Picture of Merve Nalbant Işık
Merve Nalbant Işık

Bir Zamanlar Yalnızca Bir Kumaş Değildi

A+ A-

Bu yazıyı yazmak benim için kolay değil.

Çünkü ben de başörtülü bir kadınım.

Başörtüsüne dışarıdan bakmıyorum. Onu yalnızca Türkiye’nin siyasi tarihindeki bir tartışmanın, sosyolojik bir dönüşümün veya büyüyen bir moda sektörünün sembolü olarak görmüyorum. Her sabah başıma koyduğum, kimi zaman hiç düşünmeden bağladığım, kimi zaman da bana neyi hatırlatması gerektiğini yeniden düşündüğüm bir şeyden söz ediyorum.

Belki bu yüzden son günlerde gördüğüm bazı görüntüler beni kızdırmaktan çok hüzünlendiriyor.

Biz, başörtüsü yüzünden üniversite kapılarında bekletilen kadınların hikâyelerini dinleyerek büyüdük. İkna odalarını, eğitiminden vazgeçmek zorunda kalanları, mesleğiyle inancı arasında tercih yapması istenenleri konuştuk. Başörtüsünün yalnızca bir kumaş olmadığını söyledik.

Haklıydık.

Çünkü değildi.

Arkasında inanç vardı, irade vardı, gözyaşı vardı, mücadele vardı. Bir kadının nasıl yaşayacağına kendisinin karar verebilmesi için ödenmiş bedeller vardı.

Bugün ise aynı başörtüsünü Galataport’ta, ünlü isimlerin üzerinde bir “look” olarak, kameraların ve marka ışıklarının altında görüyoruz. İmannoor’un defilesinde Burcu Esmersoy, Ebru Şallı ve Şebnem Schaefer podyuma çıktı; gece Hadise konseriyle devam etti. Burcu Esmersoy eşarp bağlamanın “bir sanat” olduğunu söylerken, Ebru Şallı onu “şık” ve “modern” bulduğunu anlattı.

Bunların hiçbirine tek başına itiraz edemem.

Ben de güzel giyinmek isterim. Başörtülü bir kadın neden estetikten, zarafetten veya modadan mahrum olsun? Üstelik dün üniversite kapısından içeri sokulmayan başörtüsünün bugün Galataport’un ortasında bu kadar olağanlaşabilmesi, bir bakıma geçmişte verilen mücadelenin başarısıdır.

Ama insan yine de kendisine sormadan edemiyor:

Biz bunun için mi mücadele etmiştik?

Başörtüsü özgürleşsin diye mi, yoksa bir gün daha iyi pazarlanabilsin diye mi?

Bir kadının inancının parçası olarak özgürce taşınabilsin diye mi, yoksa bir markanın kampanyasında dikkat çekici bir görüntüye dönüşsün diye mi?

Belki hayat bu kadar siyah-beyaz değil. Belki ikisi aynı anda da mümkün.

Ama ben bugün geldiğimiz noktadan başörtülü bir kadın olarak bütünüyle hoşnut olduğumu söyleyemiyorum.

Çünkü bazen sembol büyüdükçe, anlamının küçüldüğünü hissediyorum.

Başörtüsü başı örter, haramı değil

Beni asıl rahatsız eden yalnızca moda da değil.

Daha derin bir mesele var.

Yıllarca çok doğru bir cümle kurduk:

“Bu yalnızca bir kumaş değil.”

Fakat belki o cümlenin ikinci yarısını yeterince konuşmadık.

Başörtüsü yalnızca kumaş değilse, insanın başına koyduğu anda onu otomatik olarak daha ahlaklı, daha dürüst veya daha adaletli yapan bir nesne de değildir.

Ben başörtülüyüm diye başı açık bir kadından daha iyi bir insan olmuyorum.

Başörtülü biri yalan söyleyebilir. Kul hakkına girebilir. Emanete ihanet edebilir. Paraya yenilebilir. Haksızlık yapabilir.

Başı açık biri ise benden çok daha merhametli, dürüst ve hakkaniyetli olabilir.

Fransızların güzel bir sözü vardır: L’habit ne fait pas le moine.

Kıyafet keşişi keşiş yapmaz.

Başörtüsü başı örter.

Ama haramı örtmez.

Tesbih elde olabilir; kul hakkını temizlemez.

Allah’ın adı dilimizden düşmeyebilir; bu, yaptığımız her şeyi helal hâle getirmez.

Belki bugün bunları herkesten önce bizim, yani başörtülü kadınların söylemesi gerekiyor.

Çünkü başörtüsü bana başkalarından üstün olduğumu söyleyen bir madalya değildir.

Tam tersine, taşıdığım iddiayı her gün yeniden hatırlatan bir sorumluluktur.

