bir süs değil; insanın kendisini, çağını, yalnızlığını, yabancılaşmasını ve sorumluluğunu yokladığı ahlaki bir alandı. Yazmak onun için sadece bir üretim biçimi değil, aynı zamanda insan kalabilme çabasıydı.
Bugün ardından yazılanlara bakınca aynı kelimelerin tekrar tekrar öne çıktığını görüyoruz: emek, sadakat, edep, dergi, dava, Filistin, Kudüs, sözün itibarı, gençlere açılan kapı… Bunların hiçbiri tesadüf değil. Çünkü bazı insanlar arkalarında sadece eser bırakmazlar; bir yaşama biçimi, bir duruş, bir ahlak ölçüsü bırakırlar.
Ali Haydar Haksal’ın adı Yedi İklim’den, Yedi İklim’in adı da ondan bütünüyle ayrı düşünülemez. Dergiler bazen sadece yazıların yayımlandığı yerler değildir. Bazen bir kuşağın buluşma mekânı, bazen genç bir kalemin ilk cesareti, bazen de düşüncenin sığınağıdır. Haksal, dergiciliği böyle anlayanlardandı. Kelimeye emek verdiği kadar, kelimeye yeni başlayana da emek verdi.
Belki de bu yüzden onun ardından en çok “emek” kelimesi yakışıyor.
Kitaba emek, dergiye emek, genç yazarlara emek, düşünceye emek, hakikate emek…
Ama onu yalnızca edebiyat emeğiyle anmak da eksik olur. Çünkü Ali Haydar Haksal’ın yazılarında, gürültülü çağların kolay sloganlarına teslim olmayan daha derin bir vicdan vardı. O, hamasetin hızlı alkışına yaslanmadan, İslam’ı dar bir mezhep diline, kaba bir milliyetçi kolaycılığa ya da iktidarların gölgesinde şekillenen bir söyleme hapsetmeden yazmaya çalışan isimlerdendi.
Bu bugün az rastlanan bir şeydir.
Çünkü çağımızda hakikati savunmak çoğu zaman taraf olmakla, taraf olmak da çoğu zaman kendi mahallesinin yanlışlarına susmakla karıştırılıyor. İnsanlar sevdiklerinin zulmünü görmemeyi sadakat sanıyor; kendi çevresinin hatasını örtmeyi dava bilinci zannediyor. Oysa gerçek vicdan, yalnızca karşı tarafın kötülüğünü teşhir etmekle yetinmez. Kendi tarafının körleştiği yerde de rahatsız olur.
Ali Haydar Haksal’ın yazılarında beni en çok etkileyen taraflardan biri buydu. Onun İslam anlayışı, bir üstünlük iddiasından çok bir sorumluluk çağrısıydı. Müslümanlığı, başkalarına karşı kullanılan bir kimlik zırhı değil; insanın kendisini hesaba çektiği bir ahlak zemini olarak görüyordu. Bu yüzden onun cümlelerinde zaman zaman sert bir emperyalizm eleştirisi, zaman zaman derin bir ümmet hassasiyeti, zaman zaman da Müslüman toplumların kendi dağınıklığına yöneltilmiş içerden bir sitem hissedilirdi.
Filistin ve Kudüs onun yazı dünyasında sadece politik başlıklar değildi. Bir gazete köşesinde zaman zaman tekrar edilen gündem maddeleri de değildi. Filistin onun için, insanlık vicdanının en çıplak sınavlarından biriydi. Orada olup biteni yalnızca Müslümanların meselesi olarak değil, insanlığın adalet duygusunun çöktüğü yerlerden biri olarak görüyordu.
Bu yüzden Filistin’i yazarken sadece ağıt yakmıyor, sadece öfke üretmiyor, sadece slogan atmıyordu. Asıl derdi, insanın zulme alışmasıydı. Dünyanın bir halkın acısını seyretmeye alışması, çocukların ölümünü haber başlıklarına sıkıştırması, güçlülerin zulmünü diplomasi diliyle örtmesi ve mazlumun çığlığını güvenlik meselesine indirgemesiydi.
Haksal’ın Filistin hassasiyeti, aynı zamanda onun İslam dünyasına yönelik eleştirisinin de merkezindeydi. Çünkü onun için mesele sadece dış düşmanların zulmü değildi. Mesele, Müslüman toplumların kendi iç parçalanmışlıkları, mezhepçilikleri, iktidar hesapları ve adaleti çoğu zaman kendi çıkarlarına göre hatırlamalarıydı. O, İslam birliğini romantik bir slogan olarak değil, ahlaki bir zorunluluk olarak görenlerdendi.
Bu noktada onun duruşunda milliyetçi kolaycılığa kapılmayan bir taraf da vardı. Elbette kendi toprağını, kendi kültürünü, kendi medeniyet havzasını önemseyen bir yazardı. Fakat bunu başkasını yok sayan, başkasının acısını küçümseyen, zulmü kimliklere göre ayıran bir dile dönüştürmedi. Onun itirazı, insanı yalnızca kavmine, mezhebine, pasaportuna ya da siyasi aidiyetine indirgeyen bütün daralmalara karşıydı.
Türkiye’deki insan hakları, adalet ve hak mücadelesi bakımından da onu kıymetli kılan şeylerden biri buydu. O, hak meselesini yalnızca kendi mahallesinin mağduriyetleriyle sınırlayanlardan değildi. 28 Şubat’ın yaralarını, başörtüsü mücadelesini, Müslümanların kamusal alandaki dışlanmışlığını bilen bir kuşağın içinden geliyordu. Fakat bu hafızayı sadece rövanş duygusuna teslim etmedi. Mazlumiyetin insana yeni bir iktidar kibri değil, daha derin bir adalet sorumluluğu yüklemesi gerektiğini hatırlatan bir çizgide durdu.
