Eleştirel Bir Analiz: “Tutunamamak” Trajik Omak Zorunda Mıdır?
- Tarih:
“…Çünkü Atay’ın yazar kahramanları, insanlıkları ölçüsünde lanetlidirler.”
Jale Parla, Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım

Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar” isimli romanı üzerine geliştirilen sayısız söylemden biri olarak, insanlığın dışavurumunu trajik ve bir o kadar “kötü” bir sona hükümlü kılan bu deyiş, yüksek irtifada hassasiyete içsel bir karakterin, Selim Işık’ın intiharla biten yaşam serüveninin özetidir. Yazarının yaşamından belirli izler taşıdığına, hakkında yapılan okumalar neticesinde fazlasıyla kani olduğumuz “Tutunamayanlar”, gerçekten de kaçınılmaz olanın iz düşümünde; kaçmayı daha başından imkândan yoksun/ihtimal dışı bırakan yaşam örüntülerinden kurulu bir roman olma özelliği taşır. Bu haliyle tutunamama hadisesi, her koşul ve durumda iradenin güçten düşürüldüğü bir yazgı halini, tek seçenekli bir mutlak sonu simgeler. Elbette girizgâh cümlesinde karşılık bulan, “…insanlıkları ölçüsünde…” ifadesinin bir yönüyle kafa karışıklığına yol açabileceğini hesaba katmak gerek; zira insanlık ile kastedilen, salt kavramın kendisi mi yoksa tutunamayanların davranışlarında cisimleşen insanlık hali mi olacaktır? İlkinde tutunamıyor olmanın tüm insanlık manzaralarında belirli bir karşılığı olduğu görüşü öne çıkarken ikinci açılım, insanlığın tutunamayışını birtakım ayırt edici vasıflara dayandırır. Bu vasıfların neler olduğu yahut hangi duyarlılık anlatısında ifade bulduğu bahsi, bizatihi Selim Işık’ın yaşama tecrübesi üzerinden bazen örtük temsilde bazen doğrudan göndermelerle izah kazanır. Söz gelimi sadece okuduğu kitapları kutsal kabul edecek denli sahiplenmesi yahut kitap karakterleriyle kurduğu menfaatsiz ilişkinin yol açtığı sonsuz empati duygusunun beraberinde getirdiği kendi olamama hali; bu gerçekliğe yönelik birer okuma olarak çıkar okuyucunun karşısına. Bu bahislerde Selim, sıradan bir okumayı seven ve hatta kitap kurdu olmanın ötesinde, eşi benzeri neredeyse imkânsız bir sadakat temsiliyle sıyrılır çevresinden. Bu sadakat, okunan romanlar ekseninde, yazarını aşan ve doğrudan yaratılan karakterlerin kendisine yönelen bir içsellikte karşılığını bulacaktır ki böylesi bir reaksiyon, nihai anlamıyla Selim’in diğer insan severlerden/insanlık görüntülerinden açık biçimde farklılaştığını ortaya koymaktadır. Okuduğu kitapların kimi bölümlerini canlandırmak suretiyle yaşatmaya çalışan bir kitap bağımlısıdır Selim; Oğuz Atay üzerine en kapsamlı biyografik çalışmanın sahibi Yıldız Ecevit, yazarının bir tür yeni bir kimlik yaratma niyetiyle ilişkili olarak Selim’in yaşam edimini Selimlik söylemiyle karşılamak gerektiğini vurgular. Selimlik, menfaat ilişkilerinin geçerli olduğu bir dünyada, katışıksız/saf bir içtenlikle yaşamayı vaaz eder. Maddeyle manevi olanın, somut’ la soyutun çatıştığı bir hayat oyununda Selimlik, görünenin ötesinde saklı olan derinliğin duyumsanmasını, keşfini, açığa çıkarılmasını ifade eder. Ecevit’in tabiriyle, kurmaca boyutun soyut olarak nitelendirilen en uç noktasıdır o…
Burada dikkat çekici olan bir husus, Selim’in malum tutunamayışının bir şekilde toplumla olan irtibatı meselesidir. Diğer bir deyişle tutunamama hadisesi, bir tarafta failin karakteristik özellikleriyle diğer yanda ise maruz kaldığı toplumsal koşullarıyla izah olmaktadır. Karakterin tutunmayı imkân dışı yapan insancıllığı, kendisiyle ilgili bir durum olduğu kadar mensubu olduğu toplumun aykırı tavrıyla da ilgilidir, yine kitapla olan irtibat noktasında söz konusu yaşam-(a) etkinliğinin tutunmayı güçleştiren bir mahiyete sahip oluşu, aynı zamanda toplumda böylesi bir duyarlılığın karşılık bulamayışıyla yazgılı olarak resmedilir.

