Picture of Musa Özdemir
Musa Özdemir

Bu Yalnızlık Korkutucudur

A+ A-

“Geriye, narsisizmle şişirilmiş ama içi boş benlikler, tüketimle avunmaya çalışan zombileşmiş kalabalıklar ve altından kaosun kaynadığı kırılgan toplumsal yapılar kalmıştır.”

I. Korkuda Doğan İmge

Varoluşun ilk şafağında, insan, doğanın muazzam dişlisinin arasında kalmış, titreyen bir bilinçti. Gökyüzü, öfkeyle gürleyen bir ağız; orman, görünmez tehditlerle fısıldayan bir canlı; gece, dipsiz bir korku çukuru. İşte bu ham, rasyonalize edilmemiş, katıksız kudretin karşısında, ilk tanrı imgeleri doğdu. O ilksel, ürpertici kutsallık, hayvan suretine büründü: insanı avlayan kurdun keskin dişlerinde, ayının pençesinde, yıldırımın ürperten sesinde tezahür etti. Bu, bir inanç değil, doğrudan bir tecrübeydi; varlığın, yok olma tehdidi karşısında duyduğu ürpertiydi. Tanrı henüz bir isim değil, bir titreşimdi, bir çığlıktı.

Sonra insan, ateşi evcilleştirdi. Taşı yontup silah yaptı. Toprağı ekip biçmeyi öğrendi. Medeniyetin ilk surları yükseldikçe, doğaya olan mutlak bağımlılık gevşedi ve onunla kurulan ilişki dönüştü. Zihin, kaosun içinden düzeni çekip çıkarmaya, olayları sebep-sonuç zincirlerine bağlamaya başladı. Mitos’tan Logos’a uzanan o uzun ve sancılı yolculukta, tanrı da başkalaşıma uğradı. Artık sadece korkulan değil, aynı zamanda hayranlık duyulan, arzulanan, insani duygularla ilişki kurulan bir varlık halini aldı. Mysterium fascinans’a evrildi. Hayvani formlar, yavaş yavaş insani suretlere büründü. Yunan panteonundaki tanrılar, artık dağlardaki vahşi güçler değil, Olympus’ta yaşayan, aşık olan, kıskanan, savaşan, sanat yaratan ölümsüzlerdi. Zeus’un şimşeği, artık açıklanamaz bir dehşet değil, onun iradesinin bir aleti, bir tanrının eseri gibi görüldü. Bu evrim, insanın kendi becerilerini, kültürel üretimlerini kutsala yansıtmasıydı. Doğayı kontrol altına aldıkça, tanrılarını da kendi suretinde biçimlendirdi. Korku, estetiğe dönüştü. Teslimiyet, pazarlığa evrildi. İlkel çığlık, epik bir şiire dönüştü.

Yerleşik hayat, toplumu katmanlaştırdıkça, gökyüzündeki panteon da bu yapıyı yansıttı. Artık tek bir “Toprak Ana” veya “Gök Baba” yeterli değildi. Zanaatkârlık, ticaret, savaş, aşk, bilgelik… Her bir uzmanlaşmış insani faaliyet, bir tanrının himayesine verildi. Athena bilgeliği ve savaş stratejisini, Hephaistos demirciliği, Aphrodite aşkı temsil etti. Tanrılar da insanlar gibi bir hiyerarşi içinde yaşar oldu. Bu, insan toplumunun karmaşık aynasında kendini görmesiydi. Vahşi hayvanlar ise artık surların dışında kalmış, kontrol altına alınmış, hatta gücün sembolü haline gelmişti. Aslan, krallığın arması oldu; yılan, şifanın simgesi. Korkunun nesnesi, iktidarın göstergesine dönüştü. Bu süreç, insanın doğadan kültüre, edilgenlikten etkinliğe doğru attığı dev bir adımdı. Fakat her adım, onu başlangıçtaki o ilksel, koruyucu-yıkıcı güçten biraz daha uzaklaştırıyordu. Tanrı, yavaş yavaş insanın projeksiyonundan ibaret bir ekran görüntüsü haline geliyordu. Ve ekran, bir gün kapatılacaktı.

