Picture of Hüseyin Akın
Hüseyin Akın

Biz Dünyaya Gelmeden Her Yeri Düşman Almış

A+ A-

Bizim kuşak düşman kültürü de diyebileceğimiz bir kültürle yaşlanmıştır.  Tepelerin arkasından, gecenin karanlığından hep bir atlı düşman geleceği endişesiyle korkunun nöbetini tutmuşuzdur. Düşmanın şimdi görünürde olmaması onun ansızın çıkıp gelmeyeceği anlamına gelmez. Bu yüzden hep teyakkuzda olmak gerekir. Muhtemel tehlikeyi somutlaştırmak için balkon ve merdiven demirlerine korkuluk adını vermemiz boşuna değildir.

Korkuluklar ‘Korktuğun şey başına gelmesin” in dua öncesi hazırlık safhasıdır. Kaybetme endişesi karşısında deveyi sağlam kazığa bağlamak da mahsulü vahşi, yabani hayvanların talanından korumak için onların gözlerini korkutma üzere bostanlara düzenek (Bostan Korkuluğu) yerleştirmek de böyledir. Çocuğun balkondan sarkarak düşme korkusu ve bostanının yağmalanma kaygısı insanı garip, abartılı ve enteresan çareler üretmeye zorlamaktadır.

“Ölüm yoktur, ölüm korkusu vardır.” Tarkovski, Offret isimli filminde başkahramana bu cümleyi söyletir. İnsan için korkunç olan ölümün kendisi değil ona tasavvurlarıyla giydirdiği anlamdır. Metafizik konular boşluk kabul etmez. İnsan muhayyilesi ne yapıp edip onu değişik kurmacalarla doldurur. Ölüm kimseye düşman değildir, kimsenin de ölümü düşman belleyip ondan korkup korunma önlemleri almasına gerek yoktur.

Bilinmezlik kendisinden hiç taviz vermediği zamanlarda korkuya dönüşür. Mezarlıktan korkmak böyle bir üretilmiş korkunun insan psikolojisine sızmış şeklidir. Zira kişi bilmediğinin düşmanı olduğu kadar korkağıdır da. Ölüm üzerine konuşmak durduk yerde onu çağırmak gibi algılandığından ne söze konu edilir ne de gündeme misafir olmasına izin verilir. Yine korku aynı korkudur: Konuşursak o gelir ve bir daha da kolay kolay gitmez!

Saldıran saldırıya maruz kalanın düşmanıdır. Saldırı kökleri çok derinlerde bir kelimedir. Kimi üzerimize bıçakla, satırla, silahla gelir, kimisi tehditle, ambargoyla, boykotla, yasaklayıp mahrum kılmakla ya da varlığımıza kayıtsız kalmakla. Başımızı bela (imtihan) sağanağından kaldırıp durumu anlayabilecek fırsata sahip olmadığımız için duçar olduklarımızla maruz kaldıklarımızı, hedefe oturtulduğumuzla kapısından kovulduklarımızı aynı torbanın içerisine koymaya devam ediyoruz.

Karşımızda olan herkes düşmanımız ise karşı komşumuzdan karşı tepelere ve yakalara kadar düşmanlık sınırlarını genişletme aymazlığına düşebiliriz. Oysa bir şeyin karşısında olmak endişe edecek bir tavır değildir. Aynı şekilde karşımızda birilerinin olması varlığımızı tedirgin edecek bir konuşlanma biçimi gibi algılanmamalıdır. Gece karanlığı ile mezarlığın bileşimi korkmaya şartlanmış bir beynin kolları her yere uzanabilen düşman beklentisidir. Bu durumda kişi kendini olabildiğince silahsız ve güçsüz hissederek muhayyel düşmanın nefesi saydığı korkuya teslim olur.

Düşman üretme kültürü daha çocukluk günlerimize kadar dayanır. Hatta çocukluk düşmanlık tohumlarının yeşereceği en müsait topraktır. Çocuklukta insanı bir korkuttuğunuzda bir daha “Korkacak bir şey yok” teskin ve tesellisine inancı kalmaz. Gece ile, baba ile, Allah’la, cinle periyle, başarısızlıkla, ateşle korkutmak dört taraftan gelecek saldırılara karşı kendini korumak için cenin vaziyeti almış yığınlar oluşturur. Yetişkin insanın korkuyla cenin vaziyeti alması en güvenli alan bilip anne karnına geri dönme refleksidir.

İlkokul sıralarında milli bayramlarda bağıra çağıra okutulan şiirleri hatırlıyorum. Ne çok düşman ve düşmanlık temalı şiirler okutuluyordu minicik öğrencilere. Şu dize hâlâ aklımdadır: “Biz dünyaya gelemden her yeri düşman almış.”  Çocuk aklımızla bu dizeleri bir yerlere yerleştiremesek de her şeyin biz doğmadan evvel olup bittiğine içten içe sevinip mutlu olurduk. Öyle ya iyi ki de o zamanlar dünyaya gelmemişiz. Çok geçmeden düşmanın biz doğup çocukluktan çıktıktan sonra da tüm dünyada cirit attığını öğrendik. Karanlıkta kapımızın önünden geçen vardiya işçileri de düşman mıydı acaba? Bir keresinde evde sohbet esnasında babamın ağzından “Su uyur düşman uyumaz” diye bir cümle duymuştum. “Acaba” demiştim o zaman “Gece geç yatarsam ya da beni uyku tutmazsa düşman mı olurum? Adım düşmana mı çıkar?”  Bir bayram günü Hilmi amcanın hararetli yakın tarih zaferlerini anlatırken “İzmir’de düşmanı denize döktük” ifadesi yüreğime nasıl da su serpmişti. “Düşmanı denize döktük” diye bir şey söylemişti Hilmi amca. Çok sevinmiş ve “Düşmanlar denize dökülmüşse geriye bir şey kalmamıştır” diyerek kendimi rahatlatmaya çalışmıştım.

Dostumu düşmanımı birbirinden nasıl ayırt edecektim çocuk yaşta. Yine körpecik zihnime başvurdum. Bir keresinde “Dost başa düşman ayağa bakar” demişti annem, hemen o aklıma geldi. Birisi hasbelkader ayağıma bakmayagörsün, koşar adımlarla yanından uzaklaşmaya başladım. Başıma göz gezdirenler ne de olsa muhabbet ehli dostlarım sayılırdı, onların başımın üstünde yeri vardı.

Yaşım ilerleyip rüşt çağına ulaşınca korkularım da azaldı. Kim kimdir umursamıyordum artık. Merhum Mehmet Akif’in “Kim kazanmazsa bu dünyada ekmek parası/ Dostunun yüz karası, düşmanının maskarası” dizelerini okuduğumda zihnimdeki dost ile düşman arasındaki makas iyice daralıvermişti. Yine de dostun dosta yararı çok, buna mukabil korkunun ecele faydası yoktu.

Kadim düşmanlarım hariç, yaş aldıkça dostlarımın da düşmanlarımın da sayısını azaltmaya çalıştım. Ne düşmanımı dost ne de dostlarımı düşman kıldım. Herkes otursun oturduğu yerde. Dostluk ve düşmanlık arasında mutedil bir yer daha olmalı diye düşündüm o günden beri.

                           Ne düşman ne dost! Değil mi ki “Toprak post/Allah dost”