Picture of Emrullah Öztürk
Emrullah Öztürk

“Çocuklarımız Söylediklerimizi Değil, Yaşadıklarımızı Miras Alır”

A+ A-

Röportaj: Prof. Dr. Muhammet Esat Altıntaş

Röportajı Yapan: Emrullah Öztürk

Çocuğu yetiştirmek, yalnızca ona doğruyu ve yanlışı öğretmekten ibaret değil. Asıl mesele, onun nasıl bir insanlık tecrübesinin içinde büyüdüğü; evde, okulda ve hayatın gündelik akışı içinde hangi değerlerle karşılaştığıdır. Çünkü çocuk, çoğu zaman kendisine söylenenlerden çok, büyüklerinin nasıl yaşadığına bakarak öğrenir. Dürüstlük, merhamet, adalet, sabır ve sorumluluk gibi değerler, uzun nasihatlerden ziyade ilişkilerin içinde, davranışların arasında ve hayatın doğal akışı içerisinde kök salar.

Bugün bu mesele çok daha karmaşık bir hâl almış durumda. Çocuğun dünyasını artık yalnızca aile ve okul biçimlendirmiyor; sosyal medya, dijital oyunlar, algoritmalar ve giderek hayatımızın ayrılmaz bir parçası hâline gelen yapay zekâ da onun dikkatine, merakına ve değer dünyasına ulaşabiliyor. Bir yanda başarı, rekabet ve performans baskısı; diğer yanda tüketim kültürü, sınırsız erişim ve sürekli değişen dijital dünya var. Böyle bir ortamda ebeveynin görevi çocuğu bütün bu etkilerden yalıtmak değil, onun kendi iç değer pusulasını geliştirmesine rehberlik etmek olarak yeniden düşünülmek zorunda.

Bu söyleşide çocuk yetiştirmenin yalnızca pedagojik değil, aynı zamanda ahlaki ve varoluşsal boyutlarını konuşuyoruz. İyi performans gösteren bir çocukla iyi yetişmiş bir insan arasındaki farktan ailede yaşanan değerlerin çocuk üzerindeki etkisine; çocukların zor sorularına nasıl yaklaşılması gerektiğinden dijital dünyanın ve yapay zekânın getirdiği yeni imtihanlara kadar uzanan geniş bir çerçevede, bugün nasıl bir insan yetiştirmek istediğimizi sorguluyoruz. Belki de bütün bu soruların altında tek ve temel bir soru yatıyor: Çocuklarımızı geleceğe hazırlarken onları nasıl bir insanlık tasavvurunun içine hazırlıyoruz? İyi okumalar.

Çocuk dünyaya yalnızca biyolojik olarak değil, aynı zamanda anlam arayan bir varlık olarak geliyor. Aile ise çocuğun dünyayla, insanla ve nihayetinde kendisiyle kurduğu ilk ilişkinin zemini. Sizce bugün çocuk yetiştirirken asıl meselemiz çocuğa ne öğreteceğimiz mi, yoksa onun nasıl bir insanlık tecrübesinin içinde büyüyeceği mi olmalı?

Açıkçası ben çocuk yetiştirmeyi hiçbir zaman kuru bir kural ve müfredat aktarımı olarak görmedim; bugün asıl meselemiz çocuğa ne öğreteceğimizden ziyade, onun nasıl bir insanlık tecrübesinin ve gönül ikliminin içinde soluklanacağıdır. Her çocuk, hakikati aramaya ve dünyayı anlamlandırmaya hazır, saf bir fıtratla gözlerini açar hayata. Biz ona soyut nasihatler ve katı kurallar yüklediğimizde zihnini karmaşaya sürüklemekten öteye geçemeyiz. Oysa çocuk, bizim dediklerimizden ziyade evimizin içinde bizzat şahit olduğu dürüstlüğü, adaleti, merhameti ve samimiyeti emer; yani söylenen kelimeleri değil, yaşanan hayatı örnek alır. Hele ki haz, tüketim ve sınırsız teşhirin dijital ekranlardan evlerimizin ortasına akıp durduğu günümüzde, çocuklarımızı katı yasaklarla değil, ancak sığınabilecekleri güvenli bir liman ve kendi iç pusulalarını inşa edebilecekleri sahih bir aile tecrübesiyle koruyabiliriz. Günün sonunda çocuğun ruhunda iz bırakan şey zihnine yığdığımız malumatlar değil, çocukluk yılları boyunca soluduğu o insani ve ahlaki atmosferin sıcaklığıdır.