Başörtüsü, milyarlar ve Ebû Zer

Bu yüzden Fatma Betül Sayan Kaya hakkında son günlerde gündeme gelen tartışmayı da yalnızca siyasi bir haber olarak okuyamıyorum.

Kaya ve eşinin hangi hisseyi ne zaman aldığı, ne kadar yatırdığı, ne kadar kazandığı veya bu işlemlerin hukuk karşısında ne anlama geldiği benim bu yazıdaki meselem değil. Bu konuda soruşturmanın ve yargının ne söyleyeceğini görmek gerekir. Kaya, kendisi ve eşine yönelik hisse işlemi iddialarının ardından AK Parti’deki görevlerinden ayrıldı; kamuoyuna yansıyan iddialarda çok yüksek tutarlardan söz ediliyor.

Ben başka bir yerde takılıp kalıyorum.

Yaklaşık 2,2 milyar lira gibi bir rakamı duyduğumda aklıma borsa gelmiyor.

Başörtüsü geliyor.

Sonra da Gıfâr kabilesinden Ebû Zer.

Çünkü ben başörtüsünü yalnızca saçımı örten bir kumaş olarak taşımıyorsam, onun bana teslimiyeti, ölçüyü, helali, kanaati, infakı ve hesabı da hatırlatmasını bekliyorum.

O zaman şu soru insanın zihnine takılıyor:

Bir başörtüsü, yüzlerce ev alınabilecek büyüklükte bir servetin karşısında insana ne söylüyor?

Elbette başörtülü bir insan zengin olabilir.

Zenginlik tek başına günah değildir.

Ticaret de, yatırım da değildir.

Ama bir tarafta kirayı ödeyemeyen aileler, ev sahibi olma hayalini çoktan kaybetmiş gençler, çocuğunun temel ihtiyacını karşılamakta zorlanan insanlar varken; diğer tarafta yüzlerce ev değerindeki servetlerden söz ediliyorsa, din bize yalnızca “Bu para helal mi?” sorusunu mu sordurur?

Yoksa bir soru daha mı vardır:

“Bu kadarının bana ait olması karşısında benim sorumluluğum nedir?”

Kur’an’da Peygamber’e, “Neyi infak edelim?” diye soruluyor.

Cevap kısa:

“İhtiyaç fazlasını.”

İşte bu cümleyi okuyunca Ebû Zer’i hatırlamamak zor.

Servet birikimi karşısındaki sert tavrıyla bilinen, insanların ihtiyaçları sürerken fazla malın biriktirilmesini içine sindiremeyen Ebû Zer’i…

İslâm kaynaklari  “servet terâkümü konusundaki görüş ve mücadelesiyle tanınan sahâbî” diye tarif ediyor. Hayatının son dönemini Rebeze’de geçirdi; kaynaklarda vefat ettiğinde kendisine yetecek kefen bezinin bile bulunmadığı rivayet ediliyor.

Şimdi bir tarafta Ebû Zer var.

Bir tarafta “ihtiyaç fazlasını” diyen ayet.

Bir tarafta milyonlarca insanın geçim derdi.

Diğer tarafta milyarlar.

Ve benim zihnimde başörtüsü tam bu iki dünyanın arasında duruyor.

Bir tarafta İslam’ın en görünür sembollerinden birini başında taşıyan bir kadın.

Diğer tarafta, insanların aç olduğu yerde servet birikimini vicdanına sığdıramayan bir sahabi.

İşte benim için asıl tezat burada.

Fatma Betül Sayan Kaya’nın başörtüsü onun zengin olmasına engel olmak zorunda değildi.

Ama insan sormadan edemiyor:

Başörtüsü, servetin büyüklüğü karşısında ona hiçbir şey söylemedi mi?

İnfakı hatırlatmadı mı?

Kanaati?

Yoksulun hakkını?

Servetin yalnız sahip olunan değil, hesabı da verilecek bir emanet olduğunu?

Ben başörtüsüne baktığımda yalnız mahremiyeti görmek istemiyorum.

Hesabı da görmek istiyorum.

Yalnız örtünmeyi değil, ölçüyü.

Yalnız kimliği değil, ahlakı.

Yalnız “Ben Müslümanım” diyen görünür bir işareti değil, “Müslüman olmak bana neyi yükler?” sorusunu.

Bu yüzden mesele bir kadının başörtülü olması değildir.

Mesele, başörtüsünün temsil ettiğini söylediğimiz teslimiyetin para karşısında ne kadar yaşayabildiğidir.

Ve insanın içinden ağır bir soru geçiyor:

Başörtümüz başımızdayken Ebû Zer’in yüzüne nasıl bakacağız?