O halde, Selim Işık’ı bir tutunamayan olarak kaçınılmaz sona mahkûm eden, son tahlilde nedir?
İradesi mi, yoksa yazgı mı?
Selim ölmüştür, ölüm şeklinin intihar olması bakımından, hiç olmadığı kadar iradi-olağan ölüm senaryolarıyla kıyaslandığında-bir ölüm söz konusudur burada, ancak Tutunamayanları okuyan her okuyucunun deneyimlediği gibi, bir yazgısı da vardır bu ölümün, üstelik bu yazgı, salt Selim’in şahsi hayat düzleminde tecelli eden bir şey değil, bir o kadar ve hatta yine okuyucunun çoklukla tecrübe ettiği üzere özde toplumsal olanın varlığıyla ilişkili bir olgudur.
Selim ölmüştür, bu bir vakıadır, peki neden?
…
Atay’ın postmodern bir açılıma kaynaklık etmesi bakımından dönüm noktası kabul edilen romanı, tutunamama sorununu varoluş ekseninde bir trajedi olarak ele alır, en başta var olmanın kendisine yönelen bu trajedi, iradenin aciz kalışı ile toplumsal olanın belirleyiciliği arasında adeta bir sarkaç niteliğinde tebarüz eder. Roman boyunca Selim’in başına gelenlerin nedeni üzerinde kafa yoran okuyucu için, hüküm vermenin güçlüğü bu açıdan malumun ilanından sayılabilecek bir halin tercümesi olarak okunabilir. Yanı sıra, kitaba ilişkin literatür incelendiğinde de benzer bir durumla karşılaşmak mümkündür ki Selim’in doğrudan doğruya neden öldüğü bahsi, yaşam serüvenini öncelemek kaydıyla sıklıkla ikinci plana atılmakta yahut göz ardı edilmektedir. Bu aşamada, ana karakterin ölümü, yaşam serüveninin doğal bir sonucu olarak okunduğu için, neden sorusuna dair ayrıca bir fasıla gerek duyulmadığı aşikardır.
Selim ölmüştür, çünkü yüksek irtifadan bir duyarlılığa içseldir onun yaşamı…ve bu yaşam; daha başından, henüz doğmadan önce hükmünü vermiştir, böyle bir adamın kendini yok etmekten başka çaresi, evet yoktur!
Oysaki, Selim’in kendisini bekleyen nihai sonun, yaşam öyküsüyle sabit olduğunu söylemek, yukarıda büyüteç tuttuğumuz irade mi yazgı mı ikilemini/açmazını gidermek bir yana, aynı Selim’in ölüm noktasına/anına dair yeni bir tartışmaya kapı açacaktır.
Trajik kahraman Selim’in trajedilerle sarmalanmış hayatı, şayet yazılmış olanın okunmasından ibaret bir duyumsama ise, bu durumda Selim’in duyarlılığı, salt iradi olanın yok(sun)luğunda, seçilmiş yahut trajediden mülhem lanetlenmiş olmasıyla açıklanacaktır. Tam da bu noktada, yazgının iradi olanı topyekûn yadsımadığı gerçeği akla gelir. Ancak, Tutunamayanlar’a ilişkin hâkim eğilim, tutunamama hadisesini yazgıya dayandırma noktasında ısrarcıdır, bu ısrarcı tutum, Selim’in tutunamamasını bile isteyerek ve inadına yaradılışa özgü söylem diliyle yeniden kurgular. Kurgunun failleri için, bu durum gerek kitap boyunca işlenen olay örgüsü gerekse bizatihi Atay’ın yaşamından hareketle yok sayılır, ortada bu türden bir kurgu yoktur zira yahut yazgı temelinde geliştirilen söz konusu söylem dili, olmayan bir şey üzerine inşa edilmiş değildir, aksine tüm çıplaklığıyla gerçeğin bir ifadesidir o; Selim’i lanetli kehanet öldürür. Jale Parla’nın “iyilikleri ölçüsünde lanetlidir tutunamayanlar” söylemi, bu doğrultuda Selim’i konuşmanın/anlatmanın neredeyse bir ön koşulu haline getirilir.
