Diriliş Yolu…
- Tarih:
Dünya, yok olmaya mahkum bir gül bahçesidir. Ne kadar güzel görünürse görünsün ne kadar cazip olursa olsun, sonunda solar, toz olur, hiçliğe karışır. Bu geçici bahçeye gönül bağlamak, varlığın asıl ve kalıcı boyutunu unutmak, yanılsamaya teslim olmaktır. Bu, dünyayı geçicilik ve kalıcılık, izafilik ve mutlaklık arasındaki doğru dengeye yerleştirmektir. Bu dünyadaki tüm aidiyetler, tüm kimlikler, tüm konumlar, tüm başarılar, tüm birikimler, aslında birer yanılsamadır; asıl kalıcı olan, insanın bu dünyada neye dönüştüğü, varlık yolculuğunda hangi makama eriştiği, hangi arınmadan geçtiği, hangi hamurla yoğrulduğudur.
İbadet, ruhun seher vaktinde, dünyanın sessizliğinde, yalnızlığın derinliğinde, bülbül gibi inlemesi, yani kendi özüne dönmesi, kendi yaralı ve muhtaç ruhunu teslim etmesi, sevgiliye feryat etmesidir. Bu feryat, bir aşk ifadesidir, bir teslimiyettir, bir varıştır. Seher vakti, ilahî rahmetin ve feyzin en yoğun aktığı zamandır; bu vakitte yapılan zikir, kalbin dilidir, ruhun nefesidir, varlığın kendi kaynağına dönüşüdür. Bu ibadet, korku ve ümidin gölgesinden sıyrılmış, aşk ve hasretin aydınlığına kavuşmuş, artık cezadan kaçmak veya ödülü kazanmak için değil, yalnızca sevgiliyi hatırlamak, O’nunla birlikte olmak, O’nda varolmak için yapılan saf ve katıksız bir yakınlaşmadır.
Ahlak, bu düşüncenin doğrudan bir sonucu olarak, başkalarını yargılamaktan, ayıplamaktan, kusur aramaktan vazgeçmeyi öğretir. Zira varlık bir ise, her şey o birliğin tecellisiyse, bir başkasını yargılamak, o birliğin bir parçasını yargılamak, kendi varlık kaynağını sorgulamak, kendi varlık zeminini sarsmak anlamına gelir. Bu anlayışta, merhamet, affetme, hoşgörü, şefkat, adalet, cömertlik, paylaşma, dayanışma, bireysel erdemler olmaktan çıkar, varlığın birliğinin doğal yansımaları, hakikatin kendiliğinden tecellileri haline gelir. İnsan, diğer insanları kendi benliğinin bir parçası, doğayı kendi varlığının bir uzantısı, tüm canlıları kendi ruhunun aynaları olarak görür; bu görüş, onu, ötekine saygıya, empatiye, fedakarlığa, sorumluluğa, adalete, barışa, sevgiye yöneltir.
İşte bugünün insanlığı, varlığın bu birliğini unutmuş, her şeyi parçalamış, herkesi birbirinden koparmış, her canlıyı kendi çıkarının aracı haline getirmiş, her değeri tüketim nesnesine dönüştürmüş, her ilişkiyi menfaat ekseninde tanımlamış, her davranışı korku ve ümit ile şekillendirmiş, her kimliği gösteriş üzerine inşa etmiş, her huzuru geçici zevklere endekslemiş, her anlamı maddi birikime bağlamış, her aidiyeti yapay sınırlara hapsetmiş, her sessizliği gürültüyle doldurmuş, her yalnızlığı kalabalıkla bastırmış, her feryadı susturmuş, her özlemi unutmuş, her aşkı çıkarla değişmiş, her teslimiyeti kibirle ezmiş, her hakikati yalanla örtmüş, her varlığı yoklukla cezalandırmıştır. Bu krizin adı, yalnızca ekonomik, politik veya sosyal bir kriz değil, belki de öncelikle, derin bir ruhsal, varoluşsal, ahlaki ve metafizik krizdir.

İrfan geleneği, bu krizin tam kalbine, en derin yarasına, en sinsi tümörüne parmak basar ve köklü bir çözüm sunar. Bu çözüm, yeni bir yasa, yeni bir sistem, yeni bir teknoloji, yeni bir ideoloji değil, insanın kendi varlık anlayışını dönüştürecek, kendi benlik algısını altüst edecek, kendi dünyayla, başkalarıyla, doğayla ve Yaradanla kurduğu ilişkiyi yeniden kuracak bir içsel devrimdir. Bu devrim, kişinin kendi varlık damlasını, o sonsuz denize katmasıyla, yani bencilliğin, ferdiyetçiliğin, rekabetin, kibir ve açgözlülüğün yerine özgeciliği, dayanışmayı, paylaşımı, merhameti, tevazuyu, cömertliği, sevgiyi ve adaleti koymasıyla başlar. Bu devrim, kişinin tüm benlik örtülerini, tüm sahte kimliklerini, tüm gösterişli cübbelerini üzerinden atmasıyla, yani yapay rolleri, sosyal maskeleri, sanal kişilikleri, tüketim kalıplarını, statü sembollerini, sahiplenme hırsını terk ederek, çıplak, savunmasız, samimi, dürüst, özgün, özüyle barışık bir varoluşa yönelmesiyle devam eder. Bu devrim, kişinin dünyanın geçici ve aldatıcı gül bahçesine gönül bağlamaktan vazgeçmesiyle, yani tüketim çılgınlığını, gösteriş yarışını, anlık haz takıntısını, maddi birikim hırsını, statü kaygısını, popülarite tutkusunu, rekabet çılgınlığını, savaş ve sömürü düzenini sorgulayarak, kalıcı olana, ilahî olana, hakiki olana, varlığın asıl zeminine yönelmesiyle derinleşir.
