Bu Yarış Ne İçin?
- Tarih:
Siz de farkında mısınız, her sabah sanki görünmez bir zil sesiyle uyanıyor ve o andan itibaren nefes nefese bir koşuya başlıyoruz. Görünmez bir parkurda, durmaksızın yarışarak yaşıyoruz sanki. Spor müsabakalarından alışık olduğumuz bu rekabet hali; artık iş hayatından sosyal ve kültürel alanlara, hatta ekonomik ilişkilere kadar hayatın her köşesinde bitmek bilmeyen yeni “normalimiz” oldu. En masum olması gereken sevgimizde bile bu durum hâkim oluyor artık. Bu yarış öyle bir boyuta ulaştı ki, sadece yetişkinler değil, oyun çağındaki küçükler bile bu pistin ortasında yarışıyor halde.
Peki, sormak gerekmiyor mu: Bu yarış ne için? Biz tam olarak neyi yakalamak istiyoruz ya da neyi kaçırmaktan bu kadar çok korkuyoruz? Bizi bu yarışın içine fırlatan iç dürtü, belki de başkalarına hükmetme arzusu ya da başarının vereceği o geçici tatmin duygusudur. Psikolojide Pierson gibi isimlerin çok boyutlu ele aldığı bu rekabetçilik, modern insanı iki tehlikeli uçuruma sürüklüyor. Bu amansız yarış bir şekilde işe yarayıp kişi galip geldiğinde, ego duvarları yükseliyor ve korkunç bir gurur patlaması yaşanıyor. Madalyonun diğer yüzünde ise yarışı kaybettiğini düşünen insan, derin bir suçluluk ve yetersizlik duygusuna kapılıyor.
Bu yarış çılgınlığının en ağır, en acımasız faturası ise ne yazık ki masum çocukların omuzlarına yükleniyor. Günümüzde anne-baba olmak bile bir rekabet alanına dönüştü. Aileler; çocuklarının hangi okula gittiği, hangi özel yeteneğe sahip olduğu, hangi kursa katıldığı üzerinden adeta birbirleriyle yarışıyorlar. Çocuklar, ebeveynlerin kendi hayatlarında gerçekleştiremedikleri hayallerin birer “proje nesnesi” haline getiriliyor. Henüz çocukluğunu yaşaması gerekirken, büyüklere ait bir yarış pistine fırlatılıyor. Yarışmayı körü körüne bir hırsa dönüştüren modern ebeveynlik anlayışı, tamamen sonuca odaklanıp süreci ise es geçiyor. Önemli olan çocuğun ne öğrendiği, hayattan nasıl keyif aldığı, nasıl bir ahlakla büyüdüğü değil; sınavda kaçıncı olduğu, hangi kupayı kaldırdığı oluyor. Yolculuğun, keşfetmenin, büyümenin o güzelim süreci çöpe atılırken, sadece sonuç putlaştırılıyor. Sonuçta ne mi oluyor? Bitiş çizgisine ulaştığında madalya kazanan ama ruhu erkenden yaşlanmış, yorgun ve hırpalanmış bir nesil yetişiyor.
Tam da bu noktada Psikiyatrist Kemal Sayar’ın çok yerinde bir tespiti bize düşünme alanı açıyor. Sayar, “En iyi, iyinin düşmanıdır” diyerek modern insanın en büyük tuzağına işaret ediyor. Hem kariyerde hem aile hayatında hem zenginlikte hem de sosyal ilişkilerde hep “en iyi” olmak zorunda hisseden bireyler, sırtlarında taşınması imkânsız bir yorgunluk biriktiriyor. Her işte en iyiyi hedefleyenler, bir süre sonra o kusursuzluk baskısıyla hiçbir şey yapamaz hale geliyor ve kronik bir erteleme tuzağına düşüyorlar. Kanaatsiz bir şekilde, hayatın her alanında aynı anda başarı elde etme yarışına katılan insan, bir süre sonra büyük bir yılgınlığa kapılıyor ve hayata karşı tamamen umarsız, duyarsız hale geliyor. Sürekli yarış halinde olmak, insan ruhunda ve bedeninde tamir edilemez tahribatlara yol açıyor.
Oysa kadim kültürümüz ve manevi dünyamız bize bambaşka bir ölçü sunar. Kur’an perspektifinden yarış olgusuna baktığımızda, modern dünyanın o körü körüne, doyumsuz hazlar peşinde koşan yıkıcı rekabetinin tam tersi bir kavramla karşılaşırız. İnancımızda yarış, dünyalık hırslar veya birbirini ezmek için değil; “hayırlarda ve iyilikte yarışmak” üzerine kuruludur. Modern dünyanın aceleciliği insanı doyumsuz kılarken, manevi perspektifteki yarış insanı derinleştirir ve dinginleştirir. Galip gelmenin tek yolu başkasını geçmek değil, kendi nefsimizi ve hırslarımızı aşabilmektir.
İşte bu yüzden, kendimizi bu girdaba kaptırmamak, ruhumuzu bu hız felaketinden korumak için çok ciddi bir iç tedrisattan geçmek gerekiyor. Hayatın provası yok, ömür akıp gidiyor. Vitrinlerin, sahte alkışların ve bitiş çizgisi hiç gelmeyen bu küresel koşu bandının bizi, ailemizi ve değerlerimizi tüketmesine daha ne kadar izin vereceğiz? Kendimize şu soruyu sorma vakti geldi: Başkalarını geçmeye çalışırken, acaba en çok kendimizi mi geride bırakıyoruz?