Ancak, tutunamama hadisesini salt yazılanın okunması şeklinde anlamlandırmak, -yazgı olmasından mütevellit- şu aşamada iradi olanın bu yaşam deneyiminin neresinde durduğu meselesiyle karşı karşıya getirecektir bizi, her yaşam ediminin bir biçimde iradeye içkin olduğu gerçeği, tutunamamanın iradi boyutunu düşünmeyi gerektirmektedir. Haddizatında tutunamama hadisesini büyük ölçüde yazgılı olmaya dayandırmak sadece Atay’ın değil, tutunamamayı erdemli bir hayatın tecellisi olarak onaylayan hâkim eğilimin de karşı çıkacağı bir husus olacaktır. İşte Tutunamayanlar’la ilgili paradoks tam da burada belirir ki bu yazının çıkış noktası da özde bu paradoksun kendisidir. Selim’in tutunamayışını lanetli kehanetin iz düşümünde ele alanlar, Turgut Özben’in tutunamamasını bir o kadar iradi süreçlerin bir uzantısı olarak değerlendirir. Bu bakış, olay örgüsüyle izleksel açıdan uyumludur; diğer bir deyişle Atay ilk bakışta tam da malum değerlendirmeye karşılık gelecek şekilde kurgulamıştır bu iki trajik karakterini. Selim’i konuşanlar için yazgı argümanını besleyici göndermeler vitrindeyken, Turgut söz konusu olduğunda hiç olmadığı kadar iradeden hallicedir yaşanan! Öyle görünüyor ki Atay, yazgı/tutunamama ilişkisinin tutunamama olgusunu doğuştan gelen koşullara indirgemesi bakımından sorunlu olduğunu sezmiş, bu sorunu aşmak için aynı tutunamama hadisesini bu kez iradi süreçlerin izinde, Turgut’un yaşam tecrübesi üzerinden örneklemeye çalışmıştır. Bu durumda, tutunamamak iyi bir şeyse ki şüphesiz öyledir hem yazgıyla hem de iradeyle erişebilmek mümkün olacaktır ona. Tutunmamayı isteyen bir kimse için, Selim yazgısıyla öncülük ederken bu istence, Turgut doğrudan iradesiyle karşılık verir aynı istence…
Atay’ın, iki karakter üzerinden, yazgı ile iradenin bütünleştiği/cisimleştiği noktayı tutunamama hali olarak betimlemesi, ilk bakışta bu iki unsur arasındaki ilişkinin ideal uyumuna bir gönderme olarak okunabilir ama sonuçta irade ile yazgı, aynı kişide değil, farklı kişilerin hayatlarında temsiliyet kazanmaktadır. Selim’in yazgıda asılı olan tutunamamış hayatı, Turgut’ta tam anlamıyla tutunmama haline denk düşer. Başka bir deyişle, Selim’in tutunamaması bir maruz kalma/sürüklenme olarak resmedilirken, Turgut’ta bu durum aksine kasti/bilinçli bir süreç olarak çıkar karşımıza. İşte tam da bu noktada, Selim gibi tutunamamak ile Turgut gibi tutunamamak dediğimiz iki farklı durumdan bahsetmiş olmaktayız. Atay yazını, bu noktada sadece tutunamama hadisesini esas almakta ve her iki tutunamama tecrübesini de sadece aynı yere götürmesi bakımından ele almaktadır. İrade ile yazgı şayet aynı kişide temsil bulsaydı, bu durumda iradeden yazgıya sözü geçen kişinin edimlerini bir örneklem olarak kabul edebilir ve o ölçüde idealize edebilirdik. Oysa Selim ile Turgut, farklı deneyimler üzerinden sahnelerler oyunu. Her ikisi de tutunamaz ama bunun nereden kaynaklandığı yahut nasıl olduğu soruları, Atay yazınında ısrarlı bir şekilde göz ardı edilmektedir. Jale Parla, Atay’ın okuyucuyu da bir tutunamayan olmaya davet ettiğini söyler, ancak bu durumda okuyucunun hangi tutunamama deneyimini esas alacağı gündeme gelmektedir, Selim’in intihar etmesine karşın, Turgut’un bilinmez bir yolculuğa çıkması ve tabiri caizse bunun bir tür delilik metaforuyla izah bulması, deneyim farklılığına dair açık bir göndermedir.
Selin intihar ederken, Turgut neden hayatta kalmıştır?
