Picture of Ekrem Özdemir
Ekrem Özdemir

Çığlıklar ve Fısıltılar

A+ A-

Ingmar Bergman, 10 yaşındayken ölülerin bulunduğu bir morgda kapalı kalır. Zamanın anlamını yitirdiği, sessizliğin mutlak ve tek güç olduğu bu ortamda, dehşet içinde bir tabureye oturan çocuk Bergman, bir süre sonra merakına yenilerek, biraz da karşı konulmaz bir isteğin hazzıyla, genç yaşta ölen bir kadının üzerindeki çarşafı kaldırır ve cesedi inceler. Solukları donuklaşmış, midesine dek buz kesmiş, tüyleri diken diken olmuştur. “Sonra yarı kapalı göz kapaklarının altından bana baktığını gördüm.” diye anlatır hatıralarında, “Her şey birbirine karıştı, zaman varlığını sürdürmeyi durdurdu ve o garip ışık daha da güçlendi… Kapıya doğru koştum, kapı kendi kendine açıldı. Genç ölü kadın kaçmama izin verdi.”

Çocukluğundan kalma bu görüntüyü, “Kurtların Saati” filminde çeker Bergman, beğenmeyip çıkarır. Sonra “Persona” filminde tekrar gelir bu görüntü aklına. Kullanır filmin girişinde. Çocukluğundan kalma bu öykü, “Çığlıklar ve Fısıltılar” (1972) filminde bir tür ölemeyip, yaşayanları huzursuz etme hali olarak son şeklini alır. “Hayaletler, iblisler, şeytanlar, iyi ve kötü ruhlar yüzüme soludular, beni iteklediler, bedenime iğneler batırdılar, kazağımı çekiştirdiler. Konuştular, “hişt” dediler ya da fısıldaştılar. Anlaşılmayan ama duymazdan gelinemeyen sesler, bariz sesler.”

Amansız bir hastalığa yakalanıp ölüm korkusu yaşayan insan, zorunlu olarak Tanrı inancıyla yüzleşir. Bergman da büyük bir ameliyat aşamasında bu sorgulamayı yaşamıştır: “Tüm yaşamım boyunca Tanrı’yla eza dolu, coşkusuz bir ilişkim oldu. İnanç ve inanç eksikliği, suç, ceza, bağışlanma ve reddedilme; bunların tümü benim için inkâr edilemez gerçekliklerdi. Dualarım acı, yalvarma, inanç, nefret ve umutsuzluk kokuyordu. Tanrı konuştu. Tanrı hiçbir şey demedi. Tanrım benden yüz çevirme!”

Ruhun Kırmızı Odalarında

Kırmızıyla kaplanmış bir odada bembeyaz giysiler içinde dört kadın. Biri hizmetçi, üçü kardeş. Kardeşlerin biri ölüm döşeğinde. Kanserin son aşaması. Öyle acılar çekiyor ki ölmek istiyor ama nafile. Ölemiyor. Agnes’tir bu. Onun ölememesi, kırmızılar içindeki ak giysili kadınları da huzursuz etmektedir. Sırayla nöbet tutan kız kardeşler, canlı kanlı şahit oldukları, ne zaman gerçekleşeceğini bilemedikleri ölümün çıplaklığında, elleri ve dudakları titreyerek, sadece bedenleri mi, ruhları da titreyerek, gerçek mi düş mü olduklarını bilemedikleri bu anın acısıyla kıvranmaktadırlar. Agnes’in her çığlığında, ölemeyen bedeninin her kıvranışında, diğer kardeşler, kendi geçmişlerinden getirdikleri acıların sanrısıyla boğuşmak zorunda kalırlar. Agnes, ölüme yaklaşan her ölümlü gibi çocukluktan başlayıp bugüne uzanan bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçen yaşamı içinde birden annesini düşünür.               

