Picture of Mehmet Aycı
Mehmet Aycı

Eşekten Nasıl Düştüm

A+ A-

Yaramazdım. Bağlı atımızın ipini çözüp, onu odun yığının yanına veya binek taşı niyetine evin yakınındaki yüksekçe taşın yanına çekip binmeye çalışırken yakalandığım oldu. Bindiğim de. Çocuk olduğumdan mıdır nedir, at huysuzlanmazdı. Fazla hareket etmezdi. Aynı şekilde eşeğimize bindiğim, binerken düştüğüm de oldu. Attan ve eşekten düşmelerim içinde unutmadığım, aklıma geldikçe avuçlarıma baktığım bir düşme var ki, bu benim ilk eşekten düşmemdir.

Kalabalık bir aileydik ve hep iki parça yaşardık. Ailenin yarısı yayla evinde yarısı “dere” evinde yaşardı. Dere dediğim yerin coğrafyası alabildiğinde hırçındı. O da iki taraflı idi. Bir tarafından Koca Yalı bir tarafından Küçük Yalı akardı. Bu derelerden dolayı mı “dere” denirdi köyümüzün bu kısmına bilmiyorum ancak V şeklinde iki kanyona ayrılan noktada, Karademir Dağına (aslında tepesine) çıkan Kuyruklu dediğimiz yerde, kuyruğun tam bittiği yerdeydi deredeki evimiz.

Bir değil, iki yayla evimiz vardı. Bir plato halindeki yaylanın bir tarafı Susuz Yaylası, diğer tarafı  Ericek Kaşı Yaylası idi. Ailenin yarısı derede sabit kalır, diğer yarısı her iki yayla arasında her yıl göçerdi. Bir yıl birinde bir yıl birinde ikamet edilirdi. Bunun nedeni yayladaki tarlaların ekilmesiydi. Ekinler biçildikten sonra göçülürdü. Bazen yaylanın da yaylasına, kıl çadıra çıkardık.

Derede, herkesin evinin önünde bir bahçesi vardı. Deredekilerin aynı zamanda yaylada da evleri vardı ancak, pek çok aile yazın yaylaya çıkar, ekinini biçer, harmanını çıkarır, ürünlerini dereye taşır, kışın yaylada kalmazdı. Bizim ise keçi sürümüz vardı ve keçileri dereye indirmezdik. Yarımızın yaylada kalması gerekirdi.

Yaz zamanı, sabah dereye yük indirip, bahçesinden sebze meyve toplayıp akşam yaylaya çıkanlarla, akşam yük indirip ertesi gün çıkacaklar yollarda karşılaşırdı. Motorlu taşıt yoktu ve bu taşıma atlarla, eşeklerle, katırlarla yapılırdı. Yayla ile dere arası yedi-on kilometre arasında değişirdi; evinizin hangi yaylada, yaylanın neresinde bulunduğuna göre.

Biz annemle dereden yaylaya çıkıyorduk. Annem kardeşimin kundağını sırtına sarmış, heybenin bir gözüne sebze meyve doldurmuş, bir gözüne de beni oturtmuştu. Heybenin ortasında, eşiğin tam sırtında da galiba ayrıca yük vardı. 

Benim için heybede yolculuk ilginç ve eğlenceliydi.

Bizim eşeğimiz erkek eşekti ve yayladan gelenlerin dişi (kancık) eşeklerini görünce eşeğimiz önce anırıyor, sonra ipten kurtulmak için hızlanıyordu. Annem eşeği zor zapt ediyor, dizginlemeye çalışıyordu.

Körün Uşağı mevkiinde yine böyle bir durumda, eşek ipini mi kopardı yoksa annemin elinden mi sıyırdı, son hızla ileri atıldı. Heybenin iki gözü de havalandı. Ben fırlayarak çakılların üzerine düştüm. Ellerime ve vücudumun başka yerlerine çakıllar battı.

Avuçlarıma kan oturdu, canım o kadar acıdı ki ne kadar ağladığımı hatırlamıyorum.

Sonrasındaki yolculuğu nasıl yaptığımızı da hatırlamıyorum. Annem beni tekrar heybenin gözüne bindirmiş olmalı, yoksa o yokuş yayla yolunu yürüyebilecek yaşta değildim.

Sonraki yıllarda eşekten çok düştüm. Defalarca attan düştüm. Hiçbirinde canımın o kadar yandığını hatırlamıyorum.