Selim’in intiharı bir yazgıysa, Turgut’un deliliği de bir irade mi olmaktadır o zaman?
İrade ile yazgı her yaşam deneyimi için bir birlikteliği ifade ediyorsa, Selim’in iradesi neden intihar etmesine engel olamamıştır?
Turgut’un hayatta kalması, iradenin öncelendiği bir durum ise, yazgı neresindedir bu hayatın?
Bu soruların sayısı artırılabilir. Zira Atay’ın başyapıtı, satır aralarında bu sorulara hayat veren ayrıntılara ev sahipliği yapar. Her şeyden evvel, hangi tutunamama deneyiminin benimseneceği meselesi, iradenin yazgıya kıyasla çoklukla daha ideal bir anlatının konusu yapılmasıyla doğrudan ilişkilidir. Selim’in bir tür kapılıp gitme/sürüklenme olarak tecrübe ettiği tutunamama süreci, Turgut’un iradi olanın/bilinçli edimlerin izinde faili/öznesi olduğu tutunamama deneyimiyle kıyaslandığında, daha trajiktir; Selim’in olan bitene gücünü yetirememesi ve bu nedenle intiharla sonuçlanacak bir sona maruz kalışı, tam da trajedinin özünü meydana getiren şeye karşılık gelir zira. Antik Yunan’da tanrıların kararlarıyla işleyen trajik yasa, bilindiği üzere modern zamanlarla birlikte daha çok toplumsal bir karaktere bürünür; siyaset, ahlak, eğitim, kültür gibi unsurlar birey olmanın gerektirdiği gelişim sürecinde diyalektik bir işlev görürler belki ama yazgının irade karşısında öncelendiği bir diyalektiktir bu aynı zamanda. Selim’i tutunamamaya sürükleyen koşullar, bu yönüyle iradenin ikincil düzeyde kaldığı ve giderek güçten düşürüldüğü bir hayat düzleminde, bir yazgı olarak tezahür etmektedir. Bu yüzdendir ki Selim’in tutunamaması daha başından belirlenmiş bir yazgı anlatısıyla temellendirilir. Atay’ın okuyucuyu bir tutunamayan kılma çabası, Selim’in trajik hayatıyla mümkün olur, onun tüm çabasına rağmen toplumda karşılık bulamaması, intiharla birlikte sarsıcı bir etkide bulunacaktır okuyucu üzerinde. Zaten trajedinin ayırt edici vasfı da budur; yaşamı ve insanı taklit etmek kaydıyla muhatabının karakterle özdeşleşmesi ve bu sayede arınmayı temin etmesi. Turgut için’se anlatının bu trajik yönü daha az hissedilir, çünkü o iradeyle yol alır daha çok. Selim’in varlığı tutunamamanın içselleştirilmesinde/benimsenmesinde işlevseldir, tutunmamak mı? sorusunun kocaman bir evet’le onaylanmasıdır onun hayatı; oysa Turgut’un yaşamı doğrudan doğruya yöntem sorununa ışık tutar, evet’in hemen ardından okuyucuyu bekleyen iyi de nasıl sorusu, onun yaptıklarıyla bulur cevabını…
…
Bu metin, “Tutunamayanlar”da, tutunamama olgusunun iki farklı tutunamama anlatısı üzerinden bir çelişkiyi/paradoksu içerdiği iddiasını tartışmaktadır. İddianın sahibi ile tartışmanın failinin metnin yazarı olarak aynı kişide tecessüm etmesi, okuyucu nezdinde yadırganabilir. Ancak daha önce belirtildiği üzere, Atay yazını için böyle bir iddiaya yer vermek, tutunamama hadisesinin salt erdemli bir hayatın tecellisi olarak onaylanmasından hareketle zaten ihtimal dışıdır. Tutunamamanın, tutunmanın ideal dışı görüntülerine dayalı olarak idealize edilmesi başka bir şey, tutunamamanın mutlak manada varılacak, olması gereken nihai yer olarak kodlanması başka bir şeydir. Atay okuyucusu, yukarıda Selim/Turgut bağlamında dile getirildiği üzere, tutunamamayı sorgulayıcı tüm niyet, tutum ve girişimleri daha başından yok saymaktadır ki bizce bu durum Atay’ın da maksadıyla örtüşmektedir. Zira Atay’ın da Selim gibi toplumda karşılığı olmayan bir içtenlik/duyarlılıkla yaşadığı ve bu durumun nihayetinde