Sevgi ve mutluluğu yalnız yürüyüşlerde bulan bir anne. Merhametli, güzel, sevecen ama mesafeli. Annesine bir türlü yakın olamadığını düşünerek büyüyen bir kız: Agnes. Kız kardeşi Maria ile annesinin mutlu yakınlığını bu yüzden hep kıskanmış. Başkasının mutluluğu neden bize azap verir? Hele bu kişi kardeşimizse duyduğumuz azap neden artar? Annesiyle neden bir türlü istediği yakınlığı kuramamıştır? İçinde bu yarım kalmışlık duygusuyla ölmek ne acıdır! İnsan ruhunun parçalanmışlığı karşısında yaşamın kayıtsızlığı, sana rağmen, seni hiç umursamadan kendi düzenini devam ettiren hayatın akıp gidiyor oluşu, insanların rahatlamak ve kendi düzenlerine dönmek için senin ölümünü dört gözle beklediğini bilerek ölememek!…  Tanrının sessizliği ya da bir inanç yoksunluğu değil bu. Başka türlü bir şey. İnsan gerçeği. Bedeniyle, ruhuyla, yarım kalmışlığı, tamamlanmamışlığı ile insanın hakikati. Doymamışlık, doyamamışlık. İnsan, kardeşinden nefret eder, onu iğrenç ve tiksinti verici bir pişmanlık olarak hisseder mi? Geniş bahçesi, sayısız odaları bulunan bu malikânede, bu kırmızı odada, ak giysiler içinde, gerçekle düşün birbirine girdiği duyguların kıskacında, saflık ile günahın, yaşam ile ölümün sürekli çatışma halinde olduğu bu anda, bedenimize dar gelen çığlıklar, kulağımızı tırmalayan fısıltılar eşliğinde, bastırılmış nefretlerin ve aşılamayan iletişimsizliğin huzursuzluğu içinde, yaşam ne kadar da katlanılmaz bir gerçektir! Sahi, kırmızı ruhun en mahrem rengi midir?

Her Ailenin Bir Günah Keçisi Vardır

Agnes, ailenin günah keçisi gibidir. Bedenini sarıp sarmalayan tümörlerin verdiği fiziksel acısının kutsallığı, diğer kardeşlerin ruhsal açmazlarını bastırır. O acı çektikçe diğerleri kendi bencillikleriyle yüzleşmek zorunda kalır. Yüzüne geçirdiği buzdan bir zırhla, duygusal donukluğun temsilcisi olan abla Karin, kocasına ve kardeşlerine tiksinti duymaktadır. Aslında bu kendine duyduğu nefretin yansımasıdır. Birden gerçekleşen cam kırığı sahnesi, onun dokunulmaya ve sevilmeye olan açlığını bastırmak için kendine nasıl zarar verdiğinin dehşet verici bir kanıtıdır.

Küçük kardeş Maria, derinlikten uzak, şefkatle maskelenen manipülatif bir karakterdir. Sahte ve yüzeysel merhameti, empati yoksunu ruhunun çürümüşlüğüdür. Aynada yüzünü seyrederken aldığı haz, narsistik kişiliğini betimler.

Ne yazık ki bu odada gerçekten merhametli olan tek kişi vardır; o da hizmetçi Anna’dır. Vatikan’da Aziz Petrus Bazilikası’nda bulunan ve Michalengelo’ya ait olan, Hz. İsa’nın cansız bedenin annesinin kollarında gösteren “Pieta” imgesini hatırlatan sahne, (Anna’nın kucağındaki Agnes), Agnes’ten tiksinerek kaçan biyolojik kardeşlerin sunmadığı saf şefkati betimler. Deme ki kardeşlik, biyolojik bir his değildir. 

Film boyunca duyulan saatlerin tik-tak sesi, karakterlerin sadece fiziksel olarak değil, zamansal olarak da bir kapana kısıldığını gösterir. Bergman, diyaloğun bittiği yerde fısıltıları başlatır. Bu fısıltılar, karakterlerin birbirine söyleyemediği ama içlerinde bağıran itiraflardır. Her biri kendi iç dünyasında mutlak bir yalnızlık yaşar. Karin’in buz gibi sessizliği ile Maria’nın yapay neşesi arasındaki o büyük boşlukta, “İnsan insana neden ulaşamaz?” sorusu asılı kalır.

