Dosdoğru Olmak
- Tarih:
“Dosdoğru olalım ki her şey doğru olsun” cümlesi, siyasetçilerin çok sarıldığı türden bir iyimserlik taşır. Bu çağrı sanki toplumun temel sorunları hepimizin biraz daha iyi niyetli olmasıyla çözülebilirmiş gibi bir hava yaratır. Oysa gerçeklik, insan davranışının karmaşık dokusunu biraz olsun bilen herkes için çok daha farklıdır. İnsanlar durduk yere dosdoğru olmazlar; hatta çoğu zaman doğruluk, kişisel tercihlerin değil, içinde yaşadığımız toplumsal ve siyasal yapının şekillendirdiği şartların bir ürünüdür. Niyetler farklıdır, çıkarlar çatışır, arayışlar değişkendir. Birinin doğru saydığı bir davranış, diğerine saçma gelebilir. Yalnızca niyetle değil, karakterle, alışkanlıkla, toplumsal onayla, hatta korkularla belirlenen bir alan bu. Bu yüzden “dosdoğruluk” dediğimiz şey, bireyin içinden yükselen saf bir ahlaki sezgiden çok, birey–toplum–devlet arasında gidip gelen bir gerilim çizgisidir.
Bireysel vicdanın özgür iradenin saf sesi olduğu fikri klasik ahlak felsefesinin hâlâ en güçlü miraslarından biri. Kant’ın ödev etiği, insanın içsel sorumlulukla doğruyu seçeceğine inanır. Ama modern dünyanın işleyişine biraz yakından baktığımızda, vicdanın bu kadar özgür bir alan olmadığını hemen fark ederiz. Weber’in “demir kafes” metaforu boşuna değil; çağdaş insan giderek daha fazla prosedürlerle, görev tanımlarıyla, kurumsal beklentilerle kuşatılıyor.
Bir memurun işini ‘doğru yapma’ sorumluluğu bile çoğu zaman ahlaki bir bilinçten değil, idari düzenin zorunluluklarından kaynaklanıyor. Üstelik Foucault’nun işaret ettiği gibi, modern toplum yalnızca dışarıdan disipline etmez; insanların iç dünyasını da kolonize eder. İçselleştirilmiş normlar, bireyin kendi vicdanı sandığı pek çok davranışı belirler. “Doğruyu yapmak” böylece çoğu zaman bir ahlaki tercih değil, kurumsal mantığın içimize yerleştirdiği bir refleks haline gelir. Vicdan, sadece bireysel bir sezgi değildir artık; görünmez güçlerin ördüğü bir sahnenin içinde oluşan bir performanstır.
Bu noktada bireysel vicdanın sınırlarını gördüğümüzde, ister istemez gözümüz onun üzerinde yer alan daha geniş bir alana, yani toplumsal vicdana kayar. Toplumsal vicdan, Durkheim’ın tarif ettiği gibi kolektif bir bilinç olsa da modern toplumlarda yekpare bir bütünlük sunmaz. Sınıflar, kimlikler, eğitim seviyeleri, kültürel çevreler farklılaştıkça toplumsal vicdan da parçalı bir mozaik halini alır. Bir mahallede ayıp sayılan davranış başka bir yerde makbul olabilir. Bir topluluktaki adalet talebi, başka bir topluluktaki öfke birikimiyle çelişebilir. Yine de toplumsal vicdan güçlü bir öğrenme alanıdır; insanlar neyin doğru, neyin yanlış, neyin ayıp, neyin meşru olduğunu bu alanın içinde sezer. Bu sezgi, her zaman akıldan değil, çoğu zaman kolektif hafızadan ve kültürel sezgiden beslenir. Ama tam da bu nedenle, kolayca manipüle edilir. Siyasetçiler “halkın sesi” dediklerinde çoğu zaman o sesi kendileri üretmişlerdir. Popülizmin en kolay çalıştığı yer burasıdır: duyguları harekete geçirmek, sembolleri parlatmak, toplumsal vicdanı kendi amaçları doğrultusunda şekillendirmek.