II. Aklın Aydınlığında Sönen İlahi Kıvılcım

Rönesans ile birlikte başlayan, Aydınlanma ile hız kazanan büyük zihinsel dönüşüm, evreni bir makina, Tanrı’yı da bu makinanın ilk hareket ettiricisi olarak görmeye başladı. Newton’ın mekanik evreni, Laplace’ın Şeytanı, tanrıyı gereksiz bir hipotez haline getirme yolunda ilerliyordu. Akıl (Logos), artık mutlak hakemdi. Doğa yasaları keşfedildikçe, mucizelere, ilahi müdahalelere duyulan ihtiyaç azaldı. Tanrı, filozofların dilinde “Mutlak Varlık”, “Kendinde Şey” veya “Ahlakın Postulatı” gibi soyut kavramlara indirgendi. Bu, tanrının ölümü değil, soğuk ve steril bir laboratuvara hapsedilişiydi önce. Onun canlı, nefes alan yönü, teolojik ve felsefi kavramlarla örtüldü.

Nietzsche’nin Zerdüşt’ünün ağzından o meşhur ilanı haykırdı: “Tanrı öldü! Onu biz öldürdük!” Bu, bir zafer çığlığı değil, derin bir ıstırabın ve sorumluluğun ifadesiydi. Çünkü Nietzsche’nin bahsettiği ölüm, bir kanıt meselesi değildi. İnsan, modern bilim, tarihsel eleştiri ve kendi aklının radikal sorgulamasıyla, tanrı fikrini inandırıcılığını yitirecek şekilde “büyübozuma” uğratmıştı. Tanrı, insan zihninde artık yaşayan bir gerçeklik olarak var olamazdı. Kapağı açık kalmış bir kolonya şişesi misali, özü, kokusu, ruhu buharlaşıp gitmişti. Geriye, içi boş bir form, bir hatıra, belki bir nostalji nesnesi kalmıştı.

Bu buharlaşma, sadece mabetlerin boşalması değildi. İnsanın varoluşsal haritasından, “merkez”in kaybolmasıydı. Kozmos, artık insan için yaratılmış, anlamlı bir düzen olmaktan çıkıp, sonsuz, kayıtsız, anlamsız bir uzay boşluğuna dönüşüyordu. Pascal’ın “Sonsuz uzayların bu ebedi sessizliği beni dehşete düşürüyor” itirafı, bu yeni durumun psikolojik şokunu yansıtıyordu. Tanrının ölümü, evreni sessizleştirdi. Artık sorularımıza cevap veren, acılarımıza anlam katan, eylemlerimizi yargılayan aşkın bir muhatap yoktu. Bu sessizlik, ilk başta özgürleştirici gelse de kısa sürede ezici bir yalnızlığa ve amaçsızlığa dönüştü. “Nihilizm saati” tam da bu anda, o derin sessizliğin içinde çalışmaya başladı. Zaman, artık bir kurtuluşa veya nihai bir yargıya doğru akmıyordu. Sadece, anlamsız bir şekilde, hiçliğe doğru tükeniyordu.

III. Narsisizm, Zombileşme ve Kaos

Tanrının yokluğu, bir binanın temelini yok etmek gibidir. Görünüşte duvarlar ayaktadır, hatta iç dekorasyon daha da süslüdür. Fakat her an bir çatlak, bir sarsıntı ile yıkılma riski taşır. İşte modern insanın ruh hali budur. İlk ve en derin çöküş, sığınağın kaybıdır. Bu sığınak yıkılınca, insan kendini evrenin ortasında, “hiçbir dayanağı olmayan”, kimsesiz bir yetim gibi hissetti. Bu boşluğu doldurmak için tek başvurabileceği varlık kendisiydi. Böylece patolojik bir narsisizm doğdu. Birey, kendi ben’ini evrenin merkezine, yargıçlarına, tanrısına yükseltti. “Kendini gerçekleştirme”, bazen kutsal bir amaç halini aldı. Fakat bu tanrı, kırılgan, ölümlü ve sürekli onay bekleyen bir tanrıydı. Sosyal medyadaki sürekli öz-teyit arayışı, tüketimle kendini var etme çabası, bu narsisistik kültün ritüelleridir. Bu kırılgan tanrılık, psikolojik çöküş, anksiyete ve intihar gibi uçurumlara açılan bir yoldur. İnsan, kendi tanrısı olmayı yüklenemeyecek kadar zayıftır.

