Picture of Orhan Gazi Gökçe
Orhan Gazi Gökçe

En İyi Versiyona Direksiyon Kırmak

A+ A-

Kendini gerçekleştirme miti, kendisine müşteri olan insanları kendi gerçekliğinden koparıp marazlı bir hâle sokuyor. Kimisinde kendi kabiliyet, güç ve imkânlarıyla uyumsuz, içini kemiren bir ihtirasa; kimisinde ise telafi ve teselli edilemez hayal kırıklıklarına sebep oluyor. En açık ve değişmez gerçeğimiz; eksikle, hatayla, kusurla malûl oluşumuzdur hâlbuki. Hiçbirimizin bundan beri olmadığı dikkate alınacak olursa meselemizin bir başkasından iyi olup olmadığımızla ilgili olmadığını anlamak zor olmaz. İnsanın dünkü hâliyle bugünki hâli arasında bir muhasebeye girmesinde de bir beis yok elbette. 

Geleceğe odaklı zaman algımız zihnimizde bir dizi felaket senaryoları oynatarak gelecekteki hâlimize odaklanmaya şartlıyor bizi. Gelecekte tamama ereceğimizi, yaralarımızın kapanacağını umuyoruz ve birden içinde bulunduğumuz hâli hırpalarken buluyoruz kendimizi. Hâlbuki tam olarak gerçekleşmiş, tamamlanmış bir benlik yahut kendilik hâlinden söz edilemez ne şimdi ne de gelecekte. Bu ucuz bir hayaldir kendimize sattığımız. Biraz tedirgin, biraz kaygılı, biraz korkulu ama daha çok ümitli bir çabadan başka bilinen, gerçek bir yolumuz yok.

Kendini gerçekleştirme yahut en iyi versiyonuna erişme miti, modern pozitif psikolojinin en parlak ama en yanıltıcı vaatlerinden biri. İnsanlara bir gün tamamlanacaklarını, en iyi versiyonlarına ulaşacaklarını, içlerindeki bütün çatlakların kapanacağını, hayatla aralarındaki mesafenin sıfırlanacağını fısıldayan bu mit, insanı kendinden bezdirir ve onu güya gelecekteki daha güzel günlere hazırlayacak personalara zorlar. İşte tam da bu hususun muhasebesini yapalım bir film eşliğinde.

Coralie Fargeat’in yazıp yönettiği, 2024 yılı Cannes Film Festivali’nde En İyi Senaryo Ödülü’nü, başroldeki Demi Moore’un ise En İyi Oyuncu dalında Altın Küre’yi aldığı filmi The Substance, kendinin en iyi versiyonuna meftun insan çeşidinin deyimin tam anlamıyla içinden geçecek sert ve çarpıcı bir yapım. The Substance, “Güzel kızlar her zaman gülümsemeli.” gibi ilkel dayatmaların gölgesinde, başarı standartlarının baskısı altında yerini daha genç, daha diri ve daha güzel birine bırakması gereken, reyting fahişesi patronunun “50 yaşına gelince durduğu”nu söylediği o “şey”le malûl TV aerobik yıldızı Elizabeth Sparkle’nin hikâyesi.

Gözden çıkarıldığını bütün benliğiyle anladığında yaldızlı dünyası başına yıkılan Elizabeth bir kaza geçirir. Kaza sonrası gittiği hastanede görünüşte genç -ki sonrasında bir kafede yaşlı diğer bedeniyle karşılaşacağı- doktorun “Kontrol senin elinde olacak!” vaadiyle eline tutuşturduğu adresten temin ettiği serumu kullanmaya karar vermesiyle başlar bu distopik hikâye.  Elizabeth’e yapılan teklif şöyledir: “Kendinizin daha iyi bir versiyonunu hiç hayal ettiniz mi? Daha genç, daha güzel, daha mükemmel. Tek bir enjeksiyon DNA’nızın kilidini açar, yeni bir hücre bölünmesini başlatır ve kendinizin başka bir versiyonunu ortaya çıkarır. İşte bu “öz”dür. Siz matrissiniz. Her şey sizden gelir. Her şey sizsiniz. Bu, kendinizin daha iyi bir versiyonudur. Sadece paylaşmanız gerekiyor. Bir hafta biri için, bir hafta diğeri için. Her biri yedi gün olmak üzere mükemmel bir denge. Unutulmaması gereken tek şey: Siz. Birsiniz. Kendinizden kaçamazsınız.” Elizabeth Sparkle, yıldızının söneceği endişesiyle kendisinin daha genç ve güzel bir versiyonu olan Sue’yu yaratmak için bu garip teklifi kabul eder ve serumu kullanılır fakat süreç korkunç sonuçlara yol açacaktır.