Çocukların değer dünyasının oluşumunda “söylenenler” ile “yaşananlar” arasında çoğu zaman büyük bir mesafe bulunuyor. Anne-baba dürüstlüğü anlatıyor ama çocuk onların küçük yalanlarına şahit oluyor; merhametten söz ediyor ama öfkeyle davranıyor. Çocuk açısından hangisi daha güçlü bir öğretmendir: söz mü, davranış mı, ilişki mi?

Benim için bu sorunun cevabı hiç şüphesiz “ilişki”dir; ancak bu ilişki, söz ve davranış tutarlılığıyla beslendiğinde gerçek gücüne kavuşur. Anne babanın söyledikleri ile yaptıkları arasındaki çelişki çocukta derin bir güven bunalımı ve zihinsel karmaşa doğurur. Çocuğa dürüstlüğü öğütleyip evde küçük yalanlar söylemek ya da merhametten bahsedip öfkeyle davranmak, söylenen sözün etki gücünü tamamen ortadan kaldırır. Çünkü çocuk kuru nasihatleri veya soyut kuralları değil, gözünün önünde yaşanan hal dilini ve eylemleri örnek alır. Ancak sırf belirli davranışları sergilemek de tek başına yeterli değildir; o davranışların çocuk tarafından benimsenmesini ve ahlaki bir tutuma dönüşmesini sağlayan asıl unsur, çocukla kurulan sevgi, güven ve özen merkezli ilişkinin niteliğidir. Model olmanın tesiri, yetişkin ile çocuk arasındaki o güvenli bağa bağlıdır; değerler ve erdemler ancak böyle sahih bir ilişki zemininde doğal biçimde neşvünema bulur. Dolayısıyla ne tek başına söz ne de yalnız davranış; çocuğu dönüştüren en güçlü öğretmen, tutarlılıkla yoğrulmuş o özenli ve güvenli ilişki ikliminin kendisidir.

Modern ebeveynlikte çocuk giderek daha fazla “proje” hâline geliyor: iyi okul, iyi yabancı dil, iyi üniversite, iyi meslek, iyi gelecek… Çocuğun geleceğini inşa etmeye çalışırken onun bugününü, çocukluğunu ve hatta çocuk olma hakkını kaybetme riskimiz var mı? Sizce iyi yetişmiş çocuk ile iyi performans gösteren çocuk arasındaki temel fark nedir?

Maalesef günümüzde çocuk, ebeveynlerin kendi arzularını, gelecek kaygılarını veya toplumsal prestij beklentilerini yükledikleri bir “proje”ye dönüştürülüyor. Çocuğun geleceğini inşa etme telaşıyla onun bugününü, oyun oynama imkânını ve en temel hakkı olan çocukluğunu elinden alma riskiyle kesinlikle karşı karşıyayız. Sınav maratonları arasında sıkışan, adeta “tost yiyen ve test çözen” bir cendereye mahkûm edilen evlatlarımız, yüksek notlar alıp başarılı olsalar dahi ciddi bir anlam boşluğu ve ahlaki yalnızlık yaşayabiliyorlar. Bence iyi performans gösteren çocuk ile iyi yetişmiş çocuk arasındaki temel fark tam da burada yatıyor: İyi performans gösteren çocuk, dışsal motivasyonlarla, yani ödül, ceza ya da sınav kaygısıyla hareket eder; yüksek puanlar elde eder ama bu durum onun dürüst, merhametli ve özenli bir insan olduğunu garanti etmez. Hatta yalnızca skor odaklı yetiştirilen çocuklarda bencilce bir rekabet ve arkadaşının başarısından rahatsız olma gibi tutumlar görebiliyoruz. Buna karşılık iyi yetişmiş çocuk; kendi içsel değer pusulasını ve vicdanını geliştirmiş, kendine, çevresine ve insanlığa özen gösteren, sadece zihinsel başarısıyla değil kalbi ve ahlakıyla bütünleşmiş çocuktur. Ebeveynler olarak asıl amacımız çocukları birer başarı nesnesi kılmak değil, onların doğuştan getirdiği saf fıtrati koruyarak erdemli, şahsiyetli ve iyi insanlar olmalarına rehberlik etmektir.

