Bizi Buraya Niye Topladınız?
- Tarih:
Bu soruyu bir meydanda bağırarak değil, sabah işe yetişmeye çalışan insanların arasından geçerken soruyorum.
Metro merdivenlerinden ve duraklardan, kaldırımlarından aynı yöne akan kalabalıklara bakarken soruyorum.
Bir apartmanın yirmi ikinci katındaki pencereden, karşı apartmanın yirmi üçüncü katındaki pencereye bakarken soruyorum.
Aynı evin içinde birbirine vakit bulamayan anneye, babaya, çocuğa bakarken soruyorum.
Bizi buraya niye topladınız…!
Yorgunluk artık bir günün sonucu değil; bir hayat biçimi.
İnsanlar yorulmuyor yalnızca.
Aşınıyor.
Sabahın ilk ışıklarıyla yola düşen milyonlarca insan, günün karanlığıyla evine değil, yorgunluğuna dönüyor.
Bir zamanlar yol, iki yer arasındaki mesafeydi. Şimdi hayatın kendisi yola dönüşmüş durumda…
Gitmek için yaşıyor, yetişmek için uyanıyoruz.
Beklemek için hareket ediyor ve bütün bu telaşın sonunda çoğu zaman hiçbir yere varamıyoruz.
Oysa insanın hikâyesi böyle başlamamıştı.
İnsan önce toprağı tanıdı.
Ayağının altındaki zemini bildi.
Gökyüzüne baktı.
Mevsimleri takip etti.
Bir ağacın büyümesini izleyebilecek kadar yavaş yaşadı. Bir komşunun kapısını çalabilecek kadar yakındı hayata. Çünkü insan, yeryüzüne yerleşmeden önce yeryüzüyle ilişki kurmuştu.
Bugün ise milyonlarca insan yaşadığı şehri biliyor ama yaşadığı yeri tanımıyor.
Her gün geçtiği sokağın hikâyesini, aynı binada yaşadığı insanların adını bilmiyor. Gökyüzüne bakmadan haftalar geçiriyor, toprağa dokunmadan aylar.
Bir çiçeğin hangi mevsimde açtığını bilmeyen insanlar, borsa grafiklerini ezbere biliyor.
Bir ağacın gölgesini hatırlamayan insanlar, otopark katlarını ezberliyor.
Bunun adına ilerleme deniyor.
Fakat ilerleme dediğimiz şey neden insanı kendisinden uzaklaştırıyor?
Belki de asıl soru burada başlıyor.
Çünkü şehirler yalnızca büyümedi, hayatın ölçüsünü değiştirdi.
Bir zamanlar ev, insanın dünyadaki yeriydi. Şimdi çoğu insan için yalnızca uyumaya ayrılmış bir durak.
Bir zamanlar mahalle, insanın kendisini emanet ettiği yerdi. Şimdi aynı apartmanda yaşayan insanlar birbirinin yokluğunu fark etmiyor.
Bir zamanlar akşam eve dönmek, günün tamamlanmasıydı. Şimdi ertesi günün hazırlığı.
Her şey hızlandı; yollar, araçlar, iletişim, ticaret…
Fakat bütün bu hızın içinde insanın ruhu geride kaldı. Çünkü insanın kalbi, makineler kadar hızlı çalışmıyor.
Bir dostluğu zamana ihtiyaç duyarak kuruyor.
Bir çocuğu sabırla büyütüyor.
Bir ağacı yıllarca bekleyerek tanıyor.
Bir evi yavaş yavaş yuva hâline getiriyor.
Modern şehir ise insandan sürekli başka bir şey istiyor:
Daha hızlı olmasını.
Daha üretken olmasını.
Daha görünür olmasını.
Daha fazla tüketmesini.
Daha fazla yetişmesini.
Ve bütün bunların arasında insan, kendisine yetişemiyor. Bu yüzden şehirlerde en çok büyüyen şey binalar değil:
Özlem…
İnsanların çocukluklarına duyduğu özlem.
Sessizliğe duyduğu özlem.
Toprağa duyduğu özlem.
Bir yere ait olma hissine duyduğu özlem.
