Bizim Güzel Masallarımız: Batı Çöküyor
- Tarih:
Mağlup bir imparatorluğun evlatları olarak, ecdadımızı yenilgiye uğratanların izmihlalini beklemek ancak doğal olarak nitelenebilir. Abes olan, bizi galebe çalanların sıhhatine duacı olmamız. Abesle iştigal eden bu hâlin Türk entelektüeli tarafından defaatle ve ısrarla incelendiği ehline mâlumdur. Bununla da kalmayıp farklı akademik çalışmaların da ilgili sorunun çevresinde toplandığı, ayrı bir disiplinin ortaya çıktığı da bilinmektedir. Bu noktada artık ilgi çekici olan, yaralı bilinçle, celladına aşık olmakla, köle zihniyetiyle nitelediğimiz kitlelerin ahvali yerine hasımlarımızın izmihlalini bekleyen bizlerin halet-i ruhiyesi olmalı.
Türklerin Batı dünyasına neden yenildiği, nasıl yenildiği kadar ne olsa yenilmeyeceği hususu dahi inceleme konusu olmuştur. Farazi bir senaryonun incelenemeyeceği muhakkaktır. Fakat zihnimizde ve maddi, manevi şahsiyetimizde derin yaralar açan bu mağlubiyetin tarihin muhakkak bir durağı değil de hatalarla örülü, kaçınılabilecek bir sapak olduğunu düşünmek de şüphesiz rahatlatıcıdır. Dünyaya yönelik bir teklifin sahibi olmak anlamına gelen imparatorluk varisliği, içinde bulunduğumuz durumu anlamlı bir şekle sokmak gayretinin yanında bazı iddiaları taşımayı da gerektirmektedir. Teklif sahibi olmanın iddiaları, mezkur araştırma ve tartışma konularını şekillendiren psiko-patolojik durumların ötesinde bir öneme sahiptir. Önemi oranında görünürlüğü de aynı şekilde yüksektir. Nitekim Türkiye’de sağ olarak niteleyebileceğimiz yer alan çoğu isim de, kendi altı boş itirazlarına rağmen, aynı şekilde bu iddiaları dermeyan etme görevini üstlenmektedir.
İmparatorluk varisi olarak dünyaya nizam verme iddiamızın trajik yönü hepimizin aslında bildiği, fakat konuşmaktan imtina ettiği bir husustan kaynaklanıyor. Eli kalem tutanlarımız, göz nurunu deste deste kağıtlara damıtanlarımız, evlad-ı ıyalinin mesaisini “cemiyete” harcayanlarımız; kahir ekseriyeti bu iddialar konusunda ciddi değil. Büyüklerden tevarüs edilen bir alışkanlık, lokal olarak var olabilmek için tutulan bir imkan nispetinde ciddiye alınıyor bu konu. Hâlihazırda her yönüyle faizle iştigal etmekten başka çaresi olmayan, faiz alternatifi finansal sistemleri ciddi şekilde tartışmaya tenezzül etmeyen, cinsellik ve cinsiyetsizlik gibi insan tabiatının temel sütunlarına ittiba eden konulara ilişkin magazinel hezeyanları haykıran kişilerin ciddi olmasını beklemek ancak safdillik olabilir. Nitekim Türk düşünce hayatına bakıldığında dünyaya nizam verme iddiasını taşıyabilecek ciddi bir düşünce yapısı kurgulamak çok nadir girişilen bir teşebbüstür. Bu teşebbüsler de küresel düzenin ulusal aktörleri eliyle marjinalize edilmiştir. Türk olmaklığın dünyaya karşı iddiaları en iyi hâliyle kültüralist olarak tavsif edilebilecek bazı söylemlere, altı boş hamasi anlatılara yahut da ne ifade ettiği tam olarak anlaşılmayan bir takım gevezeliklere hapsedilmiştir. Bu hâliyle Türk sağı, politik enerjisi ve kabiliyetlerine rağmen düşünsel olarak iğdiş edilmeye devam etmektedir. Var olma refleksinin kendisini siyasal alanda gösterebilme imkanı hâlihazırda birçok sorunu çözmektedir. Bununla birlikte uzun vadede entelektüel bir çabanın siyasal alana eşlik edememesi hususu ilgi çekici olmanın yanında aynı zamanda kimliğimiz için de bir tehdittir.