Belki de bugün en çok kaybettiğimiz şey tam olarak bu: Mağduriyetten adalet üretmek yerine, mağduriyetten yeni imtiyazlar üretmeye alışan bir siyaset dili.
Ali Haydar Hoca, Türkiye’yi gözünden ve gönlünden okumak istediğim yazarlardandı.
Yurt dışında doğup büyümüş biri için vatan hasreti, sınırları haritada çizilmiş bir toprak parçasını özlemekten ibaret değildir. Vatan bazen bir ses, bazen bir koku, bazen bir insan, bazen de o toprak üzerinde yıllar içinde birikmiş değerlerin toplamıdır. İnsan yaş aldıkça bunu daha iyi anlıyor. Koca bir urganın lifleri gibi, o değerlerden her biri eksildikçe memleketle kurduğumuz bağ da biraz daha inceliyor. Ali Haydar Hoca benim için o urganın sağlam liflerinden biriydi.
Onu okurken Türkiye’ye sadece siyasetin, partilerin, iktidarların veya gündelik tartışmaların içinden bakmıyordum. Daha derinde bir memleket duygusu vardı: edebin, vicdanın, adaletin ve sözün haysiyetinin hâlâ yaşayabildiği bir Türkiye. Belki de bu yüzden onun kaybı, uzaktan bakan biri için yalnızca bir yazarın vefatı değil; memlekete bağlandığımız değerlerden birinin daha eksilmesi gibi geliyor.
Ali Haydar Haksal, ümeranın söylediklerine paralel düşme gayretine girmedi. Yağan yağmura göre tarlasını taşıyanlardan olmadı. İktidarın diline göre cümlesini, günün rüzgârına göre vicdanını ayarlamadı. Bu, özellikle kalemin iktidara yakınlıkla ölçüldüğü dönemlerde küçümsenecek bir şey değildir.
Televizyon ekranlarında iktidar methiyeleriyle cümlelerini ağırlaştıran, sözü sadakat gösterisine dönüştüren kalemlerin karşısında onun sade dili, hamasetten uzak tavrı ve anti-emperyalist duruşu çok daha güçlü görünürdü. Mezhepçiliği öne çıkarmadan, kendisini sloganların arkasına saklamadan, bazen birkaç sade cümleyle söylenmesi gerekeni söylerdi. Başkaları sesi yükselterek etkili olmaya çalışırken, o çoğu zaman sakinliğiyle daha fazla şey anlatırdı.
Belki de gerçek fikir insanının farkı biraz burada ortaya çıkar. Güce yakın olduğunda yüksek sesle konuşmak kolaydır; zor olan, güç senin mahallenden geldiğinde de hakikate olan mesafeni koruyabilmektir. Haksal’ın kıymeti, benim gözümde, tam da bu mesafeyi koruyabilmesindeydi.
Ali Haydar Haksal’ın kıymeti burada biraz daha belirginleşiyor. O, kalemiyle güç sahiplerine yaslanmanın kolaylığını değil, sözün kendi haysiyetini korumanın zorluğunu seçti. Makamların, alkışların, geçici popülerliklerin uzağında; derginin, kitabın, cümlenin ve vicdanın daha ağır ama daha kalıcı yolunda yürüdü.
Böyle insanların ardından yalnızca “iyi yazardı” demek yetmez. Çünkü bazı yazarlar iyi cümleler kurdukları için değil, cümlelerinin arkasında iyi bir insan kalma derdi taşıdıkları için hatırlanır. Haksal’ın ardından duyulan hüzün de biraz buradan geliyor. Bir yazarın değil, bir edebin eksildiğini hissediyoruz. Bir kalemin değil, bir vicdan nöbetinin sessizleştiğini görüyoruz.
Elbette geride kitapları var. Öyküleri, romanları, denemeleri, şiirleri, incelemeleri, yıllarca emek verdiği Yedi İklim var. Genç yazarlara açtığı kapılar, dokunduğu insanlar, ayakta tuttuğu edebiyat hafızası var. Ama bütün bunların yanında daha sessiz, daha derinden hissedilen bir miras daha var: haksızlık karşısında kalemi elinden bırakmayan, Filistin’i unutmayan, Kudüs’ü bir vicdan yarası olarak taşıyan, İslam’ı adaletten koparmayan bir duruş.
Bugün onun ardından yazarken insanın içinden büyük cümleler kurmak geliyor. Fakat belki de ona en çok yakışan şey, büyük cümlelerden çok sade bir şahitliktir.
Biz ondan, kelimenin de bir emanet olduğunu öğrendik.
Sözün sadece yazılmadığını, aynı zamanda taşındığını; edebiyatın yalnızca kitap raflarında değil, insanın mazluma bakışında, güce mesafesinde, hakikat karşısındaki edebinde de yaşadığını gördük.
Ali Haydar Haksal artık aramızda değil.
Ama bir genç Yedi İklim’in eski bir sayfasını çevirdiğinde, bir okuyucu onun Filistin için yazdığı satırlarda kendi vicdanını yokladığında, bir başkası onun cümlelerinde modern insanın yalnızlığını, Müslüman dünyanın dağınıklığını veya adalet arayışını yeniden düşündüğünde, adı bir kez daha yaşayacak.
Çünkü bazı insanlar toprağa verilir; ama taşıdıkları emanet toprağa sığmaz.
Allah rahmet eylesin.
Mekânı cennet, menzili âli olsun.