onu insan (ımız)a tutunma meselesiyle karşı karşıya getirdiği bilinmektedir. Gerçekten de “Tutunamayanlar” da tutunamamak, idealize edilen bir yaşama etkinliği olarak sunulur okuyucuya. Gerek kitabın yazarı gerekse Selim ve Turgut, bir yanda gerçek hayat, öte yanda kurgusal anlatı; samimi ve haklı bir çağrı olarak duyumsarlar tutunamamayı, bu noktanın bilhassa vurgulanması gerekiyor. Ancak bu durumun, eleştirel perspektifi olanaklı kılan değerlendirmelerin önüne yine de geçmemesi gerektiğine inanıyoruz. Atay’ın gerek yönelim olarak iradi açıdan gerekse bir tür sürüklenme olarak yazgı temelinde geliştirdiği tutunamama halini; bağlamı ve yine onun yaşamı özelinde haklı, yerinde ve belirli düzeyde ideal bulmakla birlikte, sorgulanabilir bir mahiyeti olduğunu düşünüyoruz. Ancak eser’ de, bilinçli bir şekilde tutunamamanın onaylandığı karşılaştırmalara yer verilirken, bu meyanda tutunamama ediminin salt onaylanmak suretiyle mutlaklaştırıldığı ve bunun da nihayetinde alternatif yaklaşımların geliştirilmesine mani olduğu görülmektedir. “Tutunamayanlar”, tutunamamak mı, evet! söyleminin alternatifsiz kılındığı bir izleği takip eder, dolayısıyla evet dışında hayır’ın ya da evet, ama nasıl bir evet’in olası açımları kitapta bilinçli şekilde yok sayılmıştır. İşte bu sebeple ki, Atay yazınının eleştiri konusu yaptığımız malum tutumunu, sözü edilen izleğin ışığında Atay’ın maksadıyla uyumlu bulmaktayız. Tutunamayanlar’ın yazarı da tutunamama çağrısını, salt tutunmanın yanlışlığı üzerinden dillendirmekte ve haliyle tutunamamak mı, evet söyleminin karşısına, tutunmak mı, her biçimine asla söylemini yerleştirmektedir. Böylece, esere yönelik herhangi bir eleştirel değerlendirme, daha var olma aşamasında dumura uğratılmaktadır. Bir tarafta Selim’in karşılığı olmayan duyarlılığı etrafında örülen trajik duvar, öte yandan Turgut tarafından Selim’in trajik mirası üzerine irade ekseninde tecrübe edilen yaşam deneyimi, tutunamamayı bir mite, tutunamayanı ise tabiri caizse kutsal bir kahramana dönüştürmektedir. Mit ve beraberinde kutsal anlatı, eleştirel açılımı dayanaksız bırakmaktadır.
…
Tutunamayanlar, esasen söz konusu açılıma kaynaklık edici bir muhtevaya yabancı sayılmaz. Eseri dikkatli bir şekilde inceleyen her okuyucunun yakalayabileceği bu açılım, yanıt bekleyen sorulara kapı açacaktır hemen akabinde.
Söz gelimi, Selim’in yüksek irtifadan duyarlılığı, bir biçimde kitaplarla ilişkili bir şey olmak durumundadır. Kitap düşkünü Selim’in, son tahlilde bir düşkün olarak yok oluşu; akla Selim’i kitaplar mı öldürdü sorusunu getirir. Ve yine bu hususta, kitap okumanın erdemli bir hareket olarak resmedilmesine karşın, aynı okuma yetkinliğinin Selim’i kurtarmak için yeterli olmadığını deneyimler okuyucu. Peki burada bir çelişki yok mudur?
Kitap okumanın, üstelik Selim’in yaptığı türden bir okuma eyleminin içsel bir yalnızlığa yol açacağını tahmin etmek güç değil. Martin Eden’in, bir yazar olduktan sonraki ciddi bir okumayı önceler bu durum; sürüklendiği bunalım bu gerçeğe bir göndermedir. Nitekim kitap, yazarının hayatından belirgin izler taşıması bakımından biyografik bir niteliğe sahiptir. Arjantinli yazar Carlos Maria Dominguez’in, ‘Kâğıt Ev’ romanındaki o meşhur söze kulak verirsek, Selim, kitaplarla kurduğu ilişkinin bir kurbanı olmuştur, zira kitaplar tehlikelidir!
Kitaplar tehlikelidir; o halde Selim bilmediği bir tehlikeye atıldığı için mi ölmüştür?