Bu soruyu yalnız Fatma Betül Sayan Kaya’ya sormuyorum.

Kendime de soruyorum.

Çünkü benim de dolabımda ihtiyacımdan fazlası olabilir. Ben de tüketiyorum. Ben de güzel şeyleri seviyorum. Ben de dünyanın nimetlerinden faydalanıyorum.

Dolayısıyla Ebû Zer önce benim huzurumu kaçırmalı.

Ama başörtüsünü ve İslami değerleri kamusal kimliğinin en görünür unsurlarından biri olarak taşıyan bir insan söz konusu olduğunda, bu sorunun daha yüksek sesle duyulması da kaçınılmaz.

Başörtüsü burada suçun delili değildir.

Tam tersine, ahlaki iddianın görünür hâlidir.

Ve görünür bir iddia, görünür bir sorumluluk da doğurur.

Biz ne ara buraya geldik?

Sanırım beni asıl yaralayan soru bu.

Bir zamanlar Türkiye’deki İslamcı düşüncenin önemli damarlarından biri kapitalizmi, tüketim kültürünü, servet ihtirasını ve insanın mala köle hâle gelmesini eleştirirdi.

Kanaatten söz edilirdi.

İnfaktan söz edilirdi.

Garip gurebanın hakkından söz edilirdi.

Komşusu açken tok yatmanın ağırlığı anlatılırdı.

Bugün ise dindarlığımızın görünür işaretleri çoğalırken, o dindarlığın bize yüklediği ahlaki ve ekonomik sorumlulukların aynı ölçüde büyüyüp büyümediğinden emin değilim.

Daha çok başörtüsü görüyoruz.

Daha çok dinî slogan duyuyoruz.

Daha çok “yerli ve millî” marka var.

Daha çok helal sertifikası var.

Peki daha çok infak ediyor muyuz?

Daha çok kanaat ediyor muyuz?

Daha çok paylaşıyor muyuz?

Parayla ilişkimiz gerçekten daha İslami mi oldu?

Yoksa yalnızca tüketim biçimimiz mi muhafazakârlaştı?

Bunları yazarken kendimi başkalarının üzerine yerleştirmek istemiyorum.

Çünkü bu bir “onlar” yazısı değil.

Bu bir “biz” yazısı.

Ben de bu mahallenin içindeyim.

Ben de başörtülüyüm.

Ben de yıllarca başörtüsünün küçümsenmesinden, yasaklanmasından ve başörtülü kadının geri kalmış gibi görülmesinden rahatsız oldum.

Ama tam da bu yüzden bugün başka bir şeyden daha fazla rahatsızım:

Başörtüsünün bizim elimizde anlamını kaybetmesinden.

Başörtüsünü yasaklayan insan belki zaten onun anlamını kabul etmiyordu.

Ama başörtüsünü başında taşıyıp onunla birlikte savunduğumuzu söylediğimiz adalet, infak, kanaat, merhamet ve kul hakkı duygusundan uzaklaşmak, sembolü içeriden boşaltıyor.

Ve belki bu daha acı veriyor.

Örtünün altında ne var?

Bir zamanlar başörtüsünü yasaklayanlara:

“Bu yalnızca bir kumaş değil.”

dedik.

Bugün de aynı cümlenin arkasındayım.

Bu yalnızca bir kumaş değil.

Ama o zaman başörtülü insanlar olarak kendimize de şu soruyu sormaya cesaret etmeliyiz:

Peki bu kumaşın altında ne var?

Adalet var mı?

Kul hakkı hassasiyeti var mı?

Helal kazanç kaygısı var mı?

İnfak var mı?

Kanaat var mı?

Yoksulun hâlini kendi konforumuzun önüne koyabilecek bir vicdan var mı?

Yoksa bütün bunlardan geriye yalnızca görünür bir kimlik mi kaldı?

Ben başörtümün bir moda aksesuarına dönüşmesinden rahatsızım.

Ama bundan daha çok rahatsız olduğum bir şey var:

Başörtüsünün başımızda kalıp, onunla beraber taşıdığımızı söylediğimiz ahlakın hayatımızdan çıkması.

Çünkü mesele hiçbir zaman yalnızca başımızı örtmek değildi.

Allah’a teslimiyet iddiasıydı.

Ve teslimiyet yalnız kumaşta sınanmaz.

Parada sınanır.

Makamda sınanır.

İktidarda sınanır.

En çok da insanın kendi çıkarından vazgeçmesi gerektiğinde sınanır.

Başörtüsü başı örter.

Ama hiçbir örtü kul hakkını örtemez.

Belki bugün ihtiyacımız olan şey başörtüsünü daha fazla görünür kılmak değil.

Başörtüsünün bize hatırlatması gereken ahlakı yeniden görünür kılmaktır.