Picture of Fatih İsmet Yılmaz
Fatih İsmet Yılmaz

Erenlerin Kılıcı

A+ A-

Önce Anadolu’nun fethi ve irşad edilmesinde sonrasında ise Balkanların fethi ve irşadında aktif rol alan Gaziyan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum, Bacıyan-ı Rum ve Abdalan-ı Rum’u hepimiz duymuş veya bir yerlerden okumuşuzdur.  Gaziyan-ı Rum: Eli kılıç tutan Türkmen savaşçılar. Ahiyan-ı Rum: Ahi Evran’ın kurduğu esnaf teşkilatı. Bacıyan-ı Rum: Varlığı her ne kadar tartışma konusu olsa da Ahi Evran’ın eşi Fatma Bacı tarafından kurulan kadın teşkilatı. Abdalan-ı Rum: Üç teşkilatı da içinde barındıran ve onların içinde barınan Anadolu ve Rumeli’nin manevi fatihlerini ve bekçilerini oluşturan teşkilat. Aslında burada teşkilat kelimesini kullanmamız pek doğru değildir ve bunlar Osmanlı’nın kuruluşunda aktif rol almış dört zümredir. Bu dört zümre içinde Abdallar zümresi Anadolu ve Rumeli’nin irşadında en önemli vazifeyi üstlenmiştir. 

13. yüzyıl Anadolu’sunda, Moğol işgalinden kaynaklı olarak meydana gelen nüfus hareketleriyle beraber yoğun göç yaşanmış ve  Selçukluların  yıkılma sürecine girmesiyle siyasi otorite boşluğu meydana gelmişti. Bu durum çok sayıda Rum ve Ermeni’nin bulunduğu Anadolu coğrafyasında Türkmen nüfusunu arttırmış ve bu siyasi otorite boşluğundan dolayı bir takım dini şahsiyetler ön plana çıkmıştı. Baba İshak isyanından sonra sultana güveni kırılan halk sultana değil, abdallara sığınmıştı. Bunların içinden özellikle, Hoca Ahmet Yesevi tarafından başına Elifî taç giydirilen Horasan’dan kalkıp güvercin donuyla Anadolu’ya gelen Sulucakarahöyük’e yerleşip yürümez kayaları Seyyid Mahmud Hayrani için yürüten nice Anadolu ve Rumeli erenlerinin Piri Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli; Moğolların gazabından İslam’a sığınan halk kitleleri için bir kapı olmuştu. Öyle ki Hünkar Anadolu’ya neden güvercin donuyla gelmiş, neden yürümez kayaları yürütmüş ve neden Sarı Saltuk’un beline tahta kılıç kuşandırmıştı?

Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli, Hoca Ahmed Yesevi’nin halifelerinden Lokman Parende’den dersler almış ve menakıpnameye göre Hoca Ahmed Yesevi tarafından bizzat Anadolu’nun irşadı için vazifelendirilmişti. Hünkar ile Ahmed Yesevi arasında bir asır kadar zaman farkı olsa da ikisi arasındaki bu vazifelendirme ve bağ, manevi bir anlam taşımaktaydı.

Hoca Ahmed Yesevi’den keramet göstererek hırka, taç, çerağ, sofra, alem ve seccade   emanet aldıktan sonra Anadolu’ya güvercin donuyla gelen Hünkar’ı, doğan şekliyle avlamaya çalışan Hacı Tuğrul’a Hünkar: ‘‘Er erin üzerine öyle gelmez. Siz bize zalim şeklinde geldiniz. Biz size mazlum şeklinde geldik. Eğer güvercinden daha mazlum bir şekil olsaydı, biz o şekilde gelirdik.’’ demiştir. Bu şekilde Anadolu’ya kardeşlik, barış ve gönüllere Hz. Muhammed ve onun Ehl-i Beyt’inin sevgisini yerleştirmek için geldiğini göstermiştir. En mazlum canlı olan güvercin olması ise mazlumların yanında nasıl durduğunu göstermektedir. 

Sulucakarahöyük’e yerleştikten sonra nice erenler onun kerametlerini duymuş ve onun ziyaretine gelmiştir. Bu erenlerden biri olan Seyyid Mahmud Hayrani, aslana binip bir eline de yılan alıp 300 dervişle beraber Akşehir’den Hünkar’ı görmek için yola çıkmıştır. Aliler Beline yaklaşınca Hünkar’a haber gitmiş bunun üzerine Hünkar: ‘‘İyiliğim, o er canlıya binip geldiyse, biz de cansıza binip onu karşılayalım.’’ demiş ve kayaya binerek onu karşılamaya gitmiştir. Bunu gören Mahmud Hayrani Hünkar’ın mertebesinin büyüklüğünü anlamıştır. Aslan ve yılan tasavvufta nefsi temsil etmesine karşın  Mahmud Hayrani’nin aslanı bineği, yılanı kamçısı yapması, kendi nefsine nasıl hakim biri olduğunu göstermekteyken Hünkar ise kayayı yürüterek sadece nefsine hakim olmakla kalmayıp insanların kalplerine ve gönüllerine nasıl hitap ettiğini de göstermiştir. Mahmud Hayrani, Hünkar’ın büyüklüğünü işte burada anlamıştır.