Peki, kitapların tehlikeli olduğu gerçeğini bilseydi, yine de göze alır mıydı okumayı?
Buradaki çelişki, kitap okumanın bir tarafta erdemli hayat/duyarlı yaşam mottosunun bir koşulu ve de görüntüsü yapılırken, diğer yanda aynı okuma ediminin Selim’i trajik sona görülen felaketler silsilesinin bir parçası kılınmasıdır. Şayet kitaplar tehlikeliyse, Turgut’un kitaplarla kurduğu negatif ilişki neden eleştiri konusu ediliyor kitapta? Burada Atay’ın trajik etkiyi artırmak amacıyla, kitap/insan ilişkisini bilinçli olarak yalnızlaşan birey temasına dönük şekilde anlamlandırdığını söylemek yanlış olmaz. Kitap okumanın salt toplumsal yönünü vurgulamak kaydıyla, bireysel dünyada yarattığı etkiyi görmezden gelmek, kurgusal karakterlerin sıklıkla başına gelen bir durumdur. Ancak çok daha dikkat çekici olan, bir an için bu bakış gerçekleştiğinde, yani kitap okumanın bireysel gelişimi temin ettiği ve bunun fark edildiği bir bilinç halinde bile, okumanın bir kez daha menfi bir anlam kazanmasıdır. Selim’in ya da Martin Eden’in kitaplarla kurdukları ilişki, gelişimlerini bariz bir biçimde fark ettikleri düzeyde dahi, bunalım halini resmetmektedir. Öyle görünüyor ki ben gelişiyorum ama toplum yerinde serzenişi, aynı okuma ediminin faili için, gelişimin yeterli bir kazanım olarak görülmesine engel olduğundan hem Selim hem de Martin Eden, yaşadıkları toplumların kayıtsızlığından şikayet ederler. Bu durumda, “Tutunamayanlar” özelinde, Selim’in kitaplarla kurduğu ilişki, sonu ölüm olan bir içsel kapanmaya hükümlüdür. Yeniden başa dönüyoruz. O halde Atay, okuyucusunu neden yüksek okuma düzeyinden bir karakteri içselleştirmek kaydıyla tutunamayan olmaya davet etmektedir?
Burada, akla şu soru gelmektedir. Böylesi bir okuma edimi, nasıl olur da zihinsel/ruhani açıdan belirli aralıklarla tekrarlanan ve her birinde hakikatin başka bir veçhesini görmeyi olanaklı kılan bir deneyim haliyle içselleşmez? Bu türden bir kişisel deneyimin izahı güç/tarifi müşkül mahiyeti, aynı deneyimin toplumca paylaşılması arzusundan daha fazlasını vaat etmez mi? Selim, bireysel olarak tecrübe ettiği gerçeği duyumsama yetkinliğini, daha ötesine ulaşmada bir aşama olarak anlamlandırmak yerine neden ısrarla topluma yönelmeyi bir şiar ediniyor kendisine? Öte, neden bir tek toplumsal olanı işaret etmek durumunda? Toplumun dışında başka öteler olamaz mı ve bu anlamıyla öte, bir kez daha bireysel olanın deneyimlendiği bir yaşam alanına karşılık gelemez mi?
…
Selim’i toplum mu öldürdü? Bu soru, “Türkiye’nin Ruhu”nu yazmak isteyen Atay üzerinden okunmalıdır en başta. Zaten Selim de bir yazardır, yazdıklarıyla toplumun meselelerine ışık tutmaktadır. Atay’dan Selim’e, yaşadıkları toplumdan hoşnutsuzluğun bir uzamıdır “tutunamamak.” Selim ne kadar duyarlı olursa o kadar yok sayılır toplum nezdinde. “Tutunamayanlar”ı basacak bir yayınevi bulamayışı, Atay’ı da aynı yok sayıcı bakışın ötekisi yapar. Nasıl ki Selim, Ne Yapmalı diyerek başlar toplumu için gerekli gördüğünü anlatmaya; Atay da “Tutunamayanlar” la gösterir tutulacak yolu.
Bir kez daha soruyoruz, Selim toplum ona kulak vermediği için mi ölmüştür?