Aile, çocuğun ilk değerler dünyasıdır; fakat artık bu dünyanın tek sahibi aile değil. Çocuk aynı anda aileden, okuldan, akranlarından, sosyal medyadan, YouTube’dan, oyunlardan ve yapay zekâdan anlam devşiriyor. Bu durumda ebeveynin “değer aktarıcısı” olarak otoritesi nasıl değişiyor? Aile artık değerleri öğreten bir kurum olmaktan çıkıp değerler arasında rehberlik yapan bir kuruma mı dönüşüyor?

Bu tespitiniz günümüzün en yalın gerçeklerinden biri; evet, artık evlerimizin sınırları dijital ekranlarla şeffaflaştı ve çocukların tek değer kaynağı aile olmaktan çıktı. Çocuklarımız dijital oyunlardan, sosyal mecralardan, dizilerden ve akran gruplarından adeta kesintisiz bir mesaj bombardımanına tutuluyor. Bu yeni dünya karşında ebeveynin geleneksel otorite biçimi köklü bir değişim geçirmek zorunda. Aile artık sadece kuralları yukardan dikte eden katı bir ‘değer aktarıcısı’ değil; dışarıdan akan bu karmaşık iletiler karşısında çocuğa rehberlik eden, süzgeç işlevi gören güvenli bir liman olmak durumundadır. Zira katı yasaklayıcı ve dayatmacı bir ebeveynlik tutumu çocuğu korumak yerine aksine gizli mecralara ve isyana sürükler. Bizim yapmamız gereken, didaktik ve uzun nasihatler vermek yerine hayatın içindeki ‘öğretilebilir anları’ yakalayarak çocuğun kendi içindeki ‘değer pusulasını’ inşa etmesine katkı sunmaktır. Onlara her an ne yapacaklarını söylemekten ziyade, neyin kendilerine yakışıp neyin yakışmayacağını ayırt edebilecekleri vicdani melekeleri kazandırmalıyız. Günün sonunda aile, değer aktarımındaki tekelini kaybetmiş gibi görünse de çocuğa fırtınalı denizlerde yönünü bulduracak o ahlaki duruşu ve öz güveni kazandırma hususunda halen en vazgeçilmez rehberdir.

Çocukların bugün bilgiye ulaşmakta neredeyse hiçbir engeli yok; fakat anlamlandırma konusunda ciddi bir desteğe ihtiyaç duyuyorlar. Sizce çağımızın temel problemi çocukların “bilmemesi” mi, yoksa bildikleri şeyler arasında anlamlı bağlar kuramaması mı? Aile bu anlam krizinin neresinde duruyor?

Çağımızın temel problemi kesinlikle çocukların “bilmemesi” değil; aksine maruz kaldıkları devasa bilgi ve içerik bombardımanı karşısında bu öğrendiklerini süzememeleri ve hayatla anlamlı bir bağ kuramamalarıdır. Bugün ekranlardan ve dijital mecralardan zihinlere akan kontrolsüz malumat, tek başına hikmete, ahlaka ya da içsel bir huzura dönüşmüyor; doğru bir süzgeçten geçmediğinde çocukta derin bir zihinsel karmaşaya ve varoluşsal bir anlam krizine yol açıyor. Aile ise bu krizin tam da kalbinde, çocuğu fırtınalı bilgi denizinde yalnız bırakmayan bir “anlam merkezi” ve “güvenli liman” olarak durmaktadır. Bizler evlerimizde çocuğa sürekli yeni bilgiler yükleyen birer depocu değil; dışarıdan zihne akan o bölük pörçük verileri ahlak, merhamet ve vicdan süzgecinden geçirerek bir iç değer pusulasına dönüştüren rehberler olmak zorundayız. Günün sonunda çocuğun elindeki bilgi kırıntılarını anlamlı bir hayat tecrübesine ve insanlık birikimine çevirecek olan şey, ailenin sunduğu o samimi, tutarlı ve sahih yaşantı ikliminin kendisidir.