Bu devrim, kişinin korku ve ümit ile değil, aşk ve teslimiyet ile varolmayı seçmesiyle, yani modern dünyanın sürekli tehditlerle (terör, yoksulluk, yalnızlık, başarısızlık, dışlanma, gelecek kaygısı, ölüm korkusu) ve sürekli vaatlerle (zenginlik, başarı, şöhret, mutluluk, güvence, tanınma, tatmin, özgürlük) işleyen manipülasyon sistemine karşı, kendi içsel sevgi ve teslimiyet kaynağını keşfetmesi, bu kaynaktan beslenmesi, bu kaynağa sadık kalması ve bu kaynağın getirdiği özgürlüğü, huzuru, anlamı, derinliği, olgunluğu, kemali yaşamasıyla olgunlaşır. Bu devrim, kişinin her seher vaktinde, sessizliğin ve yalnızlığın kutsal anında, kendi ruhunun feryadını dinlemesi, kendi kalbinin atışını hissetmesi, kendi varlığının derinliklerine dalması, kendi yokluğunun uçurumlarında yüzmesi, kendi özlemini haykırması, kendi aşkını ilan etmesi, kendi teslimiyetini yaşaması, kendi hakikatini araması, kendi vuslatını beklemesi, kendi bekâsını umması, kendi fenâsını göze alması, kendi yok oluşunu kucaklaması, kendi var oluşunu kutlaması, kendi hiçliğinde her şeyi bulması, kendi her şeyinde hiçliği keşfetmesiyle tamamlanır.
İşte bu devrim, bugün insanlığın içinde bulunduğu ahlaki krize, yani bencilliğe, tüketim çılgınlığına, gösterişçiliğe, yargılama kültürüne, yabancılaşmaya, anlamsızlığa, güvensizliğe, yalnızlığa, nefret ve ayrımcılığa, sömürü ve savaşa, adaletsizlik ve eşitsizliğe, merhametsizlik ve duyarsızlığa karşı en derin, en kapsamlı, en etkili, en dönüştürücü, en kurtarıcı çözümü sunar. Bu çözüm, insanın kendi içine yaptığı yolculuk, kendi ruhunda başlattığı devrim, kendi kalbinde açtığı çiçek, kendi nefsinde yaktığı ateş, kendi varlığında bulduğu deniz, kendi yokluğunda tanıdığı varlık, kendi feryadında duyduğu sessizlik, kendi sessizliğinde işittiği feryat, kendi vuslatında yaşadığı ayrılık, kendi ayrılığında özlediği vuslat, kendi damlasında hatırladığı ummân, kendi ummânında kaybettiği damla, kendi cübbesinde gördüğü çıplaklık, kendi çıplaklığında tanıdığı hakikat, kendi hakikatinde bulduğu aşk, kendi aşkında eridiği sevgili, kendi sevgilisinde varolduğu sonsuzluk, kendi sonsuzluğunda kaybolduğu hiçlik, kendi hiçliğinde bulduğu her şeydir. Bu çözüm, ne bir ideoloji ne bir dogma ne bir sistem ne bir teknoloji ne bir yasa ne bir ceza ne bir ödüldür; bu çözüm, insanın kendi özüne, kendi varlık zeminine, kendi hakikatine, kendi aşkına, kendi sevgilisine, kendi vuslatına, kendi bekâsına, kendi fenâsına, kendi yok oluşuna, kendi var oluşuna, kendi her şeyine, kendi hiçliğine yaptığı samimi, cesur, sadık, kararlı, sürekli, derin, dönüştürücü, kurtarıcı, diriltici, arındırıcı, aydınlatıcı, huzur verici, anlam kazandırıcı, özgürleştirici, sevgi dolu, merhamet dolu, adalet dolu, barış dolu, paylaşım dolu, dayanışma dolu, cömertlik dolu, tevazu dolu, samimiyet dolu, dürüstlük dolu, özgünlük dolu, derinlik dolu, olgunluk dolu, kemal dolu, aşk dolu, teslimiyet dolu, varlık dolu, yokluk dolu, sonsuzluk dolu, hiçlik dolu, her şey dolu, ama her şeyin ötesinde, sadece ve sadece sevgili dolu olan o kutsal yolculuktur.



