Dijital Sınır
- Tarih:
Her şeyin dijitalleştiği bu çağda, ekmek ve su gibi olan internetin kolayca ulaşılabilir olması, beraberinde birçok sorunu da getirmiştir ve getirmektedir. Ekmek ve su gibi olması temel ihtiyaçtan(!) değil en temel iki gıda gibi ulaşılabilirliğindendir. İnternetin olmadığı ortama gitmekten kaçınan sadece çocuklar değil aynı zamanda yetişkinler olduğu da görülmektedir. Eskiden tatillerde köye gidilirdi ve teknoloji ile olan ilişki oldukça sınırlıydı. Tabii şimdi modern anlamda olan köy haricinde, tatilde köye gitmek de internetten kopmak da kalmadı.
Hayatımızın neredeyse mihenk taşı haline gelen olmazsa olmazı internetsiz soluk alıp veremiyoruz. Dijitalin en yoğun olduğu bu dönemlerde bundan bağımsız olmaya çalışmak veya bununla sağlıklı yaşamayı öğrenmek gibi tercihlerimiz olsaydı hangisini seçmemiz gerekirdi? Buna net cevap vermek, tek doğrudan bahsetmek pek mümkün değildir. Nitekim kapitalin döndüğü, iş olanaklarının bir tık uzağımızda olduğu, ekmeğimizi kazanıp, günceli takip etme konusunda daha hızlı olduğumuz alanı yok saymak, tü-kaka demek hangi bağlamda ele alınmalıdır? Gene uçlardan bahsediyoruz! Oysa ne diyorduk insan itidal üzere bir varlık olmalı ki en saygın boyuta ulaşabilsin. Var olan bir nesneyi görmezden gelmek o nesneyi yok saymaz ancak o nesneyle olan ilişkiyi etkiler; doğrudan ya da dolaylı. İşte burada sınır devreye giriyor: Dijital sınır.

Taş devrinde taşın yontulmasına itiraz eden ve o alet edevatı görmezden gelen var mıydı bilmiyorum. Ancak bu dönemde var olan teknolojik gelişmeleri görmezden gelen, yok sayan, öcü gözüyle gören bir grup insan topluluğu olduğunu söyleyebilirim. Dijitalin yoğunlaştığı bu dönemde bundan korkmak da gayet insani. Dijital geliştikçe, yenilendikçe, güncellendikçe hayatımızın istesek de istemesek de bir yerlerinde olacak. Markette kasiyersiz kasadan alışveriş yapabilmek, eskiden illa yüz yüze olması gereken dersleri çevrimiçi alabilmek, terapi olanaklarının bile çevrimiçine dönüşüyor olması ve bunun gibi birçok örnek de dijitalin hayatımızın birçok noktasında yer aldığını ve alacağını gösteriyor. Bu sadece bireysel boyutta değil elbette kapital boyutunda da evrimleşen ve kapitale daha çok kazanç sağlayan bir yerden de ele alınmalı. Sen ne kadar koparsan kop bir yerden tutacaktır seni. Ancak bu süreç beni içine alacak diye de sürecin içinde asimile mi olmalıyım, yoksa sürece harmanlanmalı ve entegre mi olmalıyım? Adaptasyon sürecinde beklenilen şey sürecin farkında olmak, anlamak, anlamlandırmak.
Evet dönemin koşullarını kabul ettik, gelişimleri anladık ama burada rolümüz ne olmalı? 2000’li yıllardan itibaren internetin yoğun biçimde hayatımıza sirayet etmesi ve bunu sosyal ağlarla taçlandırması ister istemez konu hakkında bilgi sahibi olmamızı sağlıyor. Nitekim sosyal ağlar adından da anlaşılacağı üzere toplumsal bir detay. Toplumun dahil olduğu yerde bundan bihaber olmak mümkün değil. Ekseriyetle şehir hayatında daha yoğun başlayıp kırsala doğru enformasyonun arttığı ve halihazırda tüm coğrafyada yayıldığı bilinmektedir. Belli bir yaşın üstünde olanlar haricinde şu an tüm kuşaklar sürecin bir parçasıdır. Ancak sürecin içinde doğan dijital yerli diye de tabir edilen kuşağın bildiği başka bir esin kaynağı da yoktur. Yalnızca popüler kültürün ve kapitalin bundan nasıl kazanç sağlayabilirim söylemi (ya da hakikaten doğaya dokunabilmeyi, öz becerileri geliştirmeyi dert edinmesi üzerine) doğa-orman okulları gibi okulları açmaya muktedir bir yapı oluşturmuştur.