İkinci çöküş, ahlaki kozmosun dağılmasıdır. Kutsal hem bir sığınak hem de bir sınırdı. Tabular, toplumsal hayatın potansiyel olarak yıkıcı enerjilerini –cinselliği, saldırganlığı, açgözlülüğü– sınırlandıran, onları ritüellere ve normlara dönüştüren kültürel sigortalardı. İlahi yasa, insana neyin yapılıp neyin yapılamayacağını söyleyen mutlak bir referanstı. Tanrı ölünce, bu referans da geçerliliğini yitirdi. Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler’deki ünlü sözü, “Eğer Tanrı yoksa, her şey mubahtır”, kehanet gibi gerçek oldu. Mutlak ahlaki değerler, yerini göreceli, faydacı, çoğu zaman da piyasa koşullarına tabi “değerler”e bıraktı. İnsan, önce bir “vampir”e dönüştü: deneyimleri, hazları, ilişkileri, doğayı tüketen aç gözlü bir varlık. Sonsuz bir açlıkla, anlamı maddede aradı. Tüketim, yeni ayin oldu. Ancak tüketilecek her şey tüketildiğinde, ruh doyumsuz kaldı. Son aşama ise “zombileşme”dir. Artık tüketmek için bir arzu, bir heyecan bile kalmamıştır. İnsan, duyarsız, hissiz, amaçsız, sadece içgüdüsel bir sürü halinde hareket eden bir varlığa indirgenir. Trajediler ekranlarda bir eğlence nesnesine, başkalarının acısı bir tür duyarsızlaşmaya dönüşür. Gözyaşı kurur, yüz kızarmaz, kalp titreşmez. Bu, rasyonalitenin en uç ve en soğuk zaferidir: duyguların da anlamsız bulunup devre dışı bırakılması.

Üçüncü ve en ürkütücü çöküş, toplumsal kaosa olan eğilimdir. Kutsal, sadece bireyi değil, toplumu da terbiye eden bir güçtü. Ortak bir inanç, ortak bir kıyamet ve kurtuluş tasavvuru, toplumu bir arada tutan manevi bir harçtı. Bu harç çözülünce, geriye yalnızca çıkar ilişkileri, güç mücadeleleri ve geçici sözleşmeler kalır. Profesyonellik ve rasyonalite, bir maske olarak kalır; altında ise Hobbes’un dediği “herkesin herkesle savaşı”nın modern versiyonu gizlenir. “İnsanların birbirini yiyeceği” kaotik tablo, burada ortaya çıkar. Tanrının ölümü ile insan, artık ilahi bir adalet tarafından cezalandırılmayacağını bilir. Bu, sınırsız bir sorumsuzluğun kapısını aralar. Şehir surları (medeniyet) çöker ve dünya, insan şeklindeki canavarların cirit attığı, ham gücün ve acımasız rekabetin hüküm sürdüğü “titanik bir diyar”a dönüşür. Bu, ilkel korkunun geri dönüşüdür; ancak bu sefer tehdit dışarıdan, doğadan gelmez; içeriden, insanın kendisinden gelir.

IV. Anlamın Külleri Arasında Sorumluluk

En trajik olan, bu sürecin geri döndürülmesinin zor olmasıdır. Tanrıyı var eden, o kadim, naif, mitopoetik düşünce tarzı bir kez aşıldı mı, aynı samimiyetle yeniden inşa edilemez. Bilimsel dünya görüşü, tarihsel eleştiri, teknolojik yaşam tarzı, insanı geri dönülemez biçimde dönüştürmüştür. Post-modern “yeni din” arayışları, kişisel gelişim kültleri, neopaganizm veya bireysel spiritüalizm, genellikle otantik bir inançtan ziyade, tüketilecek bir “manevi deneyim” veya narsisistik bir kendini-ifade biçimi olarak kalma eğilimindedir. Gerçek bir din, insanın kendini aşan, boyun eğdiği, hatta korktuğu (takva) bir Kutsal’ı gerektirir. Modern insan ise boyun eğmekten çok, “deneyimlemek” peşindedir.

Tanrının ölümü, muazzam bir kayıptır. İnsanı hayvani korkudan alıp estetik ve etik bir varlık haline getiren o uzun bilgelik dolu yolculuğun, aniden bir uçurumda sonlanmasıdır. Geriye, narsisizmle şişirilmiş ama içi boş benlikler, tüketimle avunmaya çalışan zombileşmiş kalabalıklar ve altından kaosun kaynadığı kırılgan toplumsal yapılar kalmıştır.

Peki, bu kaçınılmaz bir son ya da bir kader midir?

Tanrı sustu.

Şimdi, konuşması gereken, yaptıkları ve yapmadıklarıyla yargılanacak olan, insanın kendisidir.

Bu yalnızlık korkutucudur…