Çıkmaz Siyaset
- Tarih:
Türkiye çok uzun zamandır aynı irade tarafından yönetiliyor. Bu süreklilik, iktidar kadrolarına siyasette paha biçilemez bir sermaye kazandırdı: Tecrübe. Neyi, nasıl yaparsa ne sonuç alacağını bilmek, siyasetin satranç tahtasında sizi her zaman birkaç hamle öne taşır. Siz “her şeyi doğru yaptım ama neden olmuyor?” diye düşünürken, birilerinin o işi çoktan daha “doğru” ve işlevsel bir yöntemle bitirdiğine şahit olursunuz. İktidar, bu tecrübenin meyvelerini son yıllarda sonuna kadar topluyor.
Muhalefet ise kendi çizdiği patikalarda yol katettiğini sanırken, her defasında kendini aynı çıkmaz sokakta buluyor. Çünkü iktidar, sadece duble yollar inşa etmekle kalmıyor; siyasetin yürüneceği yolları da bizzat kendisi tasarlıyor. Muhalefetin debelendiği yolların planını çizen, asfaltını döken ve yolun sonuna o duvarı ören bizzat iktidarın kendisidir. Peki, muhalifler her seferinde duvarı görmeyi bırakıp iktidarın çizdiği yoldan gitmekten ne zaman vazgeçecekler?
Uzun süreli iktidarların getirdiği tecrübeyi küçümsemek zaten siyasi bir intihar olur. Bunu küçümsemeyenlerin ise bu durumu görmezden gelerek siyasi strateji geliştirmeyi bırakması elzemdir. Devletin her kademesinde, iç politikadan dış politikaya kadar her sahada toplumsal algıyı yönetme konusunda ustalaşmış bir kadrodan bahsediyoruz. Buna “İktidar Aklı” diyelim. Bu akıl, her şeyi böylesine ince planlarken ve elinde devasa bir güç tutarken, rakibini neden kendi haline bıraksın? İktidar aklı, doğası gereği iktidarda kalmayı önceler ve rakiplerini de kendi çizdiği oyun alanına çekmek için planlar yapar.
Muhalefetin iktidarın çizdiği yolda oluşunun en somut örneği, Cumhurbaşkanlığı sistemine geçildiği halde bunu kabullenmek istemeyip, parlamenter sistemin nostaljik dilini terk edememesidir. (Sanırım bunu kabullenen sadece iktidar kanadının partileri; AKP ve MHP). Muhalefet, seçmene hâlâ “partilerini iktidar yapacaklarını” vaat ediyor; oysa artık ülkeyi partiler değil, bir “kişi” yönetiyor. (Bu arada bunu kendi kadrolarına dönük siyasette yapmaları normal). Bir diğer örnek ise mağdur gruplar üzerinden yürütülen siyaset. Muhalefet, mağdurların sesini duyurarak oradaki sosyal medya etkileşiminden siyasi kazanç sağlamaya çalışıyor; fakat burada trajik bir ironi var: O mağdur gruplar bile sorunun ancak “İktidar Aklı” tarafından çözülebileceğinin farkında. Mağdurlar muhalefeti sadece seslerini duyurmak için bir hoparlör, bir “avukat” olarak kullanırken; gözlerini asıl karar vericiye, sorunu çözecek olan “hâkime” dikiyorlar.
Üstelik muhalefet, seçmen davranışlarındaki geçici “yumuşama” dönemlerine her seferinde aynı saflıkla kanmaya devam ediyor. İktidar Aklının henüz seçim oyununu başlatmadığı, sahaya inmediği zamanlarda partiler; “arazi çok müsait, seçmen artık bizi dinliyor” gibi söylemlerle kendilerini avutuyorlar. Ancak iktidar oyuna dâhil olup seçmenin “ana kodlarını” tetiklediğinde, o güne kadar yapılan tüm çalışmalar bir anda boşa çıkıyor. Muhalefet partileri ise her seferinde aynı kronik şaşkınlığı yaşıyor.
Bu örnekler artırılabilir, onun yerine esaslı bir örnek verirsek mesele kafamızda netleşecektir. Ülke siyasetinde iktidar sürekli el yükseltiyor. İç politikada “Terörsüz Türkiye” süreci, dışarıda Suriye meselesi ve daha birçok konuda yaptığı hamleler; sadece güçlü bir “lider” karakterinin bu meselelerin altından kalkabileceği imajını veriyor. Muhalefet ise buna inatla “ortak akıl” ve “kadro” söylemiyle cevap vererek aslında sorumluluğu paylaştırıyor, yani belirsizleştiriyor. Seçmen ise bu kalibredeki işleri yapacak tekil bir güven odağı, bir lider figürü görmediği sürece muhalefete tam olarak güvenemiyor.
Aslında muhalefet bu gerçeklerin farkında ama eski konfor alanını terk etmekte zorlanıyor. Bu yüzden sürekli çıkmaz sokaktaki o duvara çarpıyor. Her seferinde ise bu duruma karşı o malum “şaşırma refleksini” kaybetmeye hiç niyeti yok gibi gözüküyor.
Son tahlilde muhalefet, kendi yolunu tasarlamak için önce kullandığı navigasyon uygulamasını bir an evvel güncellemelidir. Yani parlamenter rejim siyasetini bırakmalı, yeni sisteme entegre olmalıdır. Bu sistem bir kişiye güven üzerine kuruludur. Bu sebeple seçmen güvenini tesis edecek, zor devlet işlerinin altından kalkabilecek o “lider” karakterini bulmaya odaklanmalıdır. Ayrıca seçmen değerlendirmesini aynı zeminde yapmak isteyeceği için bu kişinin, Sayın Erdoğan’la “aşık atabilecek” kalibrede olması şarttır. Tabiri caizse muhaliflerin kendi tasarladıkları yolda hareket edebilmelerinin ilk şartı; kendi “Erdoğan’ını” ya da imkân varsa “Erdoğan’larını” bulmaktır. Çünkü artık genel başkanlara değil “liderlere” ihtiyaç var.
Sanırım bu çözüm de başka bir sorunu ortaya çıkaracaktır. Eğer bazı muhaliflerin iddia ettiği gibi mevcut iktidarı iş başında “dış güçler” tutuyorsa; muhalefetin hamleleri sonucunda oluşacak yeni bir iktidar tehlikesine karşı, o dış güçlerin yeni bir “lider” figürü çıkarma kabiliyeti muhalefetten daha fazla değil midir?
İşte bu da başka bir Çıkmaz Siyaset!



