Çağın Gürültüsünde Kaybolan Anlamın Peşinde
- Tarih:
Röportajı Yapan : Fatih Çalışkan

Hayatı, inancı ve insanı anlamaya çalışırken kullandığımız haritalar kaybolduğunda ne yaparız? Bu kaybın içinde “işe yaramayan” şeylerle anlam kurulabilir mi? Akademisyen-Yazar Yasin Ramazan, felsefe aracılığıyla günümüzün anlam boşluğuna dair bir düşünce egzersizi yaparak boşluk olarak görünen şeyin aslında tam da anlamın kendisi olduğunu anlatmaya çalışıyor son kitabında.
İşe Yaramayan Şeyler Üzerine, faydayı mutlak ölçüt haline getiren çağdaş aklın, insanın anlamla olan bağını nasıl zayıflattığını sorguluyor.
Yasin Ramazan ile son kitabından yola çıkarak çağdaş nihilizme, felsefe ve yaşam ilişkisine, din ve geleceğe dair keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Ramazan, giderek daha da bireyselleşen dünyada anlamın başkalarıyla kurulabileceğinin altını çiziyor.
**

Siz son kitabınızda (İşe Yaramayan Şeyler Üzerine) örtük nihilizmden sık sık söz ediyorsunuz. Bunun sebebini de her şeyin yorum, her değerin görelilik, her duygunu nörolojik olana indirgenmesi olarak görüyorsunuz. Çözüm olarak sunduğunuz şey felsefe ile hemhal olmak. Fakat nihayetinde felsefe de her şeyi yoruma dönüştüren bir düşünsel çaba değil midir?
Felsefeye nasıl yaklaşıldığına bağlı biraz bu. Eğer felsefeyi bir varoluşsalcı olarak ele alıyorsanız ya da işte yapısalcı olarak ele alıyorsanız, her şey bir yorumdur diye düşünüyorsanız tabi ki felsefe de bu işin içinde olur. Hatta o noktanın geldiği, o noktayı bize getiren en önemli unsur olur. Mesela yaygın olarak felsefenin bizde dinsizlikle ya da dinden çıkmayla, fasıklıkla falan ilişkilendirilmesinin sebeplerinden bir tanesi de budur. “Felsefeci dediğin her şeyi sorgular. Doğru yanlışı çok kabul etmez.” Sonuçta her şeyi yorum olarak niteleyerek, aslında her şey bir yorumsa, doğrunun ne olduğu belli olmaz gibi düşünülür. Ama bu felsefenin sadece bir yaklaşımı. Felsefede eğer aklı işin içinden çıkarırsak, geriye zaten ne kalıyor? İşin doğrusu yorum kalıyor. Ama aklı çıkarmak zorunda değiliz. Yani akıl dediğim şey aslında biz onu nasıl değerlendirirsek değerlendirelim, bizim dışımızda doğruluğu belirleyen şey olarak düşünelim. Bir şeyin doğru olmasını gerektiren şartlar ya da bir şeyin doğru olmasını sağlayan unsurlar olarak düşünecek olursak bu bizden bağımsız olmak zorunda. Bu anlamıyla felsefe gerek anlam, gerek doğruluk, gerek iyilik hatta güzellik konusunda bile öznel çerçevenin dışarısına referans gösterilmesi açısından bence oldukça önemli. Ve alternatifi de yok gibi geliyor işin doğrusu.
Örtük nihilizm olarak tarif ettiğiniz şey, onu biraz açmanızı istesem.
Nihilizmi bir felsefi yaklaşım ya da bir hayat felsefesi olarak ele aldığımızda aslında temelde hiçbir şeyin kendisinin anlamının olmadığı görüşü. Epistemik olarak, moral olarak, belki metafizik olarak ayırt edebiliriz ama nihayetinde bunların ortak noktası hiçbir şeyin kendi başına bir anlamı yok olması gerekir, der. Ama bugünkü nihilizm benim kastettiğim haliyle, kitapta bahsetmeye çalıştığım örtük nihilizm bu kadar belirgin ve açık ifadelerle inanılan şeylerden oluşmuyor. Öncülleri bu kadar net değil. Örtük nihilizmin olmasının sebebi hiçbir şeyin anlamının olmadığına dair bir hissin oluşması. Bu hissin olması nihilizm yapıyor ama örtük olmasının sebebi çoğu insan bu şekilde nihilist olduğunun farkında değil.
Belki yanlış yorumluyor olabilirim, bu sizin bahsettiğiniz süreç Hegel felsefesi açısından baktığımızda bana sanki olağan akışındaymış gibi geliyor. Zamanın ruhu biraz böyleymiş gibi geliyor. Bilmiyorum, zamanımızın ruhu böyle mi gerçekten sizce?