Elizabeth’in bir yerden sonra kontrolünden tamamen çıkan çift beden ve tek benlik denklemi, gerçek bedeninde geri dönülemez tahribata yol açar. Onu eskisinden bile daha yaşlı ve kusurlu bir hâle dönüştürür. Genç, ihtiraslı Sue vahşi rekabetin hâkim olduğu düzen içinde Elizabeth’in yaşlı bedeninden arsızca çalmaya başlar. Neredeyse tamamen ele geçirdiği beden hakimiyetinde Elizabeth’e büyük bedeller ödetir ve ona saldırmaya başlar. Elizabeth ise Sue’nun bu arsızlığı ve dizginlenemezliği karşısında çaresiz kalır, iyice elden ayaktan düşünce bu garip kumardan çekilmek ister ancak olmak istediği ama artık kendine bir düşman kesilen tarafını yok etmeye de kıyamaz lakin kıyamadığı tarafından kıyılacaktır.

İkiye bölünen ve çift bedende yaşayan benliğin paradoksu sarsıcıdır. Evdeki gül demetinin üzerinde yazan “They are going to love you” yani “Seni sevecekler, sana bayılacaklar.” notu en dehşetli sahnenin ardından belirir. Ne bu vaadin ne de “Dengeye saygı gösterirsen başka bir sorun yaşamazsın.” uyarısının pratikte artık bir hükmü kalmaz; insanların hayranlığı dehşete, denge ise dramatik bir şekilde kaosa dönüşür. Film, önü alınamaz ve tarifi zor bu kaousun en dehşetli sahneleriyle sona erer.

The Substance; beden, ruh ve benlik arasındaki sırlı ilişkinin başkaca boyutlarını hatırlatır. Filmdeki ikiz benlik teması, insanın içindeki bir başka ben’e, gölge benliğe ve dış baskıların insan şahsiyeti üzerindeki tahripkâr etkilerine odaklanır. Genç, diri beden ile yıpranmış ve çirkinleşen beden arasındaki kontrast gitgide artarken iki farklı benliğin savaşı gittikçe kızışır. Fargeat’in kullandığı sert ve incitici imgeler, insan vücudu, yemeklere dair irrite edici kareler, izleyiciyi kendi benlik katmanlarına doğru rahatsız edici bir yolcuğa çıkarır. Bazen bu türden zor yolculuklar en iyi versiyonumuzun var olup olmadığıyla ilgili daha sağlıklı bir yerden bakma imkânı sunar bize.

İnsanın bedeniyle var olma çabasına mahkûm edilmesi, modern çağın en açık ve acımasız indirgemelerinden biridir. Beden, varoluşumuzla bütünleşik olmaktan çıkarılıp bizzat varoluşun kendisiymiş gibi sunulduğunda benlik bilinci de dar bir biyolojik kabuğa hapsedilir. İnsan artık düşünen, tereddüt eden, pişman olan, arayan bir varlık değil sürekli optimize edilmesi, genç tutulması, parlatılması gereken bir yüzey hâline gelir. Bu indirgeme, insanı kendine yabancılaştırır nitekim beden zamana, hastalığa ve çürümeye mahkûmdur. Benliği bedene indirgeyen her söylem, insanı kaçınılmaz bir yenilgiye sürükler. Yaşlanmak, eksilmek ve yıpranmak bir kusur gibi algılanır. Hâlbuki tüm bunlar insan olmanın kaçınılmaz istikametidir. Bedenin dili serttir, acımasızdır benlik ise bu sertlik içinde mahpus kaldığında kendine nefes alacak bir alan bulamaz.

Bedene aşırı odaklanmış başka bir deyişle bedenin kesafetinde boğulan bir benlik tasavvuru, insanı sürekli telafi ve tamir hamlelerine zorlar. Aynaya her bakış bir kabusa, her değişim bir başarısızlık kaydına dönüşür. Benlik, içerden gelen bir bilinç olmaktan çıkar dışarıdan onay bekleyen kırılgan bir projeye evrilir. Hikâyeyi susturup görüntüyü konuşturan ve her türlü akim kalacak bu projenin insanın iç sesini kısarak uzatmaları oynadığı açık.

Beden, insanın kaderine bitişiktir ama anlam bahşetmez ona.  “Ten kaydında olan canını kurtaramaz” diyor Mevlânâ Celaleddin-i Rumî. Ten kaydında olmanın nihayeti, bedenin anti age ve ikonlaşmış gençlik formu müptelalığının kurbanı olmasıdır. İnsan kendisiyle savaşarak muzaffer olamaz, sükûnete eremez. İnsanın kendisine iğneyi batırması zor mesele. Bu şifa iğnesinden kaçarken bedenler, estetik cerrahinin acı iğnelerinin deliğinden geçmediği kalıyor…Yaşlanmayı bir düşüş değil derinleşme olarak okuyabilmek kendimize merhamet gözüyle bakabilecek kalp yumuşaklığı ile mümkün. Bunu dileyelim. “Dilce susup / bedence konuşulan bu çağda / biliyorum kolay anlaşılmayacak” dizelerinin şairinin o “bildiği” yere daha çok mu dersiniz?