Fark Etmekle Başlayan
- Tarih:
Sanat, ince fark edişlerle sağlanan duyarlığın estetik hüviyet kazanmasıdır. Muazzam akış ve geçişlerle birbirini besleyen duyarlık ve fark ediş yetkinliği, sanat ve sanatçı için verimi en yüksek kaynaktır.
Sanatın özünde fark ediş vardır. Fark etme, sezgi veya hissetme gibi içsel karşılıkları olan duyumlar, sanatçıda hem istek uyandıran kaynak, hem de muhatabında uyandırılmak istenen duygular itibariyle amaçtır. Ünlü sanat Felsefecisi Croce “Sanat yapıtının en sonunda meydana getirdiği şey bir sezgidir” der.(1) İbni Sina zekâyı bir yönüyle ‘sezme ve kavrama gücü’ olarak tanımlar.(2)Sezen zekâsı ve zekâ ile sezmesi ile fark etme yeteneği kazanan Sanatçı, fark etmekle işe başlar, sonra da fark ettirmeye, hissettirmeye koyulur. Bu çaba bölüşme, paylaşma arzusundan kaynaklanır. Aslında gizliden gizliye de bir yoklama faaliyetidir bu. Eseriyle sanatçı bize bir ses vermiştir. Bakalım biz ona nasıl mukabele edeceğiz.
Hemen belirteyim ki, fark etmek anlamak değil, anlamanın başlangıç aşamasıdır. Klasik İslâm filozofları duymanın bilmek olmadığını ifade etmişlerdir. “Tam tersine bilmek için duymak gerekli ama yeterli değildir. Bilmeyi ve duymayı içine alan üst kavramın ‘algı’ anlamındaki idrak” olduğu söylenmiştir. (3) Aradan geçen bin yıllık zaman sonrasında fazlasıyla çok değişen dünya ve toplumun kavramları, bu kavramların değişen anlamları birbiriyle örtüşmeyebiliyor. Ancak biz de ‘fark etme’ kavramını hem gündelik hayatımızda kullandığımız şekliyle insan hayat ve toplum realitesiyle ilk temas kurma aşamasında bizde uyanan ilk duyguları, sanat ve felsefi anlamıyla da bu ilk temas ve duygulardan sonra anlamaya, düşünmeye, kavramaya, bilmeye ve bilince giden yolu açan süreci kastediyoruz. İlk fark ediş ve duygulardan sonra zihnin ve ruhun derinliğinde bir murakabe gerçekleştirme mecburiyeti hem ciddi manada fikir ve estetik faaliyetinin bir gereği, hem de duygu ve duyumlarımızın sahihliğini test etmek içindir.

Duyduklarınız, gördükleriniz önemli bilgi kaynaklarıdır ama bizzat kendi hususiyetleriniz veya ışık, renk, açı gibi fizikî şartlar, görüş tarzınızı etkilemiş olabilir. “Şimdiye kadar, en doğru, en şüphe götürmez olarak kabul ettiğim şeylerin hepsini duyulardan veya duyular yoluyla öğrendim” diyen Descartes, devamında bu bilme yönteminin zaaflarını yine kendisi ifade eder: “Hâlbuki bu duyuların bazen aldatıcı olduklarını kendim tecrübe ettim; bunun için bir defa aldatanlara hiçbir zaman tamamıyla güvenmemek tedbir iktizasındadır.”(4)
Okuma ve Beyin Teknolojileri üzerine çok değerli çalışmalar yapan Firdevs Güneş “Fark etmeksizin anlama ulaşmak mümkün değildir” der. “Her anlamın ve anlamanın bir fark etme aşaması vardır. “Anlama süreci ile ilgili her açıklama, anlamı bulma, kavrama ve değerlendirme aşamalarını kapsamaktadır. Anlama bu aşamalar yerine getirildikten sonra gerçekleşmektedir.”(5) Güneş’in burada sıraladığı anlamı bulma, kavrama ve değerlendirme aşamalarını, metodolojik düşünme ve kavramsallaştırma adına önemli görüyorum. Fark etmek anlamanın, anlamak kavramak ve eleştirmenin ilk aşamasıdır. Anlam ve anlama bir ilk temasla, ilk bakışla, ilk bilgiyle, ilk intibaıyla, ilk kanaatle, ilk tesirle başlar. İlk dokunuş, ilk temas bize ön bilgiler, ilk malumatlar verir. Verir ama sadece dokunuş ve temas, kavramak için yeterli olmaz; derinlikli bilgi, kavrayışla mümkündür.