Hegel’in dediklerini pek ciddiye alan birisi değilim doğrusu. Yani güzel şeyler anlatıyor, kulağa hoş geliyor ama çok da anlamlı değil. Çünkü bir kere öyle görmeye başlayınca ondan sonra her şeyi öyle görüyorsunuz. Hegel’in söylediğinden bağımsız olarak söylenecek olursa, nihilizmin yükselmesi ona karşı bir başka şeyin yükselmesi gibi şeyler her zaman olabilir ama bu böyle bir tarihsel bir diyalektik şeklinde olmak zorunda değil. Bugün nihilizmin bu geldiği noktada karşısına gelebilecek bir başka düşünce akımı benim aklıma gelmiyor. Mesela ben kitapta 9 tane tez ele alıyorum ve bunların genel ortak noktası yani anlamın devam ettiğine dair bir fikir ama bir doktrin sunmuyorum, sistematik bir şey ortaya koyamıyorum. Çünkü sistematik bir şey ortaya koyacak kadar örtük nihilizmin net bir doktrini de yok. Yani her şeyin faydalı olması, daha önemlisi her şeyin ekonomik olması, sadece fayda da değil artık, ekonomik olmayan hiçbir şey rasyonel değil. Mantıklı değil. “Ekonomik bir karşılığı yoksa yaptığınız şeyin anlamı yoktur” falan gibi… Bu noktaya gelinmesinin tabii ki tarihsel bir takım nedenleri vardır. Bu konuda Hegel’i tümüyle çöpe atmayalım ama “bir şeylere reaksiyon olarak bunlar çıkmıştır, bunlara reaksiyon olarak da başka bir şey çıkacaktır” demek bana çok makul gelmiyor işin doğrusu. Çünkü bunların çoğu aynı anda devam edegelen şeyler, tarihte biri gider biri gelir gibi bir durum olmuyor, aynı anda hepsi oluyor.
Yine kitabınızda belirsizliği kucaklamak ifadesini kullanıyorsunuz. İşte anlam arayışı bu belirsizliğin bir türü aslında. Yani anlamın olmadığını düşünerek bir anlam arayışında olmak aslında anlamın kendisinin diri olduğunu gösteriyor. Fakat modern hayatın dayattığı bir takım güvenlik ihtiyacı, gelecek kaygısı gibi daha pratik şeyler var. Bu pratik sorunlar karşısında felsefe belirsizliği kucaklama açısından ne kadar bize yardımcı olabilir? Çünkü ciddi bir ruhsal problemler yumağı içerisinde bunu yapmak zorundayız artık.
Tabii ki şöyle demiyorum, “Ne olursa olsun belirsizlik iyidir” falan gibi bir şey söylemiyorum. Söylediğim şu; bazı şeylerin belirsizliğinin hazmetmemiz lazım. Yani belirsizliğe rağmen bir şeyler yapmaya çalışmak zaten kaygıyı arttıran bir şey. Belirsiz olmak, mesela geleceğimiz belirsiz olmak zorunda ama şu anki ekonomik ya da siyasal şeylerden dolayı belirsiz. Aslında belirli olabilirdi. Biz doğru hareket etseydik belli şeyler bizim hayatımıza yön verebilirdi ve çok daha net olabilirdi. Ama belirsizlikler var çünkü işte politik bir şeyler var, ekonomik bir şeyler var vesaire vesaire. Ya da şahsi şeyler işte “ailemde şunlar oldu” o yüzden belirsizlikler falan. Şimdi bunlar aslında kaygıyı da arttıran aslında insanın elinden gücü de alan şeyler. Ama şunu kabul edebilirsek, bir defa gelecek dediğimiz şey çok büyük ölçüde, çok çok büyük ölçüde belirsiz bir şey. Biz bilim aracılığıyla ya da işte akıl aracılığıyla belirli tahminlerde bulunarak kaygımızı yenmeyi başarabiliyoruz. Ancak bu tahminlerin çok azının, yani gerçekten sandığımızdan çok daha azının gerçekleştiğini görüyoruz. Peki bu bizim moralimizi bozuyor mu? “Tamam bundan sonra hiç tahmin yapmayalım” diyor muyuz? Demiyoruz. Düzeltiyoruz, metodolojiyi düzeltmeye çalışıyoruz. Gelecek çok net bir şekilde açık ve belirsiz ve bunu kabullenirsek biz onu değiştirme yoluna gidebiliyoruz. Yani onu iyiye gitmesi için uğraşabiliyoruz. Bu anlamda zaten belirsizliği kucaklamak lazım. Yani belirsizliği inkar etmeyeceğiz. “Belirsizlik oh ne güzel belirsizlik var” da dememek lazım. Ama belirsizliğin olduğu noktalarda biz belirsizlik olduğu için mücadele ettiğimizi bilmemiz lazım.