Hikayesi Abdalan-ı Rum’un en güzel örneklerinden biri olan Sarı Saltuk, menakıbnameye göre bir çobandır. Arafat Dağı’nda çilede olan Hünkar, Zemzem Pınarı’nın yanına gittiğinde koyun güderken onu görmüş ve adını sormuştur. Hünkar, çobanın adının Saltuk olduğunu öğrenince ‘‘İmdi, seni Rum iline salduk.’’ demiş ve bir anda Saltuk’un gözünden perdeler kalkmış ve erenler mertebesine ayak basmıştır. Ona tahta bir kılıç, yedi ok, bir yay  ve seccade verip Ulu Abdal ve Kişi Abdal’ı yoldaşı yapmıştır.  Hünkar, Sarı Saltuk’u uğurlamış ve Saltuk, yanındaki abdallarla beraber Sinop üzerinden seccadeyle Karadeniz’i aşıp erenlerin himmetiyle önce Gürcistan’a sonra da Dobruca’ya gitmiştir. Burada halka zulmeden yedi başlı bir ejderha vardır. Saltuk bu ejderhaya karşı önce yedi okunu kullanır ve ejderhanın her bir kafasını bir okla vurur. Ejderhaya bir şey olmaz ve Sarı Saltuk’u kuyruğuyla sıkıştırır. Bunun üzerine Sarı Saltuk belindeki tahta kılıcı unutarak Hızır’dan medet ister. Hızır gelip: ‘‘Ey gerçek er, belindeki kılıcı çıkarıp niçin kesmiyorsun’’ demiş. Bunun üzerine Sarı Saltuk tahta kılıcını çekip ejderhayı yenmiş ve bölge ahalisini Müslüman yapmıştır. Sadece Sarı Saltuk değil, Seyyid Ali Sultan, Pir Balım Sultan, Akyazılı Sultan, Demir Baba, Gül Baba, Harabati Baba, Sersem Ali Baba gibi erenler Balkanlar’da Hünkar’ın yolundan giderek İslamiyeti yaymışlar ve Kul Himmet’in de dediği gibi:

‘‘Ezelin ezeldir Muhammed Ali

Urum’u fethetti Bektaş-ı Veli

Arap Oğlu gördüm eli develi

Onun katarından ayırma bizi’’

Balkanları manevi olarak fethetmişlerdir.

Sarı Saltuk’un burada savaştığı ejderha değil Balkanlar’daki  Hristiyan zalim yöneticilerdir. Tahta kılıç ise burada derin bir sembolizm taşımaktadır. Okun yapamadığını yani gücün yapamadığını tahtadan kılıç yapmıştır. Demir kılıç kaleleri, şehirleri fethederken tahta kılıçlar gönülleri fethetmiştir. Bunun yine en büyük örneklerinden biri  bir Vefai olan Şeyh Edebali’nin dervişi Kumral Abdal’ın Osman Gazi’yle beraber tahta kılıcı ile gaza etmesi ve Osman Gazi’ye padişahlığını müjdelemesi karşılığında tekke yapacak kadar bir toprak ve bunun bir nişanesi olarak onun kılıcını almasıdır. Bursa’nın fethinde, geyiklere binen Geyikli Baba, uzun bir tahta kılıçla savaşan Abdal Murad, Hünkar’ın halifelerinden Abdal Musa  aktif olarak yer almıştır. Osmanlı’nın fetihlerinde yer alan bu zat-ı aliler Alp-Eren kimliğini bizzat oluşturmuşlar ve Gaziyan-ı Rum ile Abdalan-ı Rum arasında bir köprü olmuşlardır.

Fetihlere katılan Vefaiyye, Kalenderiyye ve Haydariyye gibi tarikatlar zaman içinde tarihe karışmış ve Bektaşilik içerisinde erimiştir. Onların Osmanlı kuruluşunda oynadığı rolü Bektaşilik ilerleyen süreçlerde devam ettirmiştir. Anadolu’yu ve Balkanları Müslümanlaştırıp Türkleştiren erenlerin elinden tahta kılıç hiçbir zaman eksik olmamıştır. Yunus Emre’nin de dediği gibi:

‘‘Erenlerin kılıcı

Arşa çıkar bir ucu

Ne de güzel kesici

La ilahe illallah’’