Kitap/insan ilişkisiyle kıyasladığında buradaki çelişki çok daha belirgin bir ton kazanır. Sokrates’in bilge bir adam olarak başına gelenlerden yahut Platon’un toplumun belirli bir kesimi için yararlı gördüğü kutsal yalan vaazından asırlar sonra, Selim’in mensubu olduğu toplumu, gerçeğe kayıtsız kalmakla itham etmesini nasıl anlamlandırmalıyız? Burada, yaşanılan yalnızlığın yahut içe kapanmanın kendisi değil, bunun bir tutunamama olarak anlamlandırılması eleştiri konusu yapılmaktadır. Atay’ın “Türkiye’nin Ruhu” isimli bir çalışma kaleme almayı planladığı biliniyor. Ne yazık ki ömrü yetmedi. Yaşadığı ülkenin sorunlarını kendisine mesele edinen bir aydının, ulaştığı yetkinliğe toplumsal bir karakter kazandırma çabasını, bu noktada bilhassa vurgulamalıyız. Toplumla arasındaki mesafeye rağmen, ömrünün sonuna dek, yaşadığı topluma karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmesi, Atay’ın durduğu yeri işaretlemek bakımından kayda değerdir.
Ancak yine de sormadan edemiyoruz, Atay’ın, deneyimlediği duyarlı hayatı; mensubu olduğu toplumdan da beklemesi, ne kadar trajik olabilir ki? Burada bir kez daha trajik etkinin çekimine kapılma dediğimiz bir durum söz konusudur. Tıpkı Tanpınar’da olduğu üzere, Atay da içinde bulunduğu topluma karşı öfkelidir, bu öfke bir yanda özveri, duyarlılık, mesuliyet içtenlik gibi özeliklerin toplumda bir karşılığının olmamasına ki her iki yazarda da bunlar karakteristiktir, öte yanda ise eserlerinin okunmamasına, hak ettikleri ilgiden mahrum kalmalarına dayanır. Öfkenin haklılaştırılmasına gerek duyulmaz zira haklılığı dayanakları itibariyle zaten ispat bulacaktır, ancak öfkenin kurgusal düzeyde kırılmaya maruz kalarak trajediye evrildiği görülür ki Atay’ın tutunamayan karakterleri nihayetinde bu trajediye neredeyse gömülürcesine çekilirler. Trajedinin çekim gücü, Selim’in ölümcül yalnızlığıyla taçlandırılır. Tıpkı tutunamama olgusunun daha baştan sorgusuzca kabul görmesi gibi burada da yalnızlık teması salt toplumun duyarsızlığı üzerinden okunacak ve tam da bu haliyle mutlaklaştırılacaktır. Başka bir deyişle, Tutunamayanlar okuyucusu, çoktan kararını vermiştir, Selim’i duyarsız toplumu öldürmüştür, bu yüzden tutunamamakta, evet haklıdır!
Oysa denklemi şu şekilde kurmak da mümkün! Selim’in tutunamayışını trajik yapan, toplumun duyarsız kalışı mıdır, yoksa Selim’in toplumla yanlış münasebetinden hareketle bir beklenti içinde olması mı?
…
Tutunamamanın kendisine değil, tutunamamanın yöntemine yönelik eleştirel bir okumadır bu metin. Tutunamama’nın varlık dayanaklarını sorgulamak, alternatif tutunamamalara imkân aramak, en çok da trajik olmayan tutunamamalara yaşam hakkı tanımaktır.
