Edebiyat Sandığındaki Gizli Hazine
- Tarih:
PİCCOLO MONDO ANTİCO (O ESKİ KÜÇÜK DÜNYA)
İtalya’nın kurulduğu sancılı ve zor yılları, bireysel ve toplumsal inanç farklılıkları ve toplumdaki iç çatışmaları bizlere incelikle sunan Fogazzaro’nun 1885 tarihinde edebiyat dünyasına kazandırdığı eseri Piccolo Mondo Antico (O Eski Küçük Dünya), 19. yüzyıl sonları edebiyatında görülen romantizm ile realizm arasındaki geçiş dönemine rastlar. Ayrıca bu eser Manzoni’nin (I Promessi Spozi) Nişanlılar isimli eserinden derin izler barındırırken, 19. Yüzyılın ikinci yarısındaki İtalyan burjuva ve taşrasını eşine ender rastlanan bir titizlik ve ustalıkla okuyucusuna sunulmaktadır.
Yazar, romanın ana temasını bu dünya ve öteki dünya inancının çözümü meselesi etrafında işlemiştir. Romanda baş karakterler olan Markiz Orsola’nın torunu olan Franco Maironi ile kasaba hayatı yaşayan Luisa Rigey’in birbiriyle olan ilişkileri ve bu ilişkiler sonucunda ortaya çıkan duygusal ve trajik gelişmeler konu edilmiştir. Franco muhafazakâr, duygusal, Katolik inancına sıkı sıkıya bağlı ve kadere olan teslimiyeti ile ön plana çıkan bir karakter iken, Luisa ise dini dogmalara karşı mesafeli duruşu ve hayata olan rasyonel bakışı ile tamamıyla Franco’ya zıt bir karakter görünümü çizer. Yazar eserindeki karakterlerin büyük trajediler karşısında verdiği tepkileri muazzam bir derinlikle bizlere sunar. Franco büyükannesi olan Markize karşı gelmek pahasıyla Luisa ile evlenir ancak mutlu bir evliliği olmaz. Buna sebep olan şey eşlerin birbirine tamamen zıt olan ruh ve duygu dünyalarıdır. Kızları Maria’nın da ölümü ile bu zıtlık karakterler arasında zirve noktasına ulaşır. Franco bu acı olayı ilahi bir imtihan olarak görerek inancına sığınırken, Luisa ise bu dünyada ilahi adaletin olmadığı inancıyla, karamsar ve derin bir çöküntü yaşar. Aslında Fogazzaro, bu iki zıt karakterle okuyucusuna, o dönemin Avrupa entelektüel dünyasında tartışılan akıl ve inanç arasındaki çatışmayı betimlemeye çalışmıştır.

Küçük Maria’nın kaybı sonrası iki karakterin yaşamlarında değişimler meydana gelir. Nitekim Franco 1859 yılında Avusturya kuvvetlerine karşı savaşa giden Piemonte’li gönüllülere katılmaya karar verir. Orduda bir süre geçirdikten sonra, temelli ayrılmadan hemen önce, Franco ve Luisa son bir defa Isola Bella adasında buluşurlar. Franco’nun vatanı uğruna yaptığı bu fedakârlık iki karakterin de manevi gelişimine olumlu katkı sağlar. Luisa yüreğinde yaşama gücü ve aydınlık bir inanca sahip olurken, Franco ise hem o güne kadar yaşadığı din algısının bir hayal değil hayatın kendisi olduğunu hem de öteki dünyaya bu dünyadan bakmanın lazım olduğunu kavrar. Buluşmanın sabahında ise Franco bir daha dönmeyeceği savaşa katılmak üzere Luisa’dan ayrılır ancak Luisa benliğinde yeni bir hayatın varoluşunu yani ikinci çocuğuna gebe kaldığını hisseder.
Bu son gibi görünen geçişle yazar, serinin ikinci kitabı olan Piccolo Mondo Moderno (O Yeni Küçük Dünya) adlı eserine de başlangıç noktası koymuş olur.
Romanda “küçük dünya” da karakterler arasındaki günlük ufak sürtüşmeler, dedikodular, gölde balık avları vs. gibi olaylar yaşanırken, yazar büyük arka planda ise da İtalya’nın Avusturya işgaline karşı bağımsızlık savaşını anlatır. Franco’nun Avusturya yanlısı olan Markiz büyükannesi ile olan çatışması, sadece aile içi bir miras veya evlilik kavgası değil aynı zamanda çökmekte olan eski monarşik düzen ile yeni doğan liberal İtalyan milliyetçiliğinin edebi alegorisini yansıtır.
Fogazzaro eserde bir yandan akıl ve inanç arasındaki çatışmayı anlatırken bir yandan da doğayı dekoratif bir unsur olmaktan çıkarıp adeta yaşayan bir karakter haline getirerek inanılmaz betimlemelerle okuyucusuna resmetmiştir. Valsolda’nın sisli çehresi, hemen yanı başında bulunan durgun ancak tehlikeli potansiyeli ile Lugano Gölü ve Avusturya ile sınır oluşturan yüksek kasvetli dağlar sıradan birer doğa unsuru olarak değil, karakterlerin ruhsal çalkantılarını yansıtan birer objeye dönüştürülmüştür. Romanda küçük Maria’nın boğulması sonrasında gölde görülen o yağmurlu, sisli hava belirsizlik, ölüm ve yeniden doğuş gibi oluşumlara gönderme niteliği taşımaktadır. Ayrıca yazarın bize müthiş betimlemeleriyle resmettiği Valsolda aslında romanın da ismini aldığı “O Eski Küçük Dünya” yı temsil etmektedir. Yazarın hikâyeyi zaman zaman ironik ve şefkatli anlatımı, Valsolda’nın taşra hayatının sıkıcı ve bağnaz yönlerini eleştirirken bile “o eski dünya” ya duyduğu nostaljik özlemi tamamen gizleyememiştir.
Fogazzaro sanatsal bir tabirle, bir iki fırça darbesi ile ölümsüz karakterler oluşturabilen bir yazardır. Hiçbir İtalyan yazar, eserlerinde gerçek hayattaki kişileri Fogazzaro’nun işlediği ölçüde işleyememiştir. Çünkü Fogazzaro olay ve kişileri canlandırmak için elinde adeta bir fotoğraf albümü varmışçasına karakterleri eserine doğrudan yansıtabilen usta bir kalemdir. Yazarın bu eserde titizlikle oluşturduğu karakterler, resmedilen harikulade doğa ve karakterlerin yaşadığı tüm acı ve hüznün, umut ve manevi değerlerle ustalıkla harmanlanması, bu romanı diğerlerinden farklı bir noktaya taşıyarak, kesinlikle okunması gereken klasik eserler arasına dahil etmektedir. Bu eser, hiç şüphesiz o eski küçük dünyadan bizlere ulaşan edebiyatın saklı kalmış hazinelerindendir.
Siz değerli okuyuculara iyi okumalar dilerim..!