Belki de bu yüzden kalabalık arttıkça yalnızlık da artıyor. Çünkü insan, yalnız kalınca değil; görülmediğinde yalnızlaşıyor.
Bugün milyonlarca insan birbirinin yanından geçiyor. Birbirine çarpmamak için dikkat ediyor. Ama birbirine değmeden yaşıyor.
Aynı otobüste yolculuk ediyorlar.
Aynı asansöre biniyorlar.
Aynı caddelerde yürüyorlar.
Fakat birbirlerinin hayatına dokunamıyorlar.
Şehir, insanları bir araya getiriyor ama birbirine kavuşturamıyor. Belki de çağımızın en büyük çelişkisi de budur.
Bu düzen bize sürekli daha fazla bağlantı vaat etti. Ama daha güçlü bağlar kuramadı.
Daha büyük evler yaptı ama daha sıcak yuvalar kuramadı.
Daha yüksek binalar inşa etti ama daha yüksek bir hayat kuramadı.
Çünkü insan yalnızca ekonomik bir varlık değildir.
Yalnızca çalışan, üreten ve tüketen bir organizma da değildir.
İnsanın anlamaya ihtiyacı vardır.
Ait olmaya ihtiyacı vardır.
Kendisinden büyük bir şeyle ilişki kurmaya ihtiyacı vardır.
Gökyüzü biraz da bunun içindi.
Toprak biraz da bunun içindi.
Mahalle biraz da bunun içindi.
İnsan biraz da bunun içindi.
Belki bu yüzden, bütün bu kalabalığın ortasında bir eksiklik hissi dolaşıyor. Kimsenin tam olarak adını koyamadığı bir eksiklik.
Sanki bir şey kaybolmuş gibi.
Ama ne olduğunu hatırlamakta zorlanıyoruz.
Çünkü kaybettiğimiz şey bir eşya değil, bir yaşam biçimi. İnsanın dünyayla kurduğu ilişkinin kendisi.
Bugün şehirlerin ortasında yükselen şey yalnızca beton değil, insanın kendisine yabancılaşması.
Ve en acı olan da şu:
‘Bu hayat bize dayatıldığı için değil, normal göründüğü için sürüyor.’
Çocuklarımızı bu düzenin içine hazırlıyoruz.
Yorgunluğu başarı sanıyoruz. Yoğunluğu değer sanıyoruz. Koşmayı yaşamakla karıştırıyoruz.
Oysa insan bazen durarak da ilerler.
Bazen yavaşlayarak da çoğalır.
Bazen bir ağacın gölgesinde, yıllarca peşinden koştuğu şeyden daha fazla hakikat bulur.
Belki de bu yüzden soruyu yeniden sormak gerekiyor.
Bir suçlu aramak için değil.
Bir gerçeği hatırlamak için.
Bizi buraya kim, niye topladı?
Daha iyi yaşayalım diye mi?
Peki neden bu kadar yorgunuz?
Birbirimize yakın olalım diye mi?
Peki neden bu kadar yalnızız?
Hayatı kolaylaştıralım diye mi?
Peki neden yaşamın kendisine vakit bulamıyoruz?
Belki de cevap, şehirlerde değildir.
Belki cevap, insanın neyi kaybettiğini hatırlamasındadır.
Çünkü insanın asıl ihtiyacı daha büyük evler değil, daha derin bağlardır.
Daha uzun yollar değil, daha anlamlı yolculuklardır.
Daha yüksek binalar değil, daha yüksek bir bilinçtir.
Ve belki bir gün, bu çağın bütün gürültüsü biraz olsun dindiğinde, geriye dönüp aynı soruya yeniden bakacağız.
O gün cevabı bilir miyiz, bilmiyorum.
Ama şunu bileceğiz:
İnsan, yeryüzünde kendine bir hayat kurmak istemişti.
Bir düzen kurdu.
Sonra kurduğu düzen büyüdü.
Şehirler büyüdü.
Binalar büyüdü.
Yollar büyüdü.
Pazarlar büyüdü.
Fakat bütün bu büyümenin içinde insanın içindeki ev küçüldü.
Bugün yaşadığımız bütün yorgunlukların özeti tek bir soruda saklı olabilir:
Sahi bizi buraya niye topladılar?