Bir çocuğun “Allah nerede?”, “Allah’ı kim yarattı?”, “Neden insanlar ölüyor?”, “İyi insanlar neden acı çekiyor?” gibi sorular sorması aslında onun düşünsel gelişiminin bir göstergesi. Fakat yetişkinler çoğu zaman bu soruları susturmak veya hazır cevaplarla kapatmak istiyor. Çocuğun sorusuna cevap vermekle çocuğun soru sorma cesaretini korumak arasındaki denge nasıl kurulmalı?

Çocuğun “Allah nerede?”, “Neden insanlar ölüyor?” gibi sorular sorması, onun fıtratında var olan varoluşsal anlam arayışının ve düşünsel gelişiminin son derece doğal bir tezahürüdür. Ancak yetişkinler olarak en sık düştüğümüz hata, bu soruları zihnimizi zorlayan bir kriz gibi görüp çocuğu bastırmak ya da karmaşık ve hazır cevaplarla konuyu kapatmaya çalışmaktır. Oysa çocuğun sorularına cevap vermekle onun soru sorma cesaretini korumak arasındaki denge, öncelikle sorunun arkasındaki duygusal ihtiyacı ve zihinsel motivasyonu fark etmekle kurulur. Çocuğa yaşına ve gelişim düzeyine uygun; somut, kısa ve açık açıklamalar sunmalı; “Sen küçüksün anlamazsın” diyerek onun merakını ve kendini ifade etme cesaretini zedelemekten özenle kaçınmalıyız. Hatta bilmediğimiz ya da cevaplamakta zorlandığımız bir soruyla karşılaştığımızda dürüstçe “Bu çok güzel bir soru, gel üzerine birlikte düşünelim” diyebilmeliyiz; çünkü bu dürüst ve samimi tutum hem çocuğun öğrenme arzusunu canlı tutar hem de onunla güven temelli bir ilişki kurmamıza imkân tanır. Günün sonunda amaç çocuğa kalıplaşmış cevaplar yüklemek değil; onun dünyayı ve Yaratıcıyı anlamlandırma yolculuğunda yanına durarak o merak ve arayış duygusunu şefkatle desteklemektir.

Değerlerin önemli bir kısmı nasihatle değil, gündelik hayatın içinde fark edilmeden kazanılıyor. Sofrada konuşma biçimimiz, yaşlılara davranışımız, çalışanlara hitabımız, trafikteki öfkemiz, para karşısındaki tutumumuz… Sizce aile, çocuğa farkında olmadan hangi değerleri daha güçlü biçimde aktarıyor? Başka bir ifadeyle, çocuklarımız bizim onlara öğretmek istediklerimizden çok, bizim gerçekten yaşadıklarımızı mı miras alıyor?

Evet, tam olarak öyle; çocuklarımız bizim söze döküp öğretmek istediklerimizi değil, gündelik hayatın doğal akışında bizzat sergilediğimiz hal dilini ve eylemlerimizi miras alırlar. Çocuklar âdeta birer sünger gibidir; sofrada gösterdiğimiz şükür ve nezaketi, trafikteki sabrımızı ya da öfkemizi, bir çalışana veya yaşlıya hitap ederken takındığımız saygıyı ve dürüstlük konusundaki hassasiyetimizi farkında olmadan emerler. Biz onlara saatlerce dürüstlüğü, sabrı ya da merhameti anlatsak da; evde söylenen küçük bir yalana, verilen ama tutulmayan bir söze ya da çelişkili bir tutuma şahit olduklarında, zihinlerinde söylenen sözün hiçbir tesiri kalmaz. Çünkü değerler soyut nasihatlerle değil; ebeveynin bizzat yaşadığı, samimiyetle içselleştirdiği ve gündelik pratiklerine yansıttığı ölçüde çocuğun karakterinde kök salar. Aile, farkında olmadan çocuğa en güçlü biçimde kendi duruşunu, hayata ve insana bakış açısını, yani ahlaki tutarlılığını aktarır. Günün sonunda evlatlarımıza bırakacağımız en değerli miras, onlara verdiğimiz öğütler değil, kendi hayatımızda dürüstlükle, sevgiyle ve özenle yaşayarak bıraktığımız o sahih ayak izleridir.