Dinin artık daha kişisel, içsel bir yolculuk olduğuna dair genel kanıya değiniyorsunuz. Yani eskiden daha toplumsal, cemaat anlamında söylemiyorum bunu, yaşanan din şimdi biraz daha artık iç meselemiz haline gelmiş gibi görünüyor. Kierkegaard gibi filozofların ima ettiği şey de biraz bu. Fakat esasen ontolojik olarak din dediğimiz şeyin doğasında ne var? Doğrusu ben de öyle düşünüyordum.
Bunun düşünmeniz çok şaşırtıcı değil. Çünkü zaten bütün literatür neredeyse kişiyi izole edilmiş bir entelektüel birim olarak ele alıyor. Bu gerek din felsefesi, gerek kelam, gerek bugünkü modern diskur, ateist diskur da dahil olmak üzere çok bireysel bir alana indirgiyor. Ama şimdi epistemolojik açıdan baktığımızda gerçekten bilgimizin, Farabi’nin bir kitabında böyle başlıyor, “bilgimizin yüzde 95’i başkalarından geliyor.” Dolayısıyla o %5’i de böyle çok temel değil. Descartes’in dediği gibi biz metodolojik olarak “Düşünüyorum öyleyse varım” noktasında bir kesinliği belki orada ediniyoruz ama hayatımızın çoğu kesin olmayan ama doğru olan ve başkasından edindiğimiz bilgilerle devam ediyoruz. Ve bu bilgilerin en önemlisi de kendilik bilgimiz. Kendimize ait yani kim olduğumuz, ne yaptığımız, ne ettiğimiz başkasının aynasında görünüyor. Dolayısıyla aslında sandığımız kadar bireysel değiliz. Başkasının sözlerine inanıyoruz. Daha önemlisi, kendimize olan bir güvenimiz olduğu için başkalarına da güvenle ilerleyen bir şey bu. Şimdi yaşadığımız krizin çok önemli bir boyutu şu, kime güveneceğimizi şaşırdık. Ama mesela modern öncesi dönemde kime güvenileceği az çok bellidir. Toplumsal olarak da bellidir. O toplumsal güven kaybolduysa en azından manevi bir şeylere güvenerek orası doldurulur. Ama bir şekilde güven vardır. Epistemik güvenden bahsediyorum burada. Bugün biz Descartes’in Cogito’sunu bile çok rijit noktalara götürerek sanki bilginin temelinde böyle bir şey varmış gibi konuşuyoruz. Ama bu bir metodik şüphedir. Yani sadece bilginin temellendirilmesiyle ilgili bir metottur. Ama hiç kimse o noktadan başlamaz. İşin doğrusu o noktaya da gitmez. Eğer Wittgenstein’i ciddiye alacak olursak zaten anlam dediğimiz şey öyle tek başına da oluşan bir şey değil. Dolayısıyla “Düşünüyorum öyleyse varım” değil, hani “Düşünüyorum öyleyse başkası var” dememiz lazım. Yani o derece başkasına bağımlı varlıklarız ve anlam da burada oluşuyor. Bu anlam burada oluşuyorsa iz böyle tek başınaymışız gibi izole bir halde kimsenin etkilemediği bir rasyonellikle bir şeyleri ele alamayız.
Modern din anlayışı belki sadece kişiyi kendi bireysel hayatına hapsediyor.
Ama tanrı inancı dediğimiz şey de daha içsel bir şeymiş gibi.
İçsel tarafı kaçınılmaz. Tabii ki içsel tarafı kaçınılmaz ama oradaki anlamın çoğunun içsel geldiğini söylemek çok zor. Mesela birlikte ritüel yapmayan bir din neredeyse hiç yok. Çünkü orada esas vurgulanan şey tek tek hissedilen bir şey olabilir ama esasında birlikte olmanın bir anlamı var. Yani birlikte bir şeyler yapıyorlar. Çünkü anlam belki orada oluşuyor.
The Man of Earth diye bir film var. Bilmiyorum izlediniz mi? Orada aslında İsa Mesih’in çok yanlış anlaşıldığını, bu yüzden işlerin çığırından çıktığından söz ediliyor. Sizin kitabınızda da din-bilim ayrışması meselesini anlatırken Yunan felsefesinden söz ediyorsunuz ve orada bir takım farklı nüanslardan söz ediyorsunuz. Felsefe tarihi yanlış yorumlanmış bir tarihtir diyebilir miyiz bu açıdan?