Fark ettiğimiz ve anladığımız her bir şeyle anlam dünyamızın birikimi artar. Burada bir birikim olarak anlam dünyamız ile son anlama tarzımız ve çabamız birbirinden ayrı ama birbirini besleyen, destekleyen mahiyete sahiptir. Sonuçta anlam dünyamız bütün unsur ve çeşitliliğiyle yaşadığımız hayat içinde ve hayatın bize kazandırdıkları ile oluşur. En şahsî dünyamız bile içine doğup orada var olduğumuz kültür evreninden bağımsız değildir. “Bir insan asla kararlarında ve hareketlerinde tamamı ile bağımsız olamaz. Yeryüzünde hiç kimsenin etkisinde kalmadan karar verebilen tek bir kişi yoktur. İnsanlar etkileşerek gelişirler, karar verirler ve hareket ederler. Bütün ömrümüz etkileşimden ibarettir. Hatta ilim adamlarına göre terbiye budur, kültür budur.”(6) Bu tür genel etkileşimin bireysel gelişmeyi negatif yönde etkilediği bile söylenebilir. Kültüre dönüşmüş genel telakki ve alışkanlıkların, sanat verimleri için en uygun nitelik olan özgün bakış ve değerlendirmeyi aşındırdığı veya körelttiği bilinmeyen bir realite değildir. Hayat ve dünyanın gerçekliğine ilk temas ettiğimiz anda, ilk kez gördüklerimizle ruhumuzu havalandıran fark etme heyecanı ve bu heyecanın bilinci, sonraki zamanlarda sayısız tekrarlarla sıradanlaşır, alışkanlığa dönüşür. Eagleton sıradan kişilerin alışkanlığa dayalı şekilde yaşadıklarını söyler.(7)
İnsanların kahır ekseriyeti alışkanlıklarla anlar, anlamlandırır, düşünür. Hatta Bergson’a göre kitleler için akıl temayülleri adı verilen şey bu alışkanlıklardan ibarettir.(8) İnce duyarlıkların estetik heyecanıyla fark ettiklerimiz. alışkanlığa dönüşünce kanıksanıyor, sıradanlaşıyor. Bu sıradanlık estetik algımızın heyecanlı canlılığını zayıflatıyor. Bu durumda alışkanlıklarımız fark etme yeteneğimizi zayıflatmış olmaz mı? Düşünülsün. Ancak her alışkanlığın da her fark edişin de bir ilk anı, aşaması vardı-r. Bu heyecan yüklü bilincin, varlığın ve hayatın güzelliğini yekpare insan çoğunlukları için daha çok da kültürel değerlerle sabitleyerek alışkanlığa dönüştürmesinde bir sakınca olmaz. İstisnai fikrî, sanatsal ilgileri saymazsak, alışkanlığın bütün hayatın hücrelerine nüfuz ettiği hatta hayatın bu sayede katlanılabilir olduğu bile söylenebilir.(9)
Ne zor şeylere ne kolay alışıyor insan! Haksızlık etmeyelim; gündelik hayatın belli bir düzende akışı için alışkanlıkların gerekli olduğu da söylenmelidir. Ancak bu değişmezler, kanıksanmış alışkanlıklar dünyası içinde estetik duyarlık sahibi olmak veya sahici düşünmek mümkün olmaz. Peirce çok özet ifade eder: “Eğer insanoğlu alışkanlıklarını değiştirmeye ihtiyaç duymasaydı, düşünme hiçbir zaman gerçekleşmezdi.”(10) Böylece biri alışkanlıkların biçimlendirmesiyle diğeri alışkanlıklara karşı gelişen iki düşünme biçimi ortaya çıkmış oluyor. Biri kitlelerin hazır bulduğu veriler diğeri mütefekkir çabaların araştırma ve anlamasıyla oluşan iki düşünme ve anlama biçimi. Biz elbette yaratıcı sanat ve düşünce verimlerimiz adına entelektüel ilgilere, yönelişlere önem vermek durumundayız. Bir duyuş tarzı olarak estetik de düşünme de sabit sınırların, kalıpların dışına çıkmadan, en azından onları zorlamadan, sorgulamadan mümkün olmaz. Uydum kalabalığa mantığı ile fark edemezsiniz, fark edince de kalabalığa uyamazsınız. Son tahlilde kendi anlam dünyamızın bize kazandırdığı bakış ve anlayışla fark ederiz ama yeni fark ettiklerimizle de anlam dünyamızı gözden geçirir, gerektiğinde değiştiririz. Gözden geçirme ve değiştirme süresi ve yoğunluğu düşünme, anlama yoğunluğumuzla doğru orantılıdır.
1 Celal Türer, Charles Peirce’ün Pragmatik Felsefesi, s.38, Üniversite Kitabevi yay, İst.2003.
2 Benedetto, Croce, ifade Bilimi ve Genel Lingustik Olarak Estetik, s.114, çev. İsmail Tunalı, Remzi Kitabevi yay, İst.1983.
3 Ali Durusoy, Mantık İlmine Giriş, s.302, 3. Bas, İfav yay, İst. 2011.
4 Ali Durusoy, age, s.302.
5 Descartes, Metafizik Düşünceler, s.123, çev. Mehmet Karaaslan, 3. Bas, MEB yay, İst. 1967.
6 Firdevs Güneş, Okuma Yazma Öğrenimi ve Beyin Teknolojisi, s.60, Ocak yay, Ankara 1997.
7 Seyyid Ahmat Arvasî, Şüphe ve İman, s.25, Burak yay, İst.1996.
8 Terry Eagletton, Estetiğin İdeolojisi, s.62, 63, çev. hakkı Hünler, Türker Armağan, Ayfer Dost vd, özne yay, ist.1998., Bu konuda daha geniş bilgi için; Hakkı Hünler, Estetiğin Kısa Tarihi, s. s.264, Doğu-Batı yay, Ankara 2011.
9 Henri Bergson, Düşünce ve Devingen, s.106, çev. Miraç Katırcıoğlu, Maarif yay, İst.1959.
Firdevs Güneş, age, s.18.