Yine de toplumsal vicdanın tüm çarpıklığına rağmen önemli bir gücü vardır: adaletsizlik belirli bir eşiği geçtiğinde tepki üretir. “Seçmen tokadı” olarak adlandırılan şey çoğu zaman toplumun birdenbire bilgeleşmesi değil, kolektif vicdanın kendini koruma refleksidir. Yıllar boyunca süren küçük haksızlıklar birikir, birikir, birikir… ve bir noktada toplumsal vicdan “yeter” der. Bu tepki bir bilinç sıçraması değildir belki ama bir duyarlılık eşiğidir. Toplumun kendi dengesini yeniden kurma çabasıdır. Ve bu tepki, demokrasinin kendini onarma mekanizması haline gelir.
Bu üç alanın —bireysel vicdan, toplumsal vicdan ve devletin disipliner gücü— arasındaki ilişkiyi bir akarsu gibi düşünebiliriz: Bireysel vicdan suyun kaynağıdır; toplumsal vicdan nehir yatağıdır, devlet ise suyun yönünü belirleyen kanallar, setler, barajlardır. Su akmak ister ama nereden akacağı, nereye yöneleceği, nereye taşacağı yalnızca kaynağın gücüyle değil, yolun nasıl çizildiğiyle de ilgilidir. Modern devlet bu yolu şekillendiren en büyük güçtür. Machiavelli’den bu yana devlet için erdem, bireyin iyi niyetinden değil, düzenin sürdürülebilirliğinden gelir. Devlet bunu hukukla, eğitimle, medya politikalarıyla, güvenlikle, hatta vatandaşın ‘doğru–yanlış’ algısını belirleyerek sağlar. Foucault’nun disiplin analizi tam da buna işaret eder: devlet yalnızca davranışları düzenlemez, ahlaki çerçeveyi de üretir. Dolayısıyla doğruluk, toplumun kendiliğinden geliştirdiği bir değer olmaktan çıkar ve yönetsel bir gereklilik haline gelir.
Fakat tarihin bize hatırlattığı çok temel bir gerçek vardır: büyük ahlaki dönüşümler hiçbir zaman çoğunluğun konformist uyumundan doğmamıştır. Her zaman küçük bir etik azınlığın direncinden filizlenmiştir. Bu insanlar Levinas’ın dediği gibi ötekinin yüzündeki kırılganlığı görenlerdir; Arendt’in sözünü ettiği düşünme cesaretine sahip olanlardır; Spinoza’nın aklın zaruretini kavrayarak özgürlüğü zorunlulukta bulanlarıdır. Onlar gerektiğinde devletin yasasına karşı durabilen, gerektiğinde toplumsal vicdanın kolaycılığına direnebilen kişilerdir. Bu küçük grup, toplumsal vicdanın yönünü belirleyen ahlaki rezonansın kaynağıdır. Bir fikir önce onların zihninde belirir, sonra zamanla topluma sızar ve en sonunda hukuka dönüşür. Dünyanın ilerlemesi böyle olur: çoğunlukla değil, azınlığın ısrarıyla.
Bugün doğruluk, bireyin iyi niyetiyle tanımlanamayacak kadar geniş bir toplumsal deneyim alanıdır. Bir memurun dosyayı doğru yere koymasıyla bir seçmenin sandık başında adaleti araması aynı sürecin farklı tezahürleridir. Her ikisi de bireysel vicdan, toplumsal vicdan ve devlet aklının iç içe geçtiği bir yerde gerçekleşir. Bu nedenle dosdoğruluk, ne tamamen bireysel bir erdemdir ne tamamen siyasal bir zorunluluk. Bu üç alanın sürekli etkileşimi, çatışması ve birbirini dönüştürmesiyle yaşayan bir ahlaki dinamiktir. Bu dinamik bazen tıkanır, bazen gerilir, bazen taşar. Ama asıl çaba, bu üç alanın birbirini yok etmeden yeniden şekillendirebilmesinde yatar.
Sonuç olarak doğruluk, ulaşılamaz bir ahlaki saflık değil; toplumun kendini yenileme cesaretinin adıdır. Bireyin vicdanı, toplumun sezgisi ve devletin düzeni arasında kurulan o zor, kırılgan, çoğu zaman sancılı denge içinde ortaya çıkar. Toplumlar doğruluğunu kaybettiklerinde yalnızca hukuku değil, anlamı da kaybeder. Ve belki de bu yüzden dosdoğruluk, bir erdemden çok bir arayıştır: sürekli yeniden tanımlanan, yeniden üretilen, yeniden talep edilen bir etik yönelim. İnsanlık, bu yönelimi sürdürdüğü sürece, eksikleriyle de olsa adaletle temas etmeye devam edebilir.