Dijitalin artısı olduğu kadar eksileri olduğu da bilinmektedir. Bu sebeple dijitalde sınırı devreye sokmak hem dijitali kullanmayı hem de ona sonsuz bir zaman sunmamayı gerektirir. Zaman yönetimi burada en temel dinamiklerdendir. Zamanını yönetmenin zor olduğu bu çağda, dijitalin etkisi yadsınamaz. Sosyal ağlarda zaman geçirmek, içerik kaydırmanın artması beynimizi inanılmaz bir uyarıcı bombardımanına tutmaktadır. Aşırı uyarıcı beynin güçlüögesi olan odaklanmayı, zaman algısını ve zamanı kullanabilmeyi olumsuz etkilemektedir. Fazlaca uyarıcı bizim hedonik ihtiyacımızı karşılamakta, beynin ihtiyacı olan dopamini hızlıca salgılamaktadır. Dopamin ihtiyacımız olan bir hormondur. Ancak bunu sağlıklı yerden almak en önemlisidir. Mesela çikolata yiyip şekeri aniden yükseltip sonra da aniden düşürme eğilimi gibi sosyal medya da bu hızda bir dopamin yüksekliği ve düşüklüğüne yol açmaktadır. Bu sebeple haz arayışı bitmemekte ve sürekli içerik kaydırma eğilimi artmaktadır. Çünkü aniden tatmin yaşanmakta ve hızlı başka arayışlara doğru gidilmektedir. Sadece içerik kaydırma olarak baktığımızda çok tehlikeli görünmese de temas ettiğimiz hayatı etkilemeye başladığı an tehlikesi de fark edilmeye başlamaktadır.
Sosyal hayatta, yani tamamen fiziki ve gerçek olan hayatta da ilişkilerimiz, hayattan tatmin seviyemiz bu durumdan etkilenmektedir. Sık sık partner değişimi, gençlerin evliliğe yanaşmaması gibi birçok faktör haz arayışındaki dalgalanmalardan/seçenek bolluğundan kaynaklanıyor olabilir. Zaman algımız bozulup, saatlerce vaktimizi tükettiğimiz bir yer haline gelen sosyal mecralar yaşamın anlam arayışında da büyük bir kayba yol açmaktadır. Odaklanma (focusing) problemi günümüzde ciddi sorunlara neden olurken özellikle okul çağındaki çocukların performansını olumsuz etkilemekte olduğu gelen danışan öykülerinde de görülmektedir. Genel sorun; odaklanamıyorum, ders çalışamıyorum, işe konsantre olamıyorum, dikkatimi toparlayamıyorum. Okul hayatımı, iş hayatımı olumsuz etkiliyor gibi yakınmalarda ekran süresini sorduğumuzda ciddi artışlar olduğunu görmekteyiz. Günümüzde DEHB (ADHD)- (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu) miyim acaba ile gelen birçok vaka var. Elbette bu tanı sadece küçükken konan bir tanı değil yetişkinlik çağında da konabilir ki literatür de bu yöndedir. Gözden kaçmış, önemsenmemiş, ileri tarihlere atılmış, ertelenmiş bazı tanılar olabilir. Uyarıcı etkisinin fazla olduğu sosyal mecraların da hayatımızdaki zaman yönetimi problemini artırdığı, odaklanmada sorun oluşturduğu bilinmektedir. Bunun ayırdına nasıl varacağız? Öncelikle tanı olsun ya da olmasın yaşam düzenlemesine gitmek en önemli kriterdir. Dehb’yi kontrol altına almak; patolojikse ve ilaç kullanımı gerekiyorsa bunları yapıp akabinde yaşam düzenlemesine gitmek ya da klinik düzeyde bir patoloji yoksa bile yaşam düzenlemesi yapmak bazı sorunları ortadan kaldırmada yardımcı olacaktır.
Özdenetim, odaklanma becerisi ve sağlıklı internet kullanımı açısından dijital sınır koymak kritiktir. Sürekli sosyal ağlarda çevrimiçi olmak; bağımlılık, uyku bozukluğu, haz odaklı yaşama, zihinsel yorgunluk gibi sorunlara yol açabilir. İşte burada, olan biteni kaçırma keyfinin verdiği hazzı yaşamak, belli aralıklarla dijital ortamlardan uzak kalmak, gün içerisinde belli bir zaman dilimini gözeterek çevrimiçi olmak, hayat meşguliyetini artırıp, haz arayışını daha gerçekçi ve daha sağlıklı yollardan keşfetmek, zaman yönetimini yapabilmek gibi yöntemler sınır koyma motivasyonunu artıracaktır. Günde 30 dakika yürüyüş dopamini daha gerçekçi bir yerden artırır ve böylece dopamin daha sağlıklı bir yerden beslenmiş olur.
Son söz olarak dijitali görelim, bilelim, kullanalım ancak hududumuz olsun. Bu hudut bizi insan yapan temel ögeleri daha canlı tutacak, gerçek hayatla olan bağlantımızı güçlendirecektir. Yok saymayalım ama biz yönetelim, o bizi yönetmesin.

Bir Kitap Önerisi: Olan Biteni Kaçırma Keyfi- Svend Brinkman
Kitaptan bir cümle: “Koşu bandından inmek sırf bir irade meselesi değil, aynı zamanda koşu bandının hiç var olmadığı bir kültür yaratmakla alakalı.” (Koşu Bandı: Hedonik Koşu Bandı)