Siyasal alanın dünya sistemine yönelik ürettiği reform söylemi özgün olmakla birlikte güçlü bir iddiayı da barındırmaktadır. Entelektüelimizin bir kısmının aynı söylemi derinleştirmekten ziyade yüzeysel şekilde yeniden üretmesi dikkat çekmektedir. Bir diğer entelektüelimiz ise reform söyleminin özü itibariyle Batı dünyası ile barışmak anlamına geldiğini ifade ederek siyasal alanın çabasını değersizleştirmektedir. İlgi çekici olan bu üstten konuşmalara rağmen Türkiye’nin ne anlam ifade ettiğine, etmesi gerektiğine, dünyaya ne sunduğuna ilişkin değerlendirmeler çoğunlukla ihmal edilmektedir. Başka bir deyişle entelektüeli, itiraz etme işlevine sıkıştıran bir anlayışın melaneti gözlemlenir. Mezkur anlayışın düşünce tarihinde temelleri olmakla birlikte itham etme ve itiraz etme davranışlarının dünyayı ve meselelerini anlamak yönünde sahicilikten mahrum bir kolaycılık olduğu da gözden kaçmamaktadır. Olguya ilişkin bilgi ve olgu neticesine bağlı sorumluluklardan müstakil söz, abesle iştigal eden bir diğer mesele olarak karşımıza çıkmaktadır. Entelektüelin sorumsuzluğu önemli bir husus olmakla birlikte bu yazının konusu değil.
Türk entelektüelinin içinde bulunduğu bu durum kendi masallarını meydana getirmek ve onlara inanmak ihtiyacını doğurmuştur. Siyasal alan ondan öndedir. Ona yetişemez. Yetişemeyenlerin inkarı ise trajikomik bir manzara meydana getirmektedir. İnkar etmek sorumluluk gerektirir. Sorumluluktan böyle aleni kaçmak ise kabul edilemez. Bu ihtiyaç doğrultusunda Türk entelektüeli iddialarıyla örtüşen fakat sorumluluk da gerektirmeyen güzel bir masal bulmuştur: Batı çöküyor! 1980’ler ve 1990’larda yabancı dil bilen sağcının pek nadir olduğu zamanlarda bir şekilde İngiltere ya da Almanya’ya gidebilmiş ve okuma-yazma fiiliyle güçlü şekilde iştigal ettiği varsayılan isimlerin Oswald Spengler’den mülhem ithal ettiği bu kehanet Türk entelektüelinin imdadına Hızır gibi yetişmiştir. Batı çökmektedir, çünkü çökmelidir. Tarihin döngüselliği içerisinde her şey yaşar, doğar, büyür ve nihayetinde elbette ölür. Öyleyse panik yapmaya gerek de yoktur. Üstelik Batı’nın çöküşü öyle rastgele sebeplerden de olmamaktadır. İnsan tabiatına aykırı akımların artarak benimsenmesi, durumun gittikçe kuvvetlenmesi Batı’yı muhakkak çökertecektir. Başka bir deyişle Batı çökmektedir, çünkü Batı yozlaşmaktadır. Entelektüelimiz, Spengler’in fatalizmini burada hevesle göz ardı eder. Batı çökecektir, çünkü elbet çökecektir yerine Batı çökecektir, çünkü dejeneredir anlayışı benimsenir. Medeniyetleşen her kültürün durağanlaşarak yaratıcılığını ve ruhunu yitireceği hususu şiddetle vurgulanır. Bu dinamiğin, bedevi-hadari meselesine aşina zihinler tarafından böylesi bir ilgiye mazhar olmasının yegane sebebinin Batı’nın çöküşüne ilişkin kehanet olduğu düşünülmektedir. Mağlubiyet psikolojisi içerisinde Batı’ya karşı üstünlük arayışına girmekten dahi çoğunlukla imtina eden entelektüelimiz, Spengler’in eseriyle muhatap olduğu zaman amiyane tabirle “adamın diyor” argümanını hevesle kuşanmıştır. Kehanete yönelik hevese rağmen kitabın 2024 yılına kadar, 100 seneyi aşan bir süre içerisinde, Türkçe’ye çevrilmemesi de ilgi çekicidir. Detaylı incelemeler yerine gönlümüzü hoş eden bir kehanet şüphesiz ki evladır.