Bugün birçok ebeveyn çocuklarını her türlü sıkıntıdan, başarısızlıktan ve hayal kırıklığından korumaya çalışıyor. Oysa sabır, kanaat, sorumluluk, şükür ve dayanıklılık gibi değerler biraz da mahrumiyet ve sınırlarla öğreniliyor. Çocuğu korumak ile onu hayatın gerçekliğiyle karşılaştırmak arasındaki sağlıklı sınır nerede olmalı?

Aşırı koruyuculuk ile çocuğu hayata hazırlamak arasındaki o hassas denge, günümüz ebeveynlerinin en çok bocaladığı alanlardan biridir. Çocuğu adeta cam bir fanus içinde, her türlü zorluktan, başarısızlıktan ve mahrumiyetten tecrit ederek büyütmeye çalışmak—yani helikopter ebeveynlik yapmak—ona iyilik etmek değil, aksine onun kendi iradesini, öz denetimini ve karakter dayanıklılığını inşa etmesine engel olmaktır. Oysa sabır, kanaat, şükür ve sorumluluk gibi köklü erdemler; çocuğun arzu ve isteklerini ertelemeyi öğrendiği, sınırlarla karşılaştığı ve kendi eylemlerinin sorumluluğunu üstlendiği pratikler içinde kazanılır. Nitekim medeniyetimizde ibadetlerin ve ahlak eğitiminin özünde de açlığa, susuzluğa ve zorluklara karşı bir irade ve sabır eğitimi yatması tesadüf değildir. Sağlıklı sınır; çocuğu tehlikelerden korurken onun adına her şeyi yapmak değil, gelişim düzeyine uygun sorumluluklar üstlenmesine ve sınırları tecrübe etmesine imkân tanımaktır. Onu hayatın doğal zorluklarından tamamen kaçırmak yerine, sıkıntı anlarında yanında durup sığınabileceği güvenli liman olarak rehberlik ettiğimizde, çocuk dışarıdan bir zorlama olmadan kendi içsel değer pusulasını ve ruhsal dayanıklılığını geliştirecektir.

Ailenin çocuk üzerindeki etkisinden söz ederken aileyi de idealize etmemek gerekiyor. Çünkü bazı çocukların ilk yaraları da aile içinde oluşuyor. Aşırı kontrol, kıyaslama, başarı baskısı, sevgiyi şartlara bağlama veya dinî değerleri bir otorite aracına dönüştürme çocuğun benlik ve inanç dünyasında nasıl izler bırakabilir? Bir ebeveyn kendi çocukluk yaralarını fark etmeden çocuk yetiştiriyorsa, hangi döngüler kuşaktan kuşağa aktarılıyor olabilir?

Aileyi hiç şüphesiz idealize etmemek gerekir; çünkü hakikaten bir çocuğun ilk ve en derin yaraları bazen tam da aile ortamında açılabiliyor. Aşırı kontrol, kıyaslama ve başarı baskısı altında büyüyen çocuklarda öz güven yıkımı, değersizlik duygusu ve korkudan ya da cezalandırılmaktan kaçınmak için yalana başvurma gibi olumsuz tutumlar gelişebiliyor. Hele ki dini, sevgi ve merhametle sunmak yerine çocuk üzerinde bir baskı ve otorite aracı kılarak “Allah seni cezalandırır, yakar” diliyle sunduğumuzda, evladımızın iç dünyasında güvene dayalı bir inanç yerine derin bir kaygı, bastırılmış öfke ve ilerleyen yaşlarda dinden soğuma izleri bırakıyoruz. Kendi çocukluk yaralarının ve eksikliklerinin farkına varmayan bir ebeveyn ise ne yazık ki küçükken maruz kaldığı yanlış tutumları ve öğrenilmiş çaresizlikleri farkında olmadan kendi çocuğuna da yansıtıyor. Böylece sevgisizlik, güvensizlik, yetersizlik hissi ve mahremiyet ihlalleri gibi yıkıcı davranışlar kuşaktan kuşağa aktarılan birer kısırdöngüye dönüşüyor. Oysa ebeveynin temel sorumluluğu, kendi zihnindeki ve ruhundaki zedelenmiş alanları tamir ederek evladına yaralayıcı bir figür değil, sığınılabilecek güvenli bir liman olabilmektir.

Değerler konusunda bugün ciddi bir paradoks yaşıyoruz: Çocuklara merhameti anlatırken oldukça rekabetçi bir hayat sunuyor, paylaşmayı öğretirken tüketim kültürünün içine bırakıyor, kanaatten söz ederken sürekli daha fazlasını istemeyi teşvik ediyoruz. Bu çelişkiyi aşmadan değerler eğitiminden söz etmek mümkün mü? Yoksa önce yetişkinlerin kendi hayat tarzlarını sorgulaması mı gerekiyor?

Hakikaten bugün en büyük açmazlarımızdan biri bu çelişkidir; zira bir yanda çocuklarımıza merhameti, paylaşmayı ve kanaat etmeyi öğütlerken, diğer yanda onları haz ve tüketim eksenli, amansız bir rekabet dünyasının ortasına bırakıyoruz. Yaşadığımız bu paradoksu görmezden gelerek vereceğimiz bir değerler eğitiminin çocukta samimi ve kalıcı bir karşılık bulması asla mümkün değildir. Çünkü çocuk, bizim teorik söylemlerimizden ziyade yetişkinlerin inşa ettiği dünyanın gerçekliğini, yani bizim önceliklerimizi, hırslarımızı, başarı tanımlarımızı ve tüketim biçimlerimizi gözlemler. Biz evlerimizde ve sosyal hayatımızda “daha fazlasına sahip olma” arzusunu, gösterişi ve rekabeti merkezde tuttuğumuz sürece, çocuğa söylediğimiz kanaat ve paylaşma sözleri zihinde soyut birer temenniden öteye geçemez. Dolayısıyla değerler eğitimine çocuktan değil, evvelen biz yetişkinlerin kendi hayat tarzlarımızı, hırslarımızı ve yaşantı iklimimizi köklü bir biçimde sorgulamasıyla başlamamız gerekir. Çocuğa kazandırmak istediğimiz erdemleri önce kendi gündelik hayatımızda sahih bir duruşa dönüştürmeli, söylemimiz ile eylemimiz arasındaki o derin uçurumu kapatmalıyız; aksi takdirde evlatlarımıza öğütlediğimiz ulvi değerler, bizzat bizim bencilce yaşantımız tarafından yalanlanmaya devam edecektir.

Biraz daha temel bir soru sormak istiyorum: Bugünün Türkiye’sinde nasıl bir çocuk yetiştirmek istiyoruz? Başarılı, rekabetçi, özgüvenli ve donanımlı bir çocuk mu; yoksa merhamet sahibi, adalet duygusu gelişmiş, sınırlarını bilen, başkasının acısını hissedebilen ve hayatın anlamı üzerine düşünebilen bir insan mı? Belki asıl soru şu: Çocuklarımızı geleceğe hazırlarken onları nasıl bir insanlık tasavvurunun içine hazırlıyoruz?

Açıkçası bu soru, eğitim anlayışımızın ve medeniyet iddiamızın en hayati düğüm noktasıdır. Günümüz eğitim sisteminde ve toplumsal beklentilerde ne yazık ki sınav puanlarına, akademik skora ve hırslara sıkıştırılmış, adeta “tost yiyen ve test çözen” bir insan modeli ön plana çıkarılıyor. Eğitimin asli hedefi sadece zihinsel donanımı olan veya skor üreten bir nesil değil; bilgiyi ahlakla, aklı vicdanla buluşturan, merhamet ve adalet duygusu gelişmiş “iyi insan” ve “kâmil insan” idealini yetiştirmektir. Çocuklarımızı amansız bir sınav yarışının içine itip aşırı akademik başarı baskısı kurduğumuzda, arkadaşının başarısından rahatsız olan ve bilgi paylaşmaktan imtina eden bencil ve sağlıksız rekabetçi tutumlar türetebiliyoruz. Oysa insan fıtraten anlam arayan, başkasının acısına ve ihtiyacına duyarlı olabilen, değer üreten bir varlıktır. Bu yüzden evlatlarımızı sadece skor üreten birer yarışçı değil; kendi içsel değer pusulasını geliştirmiş, sorumluluk sahibi ve erdemli bireyler olarak geleceğe hazırlamak zorundayız.

