Picture of Mesut Şimşek
Mesut Şimşek

‘‘Fikirlerime Saygı DUY(!)malısın’’ Kurnazlığı

A+ A-

Geçtiğimiz günlerde bir dost sohbetinde konu, evlilik ihtimali ve bir hayatı paylaşmanın asgari zeminine geldi. Belli şerhleri saklı tutarak, hayatımı birleştireceğim insanın benden farklı siyasal, teolojik ya da felsefi kanaatlere sahip olmasının temel bir zaaf yaratmayacağını hatta böylesi bir zihinsel mesafenin evliliği tüketmek yerine besleyebileceğini belirttim. Muhatabımın tepkisi oldukça keskindi: ‘‘Olur mu öyle şey! Evlenecek insanların aynı fikirde olması, dünyaya aynı pencereden bakması gerekir. Aksi halde evde huzur kalmaz.’’ Oldu.

Görünürde pragmatik ve tecrübeye dayalı bir sağduyunun ifadesi gibi duran bu yaklaşım, aslında zihniyet dünyamızın en yerleşik kabullerinden birini yansıtıyor. Birlikte yaşamanın asgari şartını zