Picture of Yağız Gönüler
Yağız Gönüler

Değişerek Devam Etmek

A+ A-

2019 yılıyla birlikte evle, ofisle, çalışma masasıyla, hatta bilgisayar, televizyon, cep telefonu gibi ekranlarla kurduğumuz ilişki değişti. Aslında değişen şey, bizim bakış açımız oldu. Hayatımızdaki pek çok şeyi gözden geçirmek durumunda kaldık. Birçok ilişki, tabiri caizse sert bir testten geçti. Bir kere, kendimizle olan ilişkimizin sınavını verdik. Dört duvar arasında yalnız kaldığımızda -bu, bile isteye seçtiğimiz bir yalnızlık değildi elbette- neler yapıyoruz? Kendimizle nasıl zaman geçiriyoruz? İşimizle, meşgalemizle aramızda nasıl bir bağ varmış ve bu bağ ne kadar korunaklıymış? İnsanlarla olan ilişkimizde bizim için neler olmazsa olmazmış? Nelerden kolay vazgeçebiliyormuşuz, nelerin hiçbir önemi yokmuş? Tüm bu soruların yanına sosyo-ekonomik sınavları da eklememiz mümkün: yemek yapma becerisi, ev ekonomisi, toplumsal hadiseler karşısında gösterilen reaksiyon, temizlik, çevreye özen, hayvanlarla dostluk, yeryüzüne vefa, başkasına vefa, kendine vefa.

Şimdilerde ismi anılmayan -hafazanallah, ne anılsın ne yeniden karşımıza çıksın- koronavirüsün kayıpları herkesin malumu. Kazanç demek ne kadar uygun bilmiyorum ama değişen, dönüşen şeyler arasında benliğimiz var. Nefsimizle ciddi bir sınav verirken bazı kabuklarımızı kırdık. Oldurmaya çalıştığımız şeylerden vazgeçip, şimdiye kadar cesaret edemediğimiz şeylere yöneldik. Bir hesap defteri tutmadık belki ama iyi zaman – kötü zaman arkadaşlığını da yeniden değerlendirdik. Bir defa geldiğimiz şu fani hayatın hakkını vermek için kendi değerlerimizi şöyle bir sıraladık, bazıları değerimiz değilmiş bildik, yeni değerler ekledik, yola devam ettik, ediyoruz. Çoğu zaman haklı çıkan Tanpınar’ın “Değişerek devam etmek, devam ederek değişmek” sözü her geçen yıl daha başka bir anlam kazanıyor sanki. Değişmekten korkanlar, dümdüz hâlleriyle övünenler, bilinçli bir şekilde kabuklarını sertleştirenler kaybetmeye devam ediyor, hüsrana uğruyorlar. Ancak hayata ve diğer insanlara karşı olabildiğince nazik davranan, düşüncelerinde önemli hassasiyetleri saklı tutan, mecburi değişimler karşısında of’lanıp pof’lanmak yerine uyum sağlamaya teşne olanlar kazançlı çıktılar.

Uzun zamandır ciddi bir uğraşı hâline gelen çevrimiçi atölyeler, işte böylesi bir değişimin, dönüşümün hediyesi oldu bana, bize, hepimize. Öğrenmek istediğimiz, merak ettiğimiz, yüzeysel bilgiden daha derinlikli bir bilgi alanına kavuşmayı hedeflediğimiz her şeye ulaşmak daha kolay artık. İnsanlar içlerindeki potansiyeli ortaya koymak, bunca süredir mesai harcadıkları alanlara dair birikimlerini dökmek, başkalarıyla paylaşmak ve elbette geçimlerine katkı sağlamak için de çevrimiçi atölyeler düzenliyorlar. Sıklıkla anlatıcı tarafında olduğum atölyeler rüzgârında, imkân buldukça merak ettiğim konular üzerine düzenlenen eğitimlere, sohbetlere de katılıyorum elbette. Mesela Besim F. Dellaloğlu’nun “Tanpınar Okuryazarlığı” ve Dücane Cündioğlu’nun “Bilinçdışı’nın Öyküsü: Freud-Adler-Jung” dersleri öyle güzeldi ki aldığım notlardan sonra hem Tanpınar’a olan ilgimi derinleştirdim hem de uzun zamandır okumalar yaptığım psikoloji, psikiyatri, psikoterapi tarihine başka bir gözle bakmaya çalıştım. Sonrası yeni kitaplar, yeni meraklar, yeni insan hayatları ve tabii ki yeni atölyeler.

Bilginin insanı değiştiren tarafı herkesin malumu. Okursunuz, dinlersiniz, notlar alırsınız, kitaplardan filmlere, şarkılardan resimlere dalar çıkarsınız. İmkân buldukça yeni şehirler görürsünüz ya da daha önceden gittiğiniz şehirleri yeniden ziyaret edip bazı eksik parçaları tamamlarsınız. Gerçi bu eksiklik hiç bitmez, o yüzden bazı insanlar hayret, temaşa, seyir gibi konularda ayrı bir kemalat gösterirler. Sürekli gelişirler, dönüşürler, yenilenirler. “Ne buluyorsun buralarda?”, “Nedir yani şunların zevki?” sorusuyla da sık sık karşılaşırlar, gülümseyip geçerler. Bilgi, yük veya sınav olmadığı müddetçe insanın varoluş sürecini de anlamlandıran güzellikleri, ikramları, daha açık ifade etmek gerekirse sarhoşlukları sunar daima. Şurayı es geçmeyelim ama: bilgi çoğu zaman yük de olur sınav da.

Öğrendikçe nefsin zincirleri şakırdar, egonun kılıcı parıldar. Eğer nerede duracağınızı bilmiyorsanız yavaş yavaş dış âlemden çekilmeye ve kendinize bir kule inşa etmeye başlarsınız. Daha önce gittiğiniz yerleri beğenmezsiniz, görüştüğünüz insanları da çekilmez bulursunuz. Sonrası çatık kaşlar, uzun sessizlikler ve ciddi, hastalıklı bir yalnızlaşma. İşte çevrimiçi atölyelerin faydalarından biri de bu oldu. Her bilen ya da bildiğini zanneden bir er meydanına çıktı. Buna boy vermek de diyebiliriz. Daha önceki mesailerin, tecrübelerin ne kadar yettiği, daha nelere ihtiyaç olduğu, nerelerde hata yapıldığı görülüyor, gözleniyor her yeni atölyede. Anlatıcı da dinleyici de kendi yolunu gözlemliyor. Girip çıktığı patikalar onu nereye götürmüş, hangi fikirlerinden tabu inşa etmiş, daha önceden burun kıvırdığı hangi gerçeklerle arası açılmış, hepsi ama hepsi bu bilgi dairesinin birer hediyesi.

Değişerek devam etmek; yeni okuma biçimleri elde etmek için çok büyük bir şifre. Çünkü okurun en çetrefil handikaplarından biri, sürekli aynı yazarlar, şairler, düşünürler, sanatçılar arasında kalmak. Bu belki korunaklı gibi görünebilir, ama öyle değil. Korunan tek şeyin konfor olduğu apaçık ortada. O daireyi kırmak gerekir, yeni fikirlere pencereler açmak, daha önce kabul edilemez bulunan yorumlara yeniden göz atmak, başkalarıyla paylaşmak, tartışmak… Madem dijital dünyadan bahsediyoruz, sosyal medyanın bu konudaki bariyerini de kırmak gerekiyor. Takip ettiğimiz insanlar aynı dairenin insanları olduğu müddetçe, diğer dairelerden uzak kalıyoruz. Haberimiz bile olmuyor. Körler sağırlar birbirini ağırlar’dan tavşan dağa küsmüş dağın haberi olmamış’a giden bir yol. Lüzumsuz bir yorgunluk. Burada yapılması gereken kademe kademe, yavaş yavaş açılmak etrafa. Diğer türlü, sanal bir boşluğun içinde yüzme duygusuyla karşılaşabiliriz. Byung-Chul Han, dijital dünyaya bakışlar attığı Sürünün İçinde kitabında “Dijital iletişimin sunduğu rahatlık ve verimlilik nedeniyle, gerçek kişilerle, hatta gerçek olan her şeyle temas etmekten giderek daha fazla kaçınıyoruz.” demişti. Ortaya devasa bir sürü çıkıyor. Bu sürünün ruhu yok, aklı yok, her şey birbirine benzer ve birbirine karışmış durumda. Dolayısıyla birleştirici tarafı da yok. Herkes yalnız ve tüm yalnızlar yan yana. Manasız, boşlukta gezen bir sürü. Bu sürü olma hâlinin başı da var: kukla olmak. Yüce Zerey, Ekranı Kapat Hayatı Aç kitabında şöyle diyor: “Her adımımız, attığımız her ‘like’, gezinti geçmişimizdeki her iz devasa bir veri tabanında özenle arşivleniyor. Dahası bu veriler sadece bize özel reklamlar sunmak için değil; aynı zamanda tüketim alışkanlıklarımızı çözümlemek, bizi yönlendirmek ve hatta gelecekteki tercihlerimizi tahmin etmek için kullanılıyor. Farkında olmadan dijital bir kukla gibi oynatılıyoruz.”

Uyanık olmak zorundayız. Zaten değişmenin ve devam etmenin temel koşullarıdır bunlar. Uyurgezer biçimde devam edemeyiz, uyurgezer bir hâlde dönüşemeyiz. Sürü, kukla, uyurgezerlik ve körleşme. Erich Fromm’un, İtaatsizlik Üzerine adlı kitabında hatırlattığı gibi: Tanrılar, yok etmek istediklerini kör ederlermiş. Şimdi, yazıya başlarken bahsettiğim tarihi yeniden düşünelim. 2019. Yani henüz on yıl bile olmamış. Ne kadar değiştik, nasıl devam ettik? Bilgiyle olan ilişkimizi gözden geçirdik mi? Kendimize ve başkalarına nasıl faydalar, imkânlar sunduk? Yoksa sadece kendimizi düşünüp, ancak bizim gibi düşünenlerle mi yola devam ettik? Sürü, kukla, uyurgezerlik ve körlük konusunda sınavlar verdik mi? Bu sorular karşısında vereceğimiz bir cevap yoksa, yani sessiz kalıyorsak, sanırım sadece devam ettik. Hiç değişmedik. Yani kendimizi bir kere daha mahvettik…