Picture of Merve Nalbant Işık
Merve Nalbant Işık

Bir Yerde Aksesuar, Başka Yerde Yasak

A+ A-

Geçen yazımı başörtüsü üzerine yazmıştım.

Bir başörtülü kadın olarak, yıllarca uğruna bedel ödenmiş bir sembolün podyumlarda bir “look”a, markaların elinde bir pazarlama aracına dönüşmesinden duyduğum rahatsızlığı anlatmaya çalışmıştım.

Başörtüsü başımızda kalırken, onun bize hatırlatması gereken ahlakı, mahremiyeti, iradeyi ve sorumluluğu kaybetmekten korktuğumu yazmıştım.

Yazıdan sonra farklı tepkiler aldım. Bazı okuyucular eleştirimi fazla sert buldu. Bazıları ise az bile söylediğimi düşündü. Fakat beni en çok düşündüren, 28 Şubat’ı yeterince hatırlamadığımı söyleyenlerdi. O günlerin ne anlama geldiğini yaşamamış veya bütün ağırlığıyla hatırlamıyor oluşumun, başörtüsünün bugün geldiği noktaya daha sert bakmama sebep olduğunu söyleyenler oldu.

Hatta bazıları, Türkiye’de yeni 28 Şubatçıların yeniden ortaya çıkabileceğini ve başörtüsü konusunda kazanılmış hakların hiçbir zaman bütünüyle garanti altında olmadığını hatırlattı.

Tevafuk bu ya, aradan çok geçmedi.

Bu defa Azerbaycan’dan gelen görüntülerde başörtülü öğrencilerin okul kapılarında kaldığını gördük.

Ve insan ister istemez duruyor.

Geçen hafta “Başörtüsünü neden bir aksesuara dönüştürüyoruz?” diye sorarken, bu hafta başka bir yerde “Bir kız çocuğu başörtüsü taktığı için neden okul kapısında bırakılıyor?” diye sormak zorunda kalıyorum.

İlk bakışta birbirinin tam zıddı iki hikâye var karşımızda.

Bir yerde başörtüsü fazlasıyla görünür.

Başka bir yerde görünmesine izin verilmiyor.

Bir yerde piyasa onu satın alınabilir bir görüntüye dönüştürüyor.

Başka bir yerde devlet onu kamusal alandan çıkarmaya çalışıyor.

Fakat iki hikâyede de beni rahatsız eden ortak bir nokta var:

Kadının kendi tercihi yine aradan kayboluyor.

Bu kez başörtüsüne sahip çıkmak gerekiyor

Azerbaycan’da eylül ayında kabul edilen yeni okul kıyafeti düzenlemesi, başörtüsünü ismen yasaklamıyor. Fakat uygulamada bazı başörtülü öğrenci ve öğretmenlerin okullara alınmadığı yönünde haberler ve görüntüler kamuoyuna yansıdı.

Benim için meselenin en önemli tarafı da tam burada başlıyor.

Geçen haftaki yazımdan sonra biri bana, “Başörtüsünün podyuma çıkmasından rahatsızsan, okulda olmamasından da memnun olman gerekmez mi?” diye sorsa cevabım çok basit olurdu:

Hayır.

Çünkü benim meselem hiçbir zaman başörtüsünün nerede bulunup bulunmaması değildi.

Meselem kadının kendi iradesiydi.

Bir marka başörtüsünü yalnızca satılabilir bir görüntüye dönüştürdüğünde bundan rahatsız olabilirim.

Ama devlet bir genç kıza “Bu şekilde okula giremezsin” dediğinde de aynı şekilde rahatsız olurum.

Bir kadın başını örtmek istiyorsa örtebilmeli.

Örtmek istemiyorsa örtmemeli.

Aslında söylemesi bu kadar kolay olan bir cümlenin uygulanmasının neden hâlâ bu kadar zor olduğunu anlamakta güçlük çekiyorum.

Çünkü başörtüsünün özgürlüğünü savunmak, başörtüsünü herkese taktırmak değildir.

Başörtüsünü çıkarmak isteyen bir kadının özgürlüğünü savunmak da başörtüsüne düşmanlık değildir.

Özgürlük biraz da insanın kendisi için istemediği bir tercihin, başka bir insan için hak olduğunu kabul edebilmesidir.

Laiklik kadının başında mı korunur?

Azerbaycan laik bir devlet. Devlet ile dinin birbirinden ayrılması ve eğitim sisteminin laik niteliği ülkenin anayasal düzeninin parçası.

Bunda kendi başına bir problem görmüyorum.

Ben de devletin herhangi bir dini vatandaşına dayatmaması gerektiğini düşünüyorum.

Bir kız çocuğunun başı zorla örtülüyorsa devlet onu korumalıdır. Ailesi, mahallesi veya dini çevresi tarafından istemediği bir kıyafete zorlanıyorsa onun iradesinin yanında durmalıdır.

Ama aynı devlet, başını kendi iradesiyle örten bir kıza da:

“Böyle okula giremezsin”

dememelidir.

Çünkü laiklik dini görünmez hâle getirmek değildir.

Devletin tarafsız olmasıyla vatandaşın dinsiz görünmesi aynı şey değildir.

Bir öğrencinin başörtüsü takması devletin Müslüman olması anlamına gelmez.

Bir öğrencinin haç taşıması devleti Hristiyan yapmaz.

Bir başkasının hiçbir dini sembol taşımaması da devleti dinsiz yapmaz.

Devlet başörtüsü takmaz.

İnsan takar.

Belki bütün mesele bu kadar basit bir ayrımı kabul edebilmekte yatıyor.

Laikliği vatandaşın bedeninde uygulamaya başladığımız anda, devlet dini düzenlemekten çıkıp insanın vicdanına müdahale etmeye başlar.

Ve bunun nereye varabileceğini Türkiye çok iyi biliyor.

Biz o okul kapılarını hatırlıyoruz

Belki Azerbaycan’dan gelen görüntüler bu yüzden Türkiye’de ayrıca tanıdık geliyor.

Biz o okul kapılarını biliyoruz.

Bir genç kızın üniversiteye girebilmek için başörtüsünü çıkarmasının istendiği yılları yaşadık.

İnsanlara:

“Ya eğitimin ya inancın”

denildiğinde ortaya çıkan kırılmayı gördük.

O kadınların hepsi aynı siyasi görüşten değildi. Hepsi aynı aileden, aynı şehirden veya aynı dindarlık anlayışından gelmiyordu.

Ama ortak talepleri çok basitti:

“Benim adıma karar verme.”

Bugün Azerbaycan’daki başörtülü kızların talebini de bundan çok farklı görmüyorum.

Okumak istiyorlar.

Başörtülerini de çıkarmak istemiyorlar.

İki isteğin aynı anda var olmasının neden bir sorun olması gerektiğini anlamıyorum.

Bir genç kız matematik öğrenirken başındaki örtü eğitimin niteliğini nasıl değiştirir?

Bir öğretmen ders anlatırken saçının görünmemesi bilginin değerini neden azaltır?

Bir okulun laikliği gerçekten bir kız öğrencinin başındaki eşarba bağlıysa, o laiklik anlayışının kendisine tekrar bakmak gerekir.

Çünkü güçlü bir laiklik, bir eşarptan korkmamalıdır.

Ve güçlü bir devlet, vatandaşının vicdanını tehdit olarak görmemelidir.

Hak coğrafyaya göre değişmez

Bu meseleyi Azerbaycan’ı eleştirmek veya başka bir ülkenin nasıl yönetileceğine karar vermek için yazmıyorum.

Bir genç kızın hakkından söz etmek için yazıyorum.

Çünkü insan haklarını yalnız kendi ülkemizin sınırları içinde düşünürsek, hak dediğimiz şeyin anlamını da küçültmüş oluruz.

Fransa’da bir başörtülü kadın inancı nedeniyle ayrımcılığa uğruyorsa bunu söyleyebilmeliyiz.

İran’da bir kadın başını örtmek istemediği için baskı görüyorsa onun yanında durabilmeliyiz.

Azerbaycan’da bir kız çocuğu başörtüsü nedeniyle eğitimden uzaklaştırılıyorsa onun hakkını da savunabilmeliyiz.

Bunların arasında benim için bir çelişki yok.

Tam tersine aynı ilkenin farklı sonuçları var:

İnsanın vicdanı üzerinde zor kullanmayın.

Bir kadına “Örtünmek zorundasın” demek ne kadar yanlışsa, “Açılmak zorundasın” demek de o kadar yanlıştır.

Çünkü özgürlük, bizim doğru bulduğumuz hayatı başkasına seçtirmek değildir.

İnsanın kendi hayatı hakkında karar verebilme hakkını korumaktır.

Geçen hafta başka bir şey söylüyordum

Burada kendi adıma da bir tutarlılık sınavı olduğunu düşünüyorum.

Geçen hafta başörtüsünün moda podyumunda bir pazarlama aracına dönüşmesini eleştirdim.

Bugün Azerbaycan’da başörtülü öğrencilerin okul kapılarında kalmasına itiraz ediyorum.

Bunda bir çelişki görmüyorum.

Tam tersine, ikisinin aynı düşüncenin iki tarafı olduğunu düşünüyorum.

Geçen hafta söylediğim şuydu:

Başörtüsünün ne anlama geldiğine piyasa karar vermesin.

Bugün söylediğim ise şu:

Başörtüsünü taşıyıp taşıyamayacağına devlet karar vermesin.

Çünkü başörtüsü ne markanın malıdır ne devletin.

Onu taşıyan kadına aittir.

Bir kadın onu Allah’a teslimiyetinin parçası olarak taşıyabilir.

Bir başkası kültürünün parçası olarak görebilir.

Başka biri hayatının bir döneminde takar, sonra çıkarır.

Bir diğeri hiçbir zaman takmaz.

Benim özgürlük anlayışım yalnızca benim yaptığım tercihin korunmasından ibaret olamaz.

Ben başörtülüysem, başörtüsünü çıkarmak isteyen kadının hakkını da savunmak zorundayım.

Başı açık bir kadın da özgürlüğü gerçekten ilke olarak savunuyorsa benim başörtüsüyle okul kapısından geçebilme hakkımın yanında durabilmeli.

Aksi hâlde savunduğumuz şey özgürlük değildir.

Yalnızca kendi hayat tarzımızdır.

Başörtüsüne gerçekten sahip çıkmak

Belki geçen haftaki yazımdan sonra bu yazıyı yazmak benim için bu yüzden ayrıca önemli.

Çünkü insan sevdiği bir şeyi eleştirebilir.

Hatta bazen tam da sevdiği için eleştirir.

Başörtüsünün ticarileştirilmesini eleştirdiğimde başörtüsüne karşı değildim.

Tam tersine, onun anlamının bir marka kampanyasından daha büyük olduğuna inandığım için yazmıştım.

Bugün de başörtüsüne sahip çıkarken onu siyasi bir bayrağa dönüştürmek istemiyorum.

Bir kız çocuğu başını örttüğü için okul kapısında kalıyorsa, benim için ilk mesele onun hangi mezhepten olduğu, ailesinin siyasi görüşü veya ülkesindeki siyasi tartışmalar değildir.

Karşımda okumak isteyen bir çocuk vardır.

Başındaki örtüyü de çıkarmak istemiyordur.

Bazen meseleyi bütün siyasi tartışmalardan arındırınca geriye kalan hakikat bu kadar basittir.

Geçen hafta kendi mahalleme dönüp:

“Başörtüsünün içini boşaltmayalım.”

demeye çalışmıştım.

Bu hafta ise başörtüsünü yasaklamak isteyen bütün devletlere aynı şeyi söylemek istiyorum:

Bir kızın başındaki örtüyü çıkarabilirsiniz.

Ama onun vicdanına hükmedemezsiniz.

Devletin görevi insanın inancını biçimlendirmek değildir.

İnsanların birbirinden farklı tercihlerle birlikte yaşayabilecekleri adil alanı korumaktır.

Bir kadını örtünmeye zorlamak ne kadar yanlışsa, onu açılmaya zorlamak da o kadar yanlıştır.

Bir yerde başörtüsünün yalnızca pahalı bir aksesuara dönüşmesine razı değilim.

Başka bir yerde onun okul kapısından içeri girmesine engel olunmasına da.

Çünkü başörtüsü benim için hâlâ yalnızca bir kumaş değil.

Ama tam da bu nedenle onu ne markaların sahiplenmesini istiyorum ne devletlerin.

Bırakalım, kadın kendi başörtüsünün sahibi olsun.