Atay’ın başyapıtı bu bakımdan tutunamamayı trajik olanın öncelendiği ve buradan hareketle içselleştirildiği bir koşullamaya tabi kılmaktadır Trajedinin konusu olmayan bir Selim’i onaylamak, dahası öncü/idol olarak benimsemek güç olduğu için, Selim’in trajik bir kahraman olması gerekmektedir. Atay, bunu yaparken belki de farkında olmadan tespiti mümkün ve izahı anlaşılır çelişkilere düşer. Doludizgin kitap okuyan bir karakterin, doğru yaşam edimini bulamaması gerçeklikle ne kadar örtüşür? Kitap, tüm yaşam öğretilerinde, sadece erdemli bir hayatın yaşanmasında değil, bu hayatın nasıl yaşanacağı bahsinde de anahtar bir işlev üstlenir. Atay, kitabı erdemli hayatın koşulu olarak onaylarken, nasıl sorusu söz konusu edildiğinde aynı kitap malum işlevden yoksun bırakılmaktadır. Böylece Selim, erdemin ne olduğunu kitaplardan öğrenmiş ama bu erdemle nasıl yaşanacağını bilemediği ya da ömrü boyunca bir türlü bulamadığı için yalnızlaşmıştır. Aynı kitaplar, nasıl yaşanacağı sorusunu neden yanıtsız bırakmaktadır? Selim güçsüz, kırılgan, zayıf bir tutunamayan olarak resmedilir. Hayatın gerçekliğini yakalamakla kalmayıp, çoğunluğun sırtını döndüğü bu gerçekliğe ısrarla tutunan, her koşul ve durumda kolayı değil zoru seçen biri nasıl güçsüz olabilir? Selim, tüm yaşam örüntüleriyle, onu kuşatan kalabalığın aksine, doğru olanı yapma noktasında büyük bir mücadeleye atılırken, nasıl oluyor da bir o kadar güçten düşürülmüş bir tabiatı taşıyabiliyor uzviyetinde? Selim, çocukluğundan kalma zaaflarla kuşanmış bir hastalıklı ise, iradeden yoksun tutunamamasını nasıl idealize edeceğiz? Selim, lanetten ibaret olan kehanetini Turgut’a kıyasla sahip olduğu onca iyi özelliği rağmen yenemezken, bu özelliklere sahip olup olmadığı bile belli olmayan Turgut, nasıl oluyor da iradesiyle büyük bir dönüşüm geçirebiliyor? Bir tutunamayanın görme yetisinin zayıf olması-tutunamayanların tipik bir özelliği olarak gelecek bakışından yoksun olması-nasıl izah bulur? Kitapların derinliğin keşfi ve ötesini görme bahsinde ayırt edici bir yer teşkil ettiği istinasız her öğreti, disiplin ve inanç biçimince vaaz edilmiş ve bir o kadar sayısız kez tecrübe edilmişken, Selim özelinde bir tutunamayan, ötesini yakın eden bakışlardan nasıl mahrum kalabiliyor?
Nurdan Gürbilek, Atay’ın acıyı anlatırken, melodram tuzağına düşmediğini, bu yüzden acıyı gerçeğe uygun bir söylem düzeyi ve çağrışım gücü ile aktardığını söyler. Gürbilek’in bu tespitine katılmaktayız, ancak eksik olduğunu vurgulayarak; Atay karakterlerini melodram tuzağına düşmeden trajik kılmayı başarmıştır belki ama yine de trajik kılmıştır. Bizce bu aşamada trajedi, Atay’ın karakterleri için ötesini gölgeleyen, ki her zaman bir ötesi vardır ve bu kesinlikle intihar ya da delilik olamaz, dahası aynı öteyi yok saymalarına neden olan bir etkiye içkindir, bu etki trajedinin durduğu, konumlandırıldığı yerden bağımsız düşünülemez. Trajediyi yok sayıyor yahut varlığını inkâr ediyor değiliz, ancak trajedi bile en nihayetinde ötesine yakın eden/çağıran bir forma kaynaklık etmelidir, yaşadığımız dünyada gereksinim duyduğumuz da tam olarak budur, trajedinin büyüsüne kapılıp onu estetize etmek yerine, trajedilerimizden ötesi için neler devşirebilir, ne gibi manalar çıkarabiliriz, peşinde olmamız gereken bu olmalıdır. Öyle görünüyor ki Atay’da; tıpkı Dostoyevski’nin yer altı adamı gibi, “acıda zevklerin en büyüğünün gizli olduğunu sezmiş”, Tanpınar’ın acıyı sanatın dışavurumu olarak resmetmesi ve bir o kadar işlevselleştirmesi gibi, acı karşısında estet bir tavır takınarak onu güzelleştirmeyi düşünmüştür. Bize göre bu tavır, her şeye rağmen aradığımız öte’lerden biri olmaya adaydır, zira Atay’ın trajedisi, “Tutunanamayanlar”ın doğuşunu müjdelemiştir, bir bakışa göre bu durum toplumsal beklentilere/toplumun kendisine karşılık gelebilecek bir “tutamaktır…”
Oğuz Atay’a saygıyla…
…
Kaynakça
-Aristoteles, Poetika, Mitos-Boyut Yay., 2008
-Dostoyevski, Yer Altından Notlar, Doğu-Batı Yay., 2013
-Jale Parla, Türk Romanında Yazar ve Başkalaşım, İletişim Yay., 2015
-Nurdan Gürbilek, Mağdurun Dili, Metis Yay, 2018
-Yıldız Ecevit, Ben Buradayım…, İletişim Yay., 2005