Batı’nın gerçekten çöküp çökmediği uzun ve hâlihazırda okuduğunuz yazının formatının elverişli olmadığı bir konudur. Fazlasıyla ciddi bir meseledir. Dünyevi olan her şeyin bir sonu olduğuna iman eden bizler, Batı olarak tavsif ettiğimiz yapının da bir gün çökeceğini elbette biliyoruz. Bununla birlikte sevgili entelektüellerimizin belki de 30 yıldan uzun bir süredir dört kolla sarıldıkları “Batı çöküyor” kehanetinin dün için olduğu gibi bugün için de hatta yakın yarınlarımız için de geçerli olmadığını kabul etmek gerekiyor. Bütün kokuşmuşluğa rağmen Batılı elitler siyasi, iktisadi, kültürel ve askeri gücü ellerinde tutmaya devam etmektedir. Mevcut kokuşmuşluk zaten bu iktidar yapısının bir enstrümanından ibarettir. Buna dayanarak Batı’nın çöktüğü kehanetine hevesle tutunmak, muarızı olduğumuz dünyaya karşı yeni bir teklif sunmak bir yana, bu dünyaya dair en ufak bir fikrimizin olmadığını ortaya seriyor. Böyle bir dünyada kendi taşrasında yaşamak elbette iftihar konusu olabilir. Bir inkar eylemidir. Batıl olanı inkar kendiliğinden değerlidir. Bununla birlikte inkar, şuurlu olduğu nispette değerlidir. Taşrayı dünya bilip şuursuzca hükümler haykırmak psikiyatrik bir rahatsızlık olmasa da nefsani bir sorundur. Klasik metinlerimizde de işlenmiş bir meseledir. Tıbbi yahut manevi tedaviye muhtaçtır. Hayat, gerçeklik içerisinde yoğurulan bir meseledir. Masallarda geçirilen ömür, yaşamaya dahil edilmez.
Batı çöküyor kehanetinin sahiplenilmesine ilişkin ikinci bir husus ise Spengler’in entelektüel konumuna ilişkindir. İfade ettiğimiz üzere mağlup imparatorluğun evlatları olarak Türk sağı olarak nitelediğimiz çatının temel gayesi yeni bir dünya teklifini kurgulayabilmektir. Bununla birlikte Spengler’in bizim sağımız kadar Batılı sağ grupların da ilham kaynağı olması ilgi çekmektedir. Spengler’dan mülhem türetilen muhafazakâr devrim gibi tarihin belirli bir periyodu için sınırlı geçerliliği olan kavramlar da entelektüelimiz tarafından büyük bir hevesle tüketilmektedir. Burada ilgi çekici olan husus şudur, mağlubiyetimize rağmen Batı muhalefetine devam eden entelektüelimiz, muhalefeti adına sonunda Batılı sağ gruplarla aynı mevzilere gelmiştir. Avrupa yeni sağına kapı aralayan muhafazakâr devrim gibi zayıf kavramlarla saplantı derecesinde irtibat kurma teşebbüsü, aile ve maneviyat gibi hususlar üzerinden alternatif bir küreselleşmenin kapısını aralamaktadır. Nitekim Türkiye’nin meseleleriyle pek bir ilgisi olmayan tradisyonalist akımların, muhtelif varyantlarıyla birlikte, bugün dahi Türk entelektüeli tarafından benimsenmesi de aynı hususa ittiba etmektedir. Netice itibariyle kendimiz olarak dünyada var olma teşebbüsümüz ve kavgamız Batılılar, bilhassa Batılı sağ tarafından kabul edilmeksizin Batılı sağa meyletme tecrübesine dönüşmektedir. Batı çöküyor masalının nihayeti, kendimizi Batılı bir aşırı sağ grupmuş gibi tanımlamak olmuştur. Üstelik bu tanımlama bilinçdışı gerçekleşmektedir. Batı dünyasına karşıtlık ima eden bir masal, esas itibariyle tam anlamıyla teslimiyeti ifade etmektedir. Dahası, Batılıların ilgili durumu kabul etmemesi de durumun şizofrenik niteliğini başka bir açıdan gözler önüne sermektedir. Yoğun bir kolonyal geçmiş yaşayan Hint alt kıtasındaki aşırı sağ hareketlere benzer bir tavır, kolonyal geçmişimizin olmamasıyla iftihar eden ve kimliğini bu geçmişe isnat etmek suretiyle kurgulayan entelektüelimiz tarafından da benimsenmiş durumdadır. Netice itibariyle Türk entelektüelinin içinde bulunduğumuz kimlik bunalımına yönelik her çıkış hareketi bunalımı derinleştirirken olguyu ısrarla inkar etmesi de her sorunun meta-teorik zemine taşınması sonucunu doğurmaktadır. Hâliyle entelektüel her girişim gerçeklikten son derece kopuk, fantazma keyfiyeti haiz gevezeliklerle sınırlı kalmaktadır. Bağlı olarak, anti-entelektüelizm güç ve meşruiyet kazanmaktadır. Söz konusu anti-entelektüelizmin yersiz olduğunu iddia etmek ise mümkün değildir. Yaşayan insanlar için masallar çoğunlukla bir eğlenceden ibarettir. Entelektüelimizin ahvali ise hayatta olmadığını gayet güzel ortaya koymaktadır. Bizi sorumluluktan kurtaran ve düşmanlarımızın izmihlalini haber veren “Batı çöküyor” iddiası ise yalnızca bir masal olarak kalmaya devam edecektir.