Dijital çağ, çocuğun yalnızca oyun oynama veya bilgi edinme biçimini değil, dikkatini, zaman algısını, mahremiyetini ve kendilik duygusunu da dönüştürüyor. Çocuk artık yalnızca ailesi ve çevresi tarafından değil, algoritmalar tarafından da “eğitiliyor”. Bir anlamda çocuğun zihnine ve duygularına ulaşan görünmez bir pedagojik düzen oluşuyor. Sizce aile bu yeni durumda neyle karşı karşıya? Çocuğu teknolojiden korumak mı, yoksa onun dijital dünyayla kurduğu ilişkiyi anlamlı ve ahlaki bir zemine oturtmak mı daha önemli?

Burada ailenin karşı karşıya olduğu asıl durum, evlerin duvarlarını aşarak algoritmalar vasıtasıyla çocuğun zihnine kadar sızan bu görünmez ve denetimsiz dijital kuşatmadır. Ancak bu yeni gerçeklik karşısında çocuğu teknolojiden tamamen koparmak, ekranları yasaklamak ya da onu dijital dünyadan tecrit etmeye çalışmak kesinlikle sürdürülebilir bir çözüm değildir. Zira katı kısıtlamalar ve mutlak yasaklar çocuğu korumak yerine aksine onda daha büyük bir merak uyandırmakta; onu gizli hesaplara, VPN’lere, denetimsiz mecralara ve isyana sürüklemektedir. Bizim asıl yapmamız gereken, çocuğu teknolojiden bütünüyle soyutlamak değil; onun dijital dünyayla kurduğu ilişkiyi sahih, bilinçli ve ahlaki bir zemine oturtmaktır. Didaktik nutuklar veya korku dili yerine, hayatın içindeki “öğretilebilir anları” yakalayarak çocukta eleştirel bir dijital okuryazarlık ve sağlam bir iç değer pusulası geliştirmek zorundayız. Çocuk ekran karşısında neye maruz kalırsa kalsın, kendi vicdanı ve iradesiyle neyin kendine yakışıp neyin yakışmayacağını ayırt edebilecek o ahlaki duruşu kuşanmalıdır. Günün sonunda ailenin en hayati görevi, ekranları tamamen kapatmak değil; çocuğun o dijital akıntının içinde kaybolmadan kendi şahsiyetini ve mahremiyetini koruyabileceği güvenli bir rehberlik iklimi sunmaktır.

Son olarak Yapay zekâ ile birlikte çocukların bilgiye ulaşma biçimi daha da köklü biçimde değişecek. Çocuk artık yalnızca öğretmenine, anne-babasına veya kitabına soru sormuyor; karşısında her soruya cevap veren bir “yapay muhatap” bulunuyor. Bu durum otorite, merak, düşünme, sabır ve hakikat arayışı gibi değerleri nasıl değiştirebilir? Geleceğin çocuğunu yetiştirirken ona yalnızca doğru bilgiye ulaşmayı değil, “doğruyu yanlıştan ayırma”, “iyi ile faydalıyı birbirinden ayırma” ve belki de en önemlisi, “Bir şeyi yapabiliyor olmak, onu yapmayı gerektirir mi?” sorusunu sorma ahlakını nasıl kazandırabiliriz?

