Picture of Gülsüm Karaağaç
Gülsüm Karaağaç

Biraz Yavaşlamaya İhtiyacımız Var

A+ A-

Her şeye yetişmeye çalıştığımız bir dönemin içinde yaşıyoruz. Her yerde var olmaya çalışıp hiçbir şeye yetişemiyoruz.  Her yerde var olmaya çalışmamız hep eksik hissedişlere sebep oluyor.   Her yerde olmamız mümkün mü peki? Nedir bizi her yerde var olmaya, var olma mücadelesine iten şey?

Aşırılıklar çağında zamanı kontrol etmek de güçleşmeye başladı. Bu kontrol edişler bazen elimizde olsa da çoğu zaman akışın kontrolsüzce içinde sürükleniyoruz. Debdebeli bu çağda akışa kaptırıyoruz kendimizi.  Akışa kaptırmanın da insani yönünün olduğunu elbette ki biliyoruz. Ancak ya akış norm dışıysa!

Bu aceleci ve koşuşturmalı geçen hayatımızın yavaşlamaya ihtiyacı olduğunu bazen beynimiz ve bedenimiz bize hatırlatsa da bulunduğumuz çağ buna pek de izin vermiyor. Şehrin merkezinde apartmanlar içinde sıkışık yaşıyoruz. Şehir o kadar kalabalıklaşmış ki her şey çok dip dibe. Bu dip dibelik hali insana uzaktan bakma konusundan mahrum olduğumuzu anımsatıyor. Karanlıktaki Fil hikayesinde olduğu gibi; bakıyoruz ama göremiyoruz, dokunuyoruz ancak bütüncül ele alamıyoruz. Kuşbakışına ihtiyacımız var; bunun için de biraz uzaklaşmaya. Şartları değiştirmemiz ne kadar mümkün? Bu mümkünlük sadece insanın bireysel olarak elinden gelen bir olgu mu yoksa toplumsal kazanımlarla mı elde edilmeli!  Şartları değiştirmek tek başına zor, toplumsal bağlamda bir politika da gerektiriyor bu durum. Binaların yükseldiği yükseldikçe gök deldiği bu çağda, gökdelenlerin şehrin mezar taşları olduğu da yadsınamaz bir gerçek artık. Kapitalin varlığı ve öncelendiği sistemde, insan ruhuna yönelik bir dönüş için birçok şeyden vazgeçmek veya birçok metayı geride bırakabilmek hasletine hasretiz.

Modern insanın bir gününü özetlesek en basit haliyle yaşamaya zamanı kalmadığını, sadece nefes almaya çalıştığını söyleyebiliriz. Sürekli bir yerlere yetişme hali, bir yerlere geç kalma halindeyiz. Ne zamana sığabiliyoruz ne de zamanı sığdırabiliyoruz.  Zamanı yönetemiyor oluşumuzun hedonik koşu bandıyla bir ilişkisi olduğu söylenebilir belki. Bu bir patolojiyse eğer daha spesifik olmalı ama görünen o ki bunu bu zamanın modernitesi adı altında herkes yaşıyor.  Bu bir patoloji değilse ki öyle görünüyor ya zamana uyum sağlayamayan bir süreçle baş başayız ya da zamanın içinde ciddi bir kayıbız.

Durup biraz içe dönmeye ihtiyacımız var. Kim olduğumuzu hatırlamaya. Sakince nefes alıp çayımızı yudumlamaya ve bitirmeye çalışmadan, bir yere yetişmeden kitabımızı okumaya. Bunun elbette özdenetimle ilişkisi var modern psikolojide. İşte tam da bu noktada özdenetime bile ihtiyaç duymadan, zamanı yönetmeye çalışmadan sadece durup bakmaya hasretiz.  Oturup bir ağacı uzun uzun seyretmeye, gökyüzüne aşina olmaya, kuşları dinlemeye, yaradılışımızı fark etmeye ihtiyacımız var.  Varoluşsal sancı yaşamadan da varoluşumuzu anlamaya ihtiyacımız var.

Tam bu ihtiyaçlar çerçevesinde çocuğumuza kaygı yüklediğimiz bu zamanda “hadi, hadi, hadi” ile başlayan cümleler ne kadar da aşikâr kulağımıza. Sabahtan başlayan bir hadi, okulda devam eden ve tekrar evde bayrağı devralan bir kelime.  Hadi geç kalıyoruz, hadi çocuklar sınıfa artık, hadi artık uyku zamanı vb. cümleler ile sürüp giden bir çocukluk. Henüz çocukluğunu geniş geniş yaşamadan kaygı çağına sürüklüyoruz genç dimağları.  Daha ilk adımlarıyla başlıyor bu süreç. Onlar adına sürekli kaygılanma ve ayna nöronların bu kaygıyı çocuğa yansıtması. Değil mi ki zaten kaygılı bakım verenin çocuğu daha kaygılı. Psikolojik esneklik burada hem bizim hem de çevremizdekilerin hayatını kotarıyor. 

Zamanı esnek yaşayabilmek ise modern zamanın elimizden aldığı güç. İlkel zamanlarda belki yiyecek bulmak için ava çıkan gruplar kendi koşullarında ve doğaya uygun hareket ederek avını yakalayabiliyordu. Savaş ya da kaç.  Şu an dönüşmüş bu yeme merasimi kısıtlanmış bir zamanda daha hızlıca yapılan bir temel ihtiyaç listesine dönüştü.

Saatin duvarımızın baş köşesinde olduğu, dijitalle iç içe oluşumuz ile gerek kol saati gerek cep telefonları gerekse de diğer teknolojik ekranlardan zamanı sürekli kontrol edip bir şeylere, bir yerlere yetişmeye çalışmamız hayata uyumlanmamızın göstergesi. Zamanı geniş olarak değil de daha dar çerçevede ele alıp programlamaya çalışıyoruz.  Sabah işe yetişmeye çalışıyoruz, akşam ise eve yetişmeye. Bu kargaşada kendimize ise asla varamıyoruz. Hızlıca akan bu hayatta varlığımızı hissedebilmek adına biraz durmayı deneyelim. Yapabiliyorsak hafta sonu bir günümüzü yavaşlamaya ayıralım, günlük yarımşar saatimizi tüm beklentilerden uzak, canımız ne istiyorsa sakince ona ayıralım. Bireysel yavaşlamak kadar ailecek de yavaşlamak önemli. O yarım saati sadece muhabbete, belki birbirini daha derin anlamaya ayıralım. Elbette buraya zaman kısıtı koyuşumuzun bu bütün konuşulanlarla çeliştiğini söyleyebiliriz ancak bu yaşadığımız zaman bize bunu dayatıyor. Ya şehre inmeyeceğiz ya da şehrin içine entegre olup bunu dönüştüreceğiz.

Yaşamın yeni formunu biz oluşturacağız, toplumsal bazda olmasa da bireysel dünyamızda bunu kısmen başarabilmek kudretine sahibiz. İşe kendimizden, kendi dünyamızdan başlamak için şimdi “vira bismillah” diyelim.