Gittikçe de daha yanlış yorumlandığını söyleyebiliriz. Tabii doğru yorum yanlış yorum olur mu diye de sorgulayabilir bunu okuyanlar ama şöyle diyebiliriz; felsefe tarihi bugünkü kadar dar çerçeveli kavramlardan oluşmuyor aslında. Yani hayata çok daha geçişken kavramlarla yapılıyor. Hatta felsefenin nerede bittiği, retoriğin nerede başladığı çok belli olmayan metinler ortaya koymalarının sebebi de o. Biz bugün kompartmanlar halinde yaşadığımız için felsefe deyince aklımıza çok net bir şey söylemesi geliyor ama insanlar tarihsel olarak bir şeyleri düşünürken pek çok şeyle aynı anda düşünebiliyorlar. İşin bir tarafında edebiyat var, işin bir tarafında din var, öbür tarafında tarih var vs. vs. Şimdi bunları bir arada düşünüp bir şeyler söyleyen insanlar üzerinden biz bugün din ve bilimi ayrıştırmaya kalktığımızda aslında bugünkü din anlayışımızı bütün tarihe uygulamış oluyoruz. Yani anakronizme düşüyoruz. Bugünkü bilimi, düşünce tarihin başından beri böyle yapılıyormuş ya da işte antik Yunan’dan beri bilim bu şekilde el alınıyormuş gibi düşünüyoruz ama gerçekten işler hiç de o kadar kolay değil. Bir de bunu çözmek isteyenler işin içine gelince, “işte bak din budur bilim budur ama bunların çözülecek noktası da şudur” falan gibi deyince zaten o tanımları kabul ettikten sonra çözüm çabaları da genelde pek işe yaramıyor.
Bilim ilerledikçe, geliştikçe her şeye dair açıklaması çoğalıyor. Her şeyi açıklayabiliyor. Her şeye dair bir formülü, uygulanabilir bir kılavuzu var. Ama bilimin açıklamaları çoğaldıkça belirsizlik ve yorum da çoğalıyor ilginç bir şekilde. Bunun daha az olması beklenmez mi?
Pozitivist açıdan bakacaksak evet, beklenir. Ama gelin görün ki bugünkü bilim pratiği de belli bir paradigma tarafından şekillendirildiği için kaçınılmaz olarak bazı şeyleri dışında tutmak zorunda. Dışında tuttuğu şeyleri de yoruma katınca işler karışıyor. Dolayısıyla aslında temelde ortaçağda “görünüşleri kurtarmak” dedikleri bir paradigma var. Yani görünüşü anlatacak kadar bir bilimsel açıklama yapmak yeterli diye düşünüyorlar. Şimdi biz işte aşağı iniyoruz ama aşağı indiğimizde çok soyut şeylerle karşılaşmaya başlıyorsunuz. Hiç gözlemlenemeyecek şeylerle. Kimisi bunu kabul ediyor, kimisi etmiyor. Kimisi başka türlü şey yapıyor. Yani ölçüm bile yeterli değil. Tekrarlanabilirlik bile yeterli değil. Çünkü üzerine çalıştığımız şeyin doğası gereği sınırlandırılması gerekiyor. Yani mutlaka siz belli bir şeyi çalışmak zorundasınız. Ama bu kadar sınırlılık da bir metafizik karmaşada tabi ki belirsizliği artırıyor. Yani neyi anlattığı belli değil.
Artık yapay zeka hayatımızın her alanına girdi. Teknolojik gelişmeleri konuşuyoruz. Translümanizm vs. bir sürü şey konuşuyoruz. Bütün bu karmaşa içerisinde dinin ileride nasıl bir şekle büründüğünü göreceğiz ya da din felsefesinde şu an tartışılan meseleler neler?
Din felsefesi 20. yüzyılın önemli bir kısmında Tanrı’nın varlığına dair deliller ya da Tanrı’nın ispatlanması ya da onun sıfatlarıyla ilgili gerçekten önemli bir yeküne sahip. Ama şimdi biz şunu görüyoruz, bu delillerle ilgili tartışmalar çok çok yavaşlamış durumda. Çünkü temel sebebi şu, aslında tarihte birkaç kez daha ortaya konmuş bir şeydi ama bizim çağımızın da yaşaması lazımmış, delillerle gidilebilecek çok bir yer yok. Delile bakarak inanan da neredeyse hiç yok. Delille bakarak inancından vazgeçen de pek yok.
Şuna geliyor, işin rasyonel kısmında ne var? Yani mesela zaten şüpheleri olan birisi delillere bakıp bu işin rasyonel olmayacağına karar verebilir ve “ben rasyonel olmayan hiçbir şeyde yokum” diyebilir. Ama aynı şekilde “bu işin rasyonel olmayacağını görüyorum ama her şeyde rasyonel olmak zorunda değil” deyip inanabilir. Dolayısıyla o tavır kişiden kişiye değişir. Din felsefesinde çok daha pratize problemlerin öne çıktığını görüyoruz. Mesela işte dini çeşitlilik gibi, ibadetler felsefesi gibi yahut ahiret problemi gibi şeylerin son zamanlarda daha öne çıktığını görüyoruz. Çünkü şöyle bir durum var. Dindar olsun ateist olsun bir din felsefecisinin başlangıçtaki varsayımından sonrasını tartışıyoruz. Bu önemli bir gelişme. Yani tanrı varsa şöyle oluyor diyerek yapılan tartışmalar şu anda daha revaçta ve böyle ilerleyeceğini de ben düşünüyorum işin doğrusu. Bu tanrının varlığına dair verilen deliller gerçekten bir kısır döngüye girmiş durumda. Özellikle evrim gibi konular üzerine sıkıştığında insanlar çevirip çevirip aynı şeyleri konuşuyorlar. Belli bir yaş aralığı var. O yaş aralığındaki insanların ilgisini çekiyor ama daha sonra bir bakıyorsunuz ki o kadar da önemli değilmiş aslında. Yani daha ciddi konularla ilgilenmeye başlıyorsunuz. Mesela tanrı ve ahlak meselesi, tanrı ve kötülük meselesi bunlar biraz daha hayata değen taraflarıyla ilgi çekmeye devam edecektir diye düşünüyorum.
Öte yandan dinin bir anlamda entelektüel alana doğru çekilmeye devam edeceğini düşünüyorum ben. Yani “din eşittir, entelektüelliktir” anlayışı işte bir 100-150 yıldır zaten gelişen bir şey. Bugün çok daha ilerledi. Geleneksel din anlayışının oluşturduğu bir aura var, bir çekicilik var. Bunun devam edip etmeyeceğini bilemiyoruz. Eğer sadece pratikler anlamında bir cemaat oluşturmak, bir kitle oluşturmak ve insanların burada bir arada olması yani inanmasalar bile insanların böyle şeylere çekildiğini görüyoruz. Din bu anlamda bence çok fazla şey kaybetmeyebilir. Çok fazla bir alan kaybetmeyebilir ama doktrinel olarak dinin anlayışı mutlaka değişecektir. Çünkü hem bilgi açısından hem teknoloji açısından insanlığın daha önce görmediği bir noktada bulunuyoruz. Bu anlamda belki bazı doktrinlerin anlamı hiç bilmediğimiz bir noktada yorumlanmaya başlayacak. Yani hiç anlamadığımız, şu ana kadar görmediğimiz şekilde anlaşılacak. İşte nasıl olabilir? Mars’ta namaz kılan nereye doğru kıbleye dönecek falan gibi. Şimdi mesela bu problemi çözebilmek için kavramsız olarak çok farklı bir şeye geçmeniz lazım. Ama şimdi geçmediğimiz için henüz bununla ilgili tartışma yok. Ama ona geçilince o sadece namaz konusunda kalmaz. Pek çok şeyi tartışmaya başlarsınız onunla ilgili. Daha entelektüel, daha fikir bazlı bir şeye dönüşeceğini ben düşünüyorum.
KİMDİR?
Ankara doğumlu. 2008’de Ankara İlahiyat’tan mezun oldu. 2010’da ABD’nin Indiana Üniversitesi’nde başladığı felsefe doktorasını 2018’de Doğa, Tanrı ve Yaratma başlıklı tezi ile tamamladı. Bir süre aynı üniversitede ve sonrasında İstanbul Şehir Üniversitesi ile Marmara Üniversitesi’nde Eleştirel Düşünme ve Din Felsefesi dersleri verdi. Bilgi teorisi, teoloji, felsefe tarihi ve metafizik üzerine makaleler yazdı. Bilim felsefesi ve din-bilim-felsefe ilişkisine dair seminerler verdi, konferanslarda bildiriler sundu. Halen Boğaziçi Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Ramazan’ın Düşünme Biçimleri, Gerçeklik Yeniden, Düşünmenin Alfabesi, İşe Yaramayan Şeyler Üzerine başta olmak üzere 8 kitabı bulunuyor.