Yapay zekâ teknolojilerinin ve sohbet botlarının hayatımızın ortasına yerleştiği günümüzde, çocukların soru sorabileceği ve hiçbir zaman yorulmayan yapay muhataplarla karşılaşması, eğitim ve ahlak anlayışımızı kökten etkileyen dönüşümleri beraberinde getiriyor. Çocuk artık bilgiye zahmetsizce ve anında ulaşabiliyor; ancak eğitim yalnızca enformasyon veya hız kazanmaktan ibaret olmayıp, kazanılan bilginin hangi amaçla ve nasıl kullanılacağını belirleyen ahlaki bir bilinç inşasıdır. Yapay muhatapların sunduğu hazır cevaplar, çocuğun merakını çabucak doyurup düşünme, sabır ve hakikati arama çabasını zayıflatma riski taşır. Bu durum karşısında ebeveynlik tutumu; çocuğu mutlak denetleyen baskıcı bir yapı olmak yerine, onun içsel denetim kazanmasına rehberlik eden güvenli bir limana dönüşmek zorundadır.

Özellikle üretken yapay zekâ ve dijital imkânların ulaştığı seviye, tam da ifade ettiğiniz “Bir şeyi yapabiliyor olmak, onu yapmayı gerektirir mi?” sorusunu eğitimin merkezine yerleştirmektedir. Zira teknolojik araçlarla başkalarının görüntülerini manipüle etmek veya sömürmek teknik olarak mümkün kılınsa dahi, bireyi erdemli kılan şey gücü yettiği halde ahlaki ilkelere dayanarak durabilmesidir. Çocuğa faydalı olanla gerçekten iyi olanı ayırt etme becerisini kazandırmak; ona hazır kurallar dikte etmekle değil, kendi “değer pusulasını” inşa etmesini sağlamakla mümkündür. Bu noktada ebeveynler olarak uzun ve sıkıcı nutuklar vermek yerine, gündelik hayatın ve teknoloji kullanımının içinde “öğretilebilir anları” yakalayarak ucu açık sorular sormalıyız. Çocuğa neye dayanıp dayanamayacağına kendi vicdanıyla karar verme gücü aşıladığımızda, o artık sırf cezadan veya yakalanmaktan korktuğu için değil, kendine ve insanlığa yakışanı seçtiği için doğru davranacaktır. Günün sonunda evlatlarımıza bırakabileceğimiz en köklü miras, yapay zekânın sunamayacağı o insani vicdanı, helal-haram duyarlılığını ve erdemli duruşu kendi iç dünyalarında kalıcı bir meleke haline getirmelerine rehberlik etmektir.

Söyleşimizin sonunda, üzerinde durduğumuz bu hayati meseleleri daha derinlemesine incelemek isteyen kıymetli okurlarımıza kaleme aldığım iki yeni çalışmamı tavsiye etmek isterim.

Din eğitimiyle ilgili merak edilen pek çok konuyu sade bir soru-cevap formatında ele aldığım “101 Soruda Din Eğitimi (Duruş Yayınları, 2026)” adlı rehber kitabım, erken çocukluktan ergenliğe kadar uzanan bir perspektifte fıtrata uygun bir ahlak ve şahsiyet inşası için ebeveynlere ve eğitimcilere temel bir başvuru kaynağı sunmaktadır.

Diğer taraftan, çağımızın en büyük kriz alanlarından birine odaklandığım “Online Cinsellik Kültüründe Dijital Mahremiyet: İhlaller ve Önlemler (Tin Yayınları, 2025)” isimli eserim ise; çocuklarımızı sosyal medyanın teşhir kültüründen, dijital oyunların risklerinden, siber zorbalıktan ve çevrimiçi tehlikelerden korumak adına anne babalara ve eğitimcilere somut bir dijital okuryazarlık ve rehberlik kılavuzu sağlamaktadır. İstifade edilmesi temennisiyle.

Prof. Dr. Muhammet Esat Altıntaş Kimdir?

Prof.Dr.: 2006 yılında ise Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni bitirdi. Yüksek Lisans’ını Marmara Üniversitesi Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Eğitimi Bilim Dalı’nda (2008); Doktora’sını, Erciyes Üniversitesi Din Eğitimi Bilim Dalı’nda (2014) tamamladı. 2007-2023 yılları arasında Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Eğitimi Anabilim Dalı’nda çalıştı. 2023 yılından beri İstanbul Medeniyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde çalışmaktadır. Değerler eğitimi, mahremiyet eğitimi, manevi danışmanlık ve rehberlik, ölüm eğitimi, göç-eğitim ilişkisi, Arapça öğretimi, hatırat-biyografi alanlarında çalışmalarını yürütmektedir.