Agnes’in acılar içinde ölümü, kız kardeşler Maria ve Karin’in personalarını düşürür, içlerindeki nefret açığa çıkar. Bireyin, gölgesiyle yüzleşmedikçe bütünleşemeyeceğini savunan Jung’u onaylarcasına, trajik bir şekilde iki kız kardeş de bu yüzleşmeden kaçarlar. Annelerinden gereken ilgiyi görememiş olan kızlar, rahme dönüş arzusunu simgeleyen kırmızı odalarda, çocukluklarından güç alarak yeniden doğmak, masum ve saf bir başlangıç yapmak isterler ama bu soğuk anne figürü, kırmızı odaları onlara, bir doğum yeri değil, bir mezar yeri yapar. Nefretin ürünü olan iletişimsizlik, şefkat ve merhametin yerine geçer. Çünkü ruh (Agnes) ölmüştür. Zihni temsil eden Karin, bedeni temsil eden Maria, artık ruhtan mahrum kaldıkları için duygusal bir yakınlığı beceremezler. 

Hatıraların İyileştirici Gücü

Tüm o çığlıkların, kan donduran fısıltıların ve nefretin ardından Bergman, seyirciye Agnes’in günlüğünden bir anı sunar: Üç kardeşin ve Anna’nın bahçede, güneşin altında mutlu olduğu o kısa an. ​Bergman burada bize şunu söyler: İnsan hayatı korkunç bir acı ve yalnızlık okyanusu olabilir; ancak o okyanusun içinde yaşanan bir anlık şefkat, tüm o trajediyi çekilebilir kılan tek şeydir. “Çığlıklar ve Fısıltılar”, bizi insan ruhunun en karanlık dehlizlerine indirse de finalde o kırmızı odalardan çıkarıp beyaz bir ışığa, hatıraların iyileştirici gücüne bırakır.

1972 yapımı “Çığlıklar ve Fısıltılar” filmi, İsveç dışında dağıtım için zorlanır. Amerikalı bir yapımcı, filmi seyrettikten sonra, Bergman’ın yaşlı ve tecrübeli temsilcisi Paul Kohner’e, “Bu filmi seyrettiğim için üstüne sen bana para vermelisin.” deyip gider. Güç bela, korku filmleri alanında uzmanlaşmış bir firmayla anlaşırlar ancak umutsuzdurlar. Aradan zaman geçer. Bir yılbaşı arefesi, Bergman’ın telefonu çalar. Temsilcisi Kohner, “Its a rave Ingmar.” diye bağırır, “its a rave.” Bu bir çılgınlık. Film, sinema salonu olan tüm ülkelere satılmıştır. Sinema dünyamız, gerçeklerin eriyerek düşlere dönüştüğü bir başyapıt daha kazanır böylece. Yıllar sonra o günleri anarken şöyle söyler Bergman, “İmgeler” kitabında: “Bugün Persona’ da ve Çığlıklar ve Fısıltılar’ da gidebileceğim en uç noktaya dek gittiğimi hissediyorum. Bu iki örnekte de büyük özgürlük içinde çalışırken yalnızca sinemanın keşfedebileceği sözsüz gizlere dokundum.”

“Filmin ismine esin kaynağı nedir?” sorusuna yönetmenin ağzından cevap vererek bitirelim; “Bu filmin adı, bir müzik eleştirmeninin, bir Mozart dörtlüsüne ilişkin yazısında dörtlüyü ‘Çığlıklar ve Fısıltılara’ benzetmesinden ödünç alınmıştır.”

Peki neden kırmızı? Çünkü kırmızı, ruhun içidir Bergman’ın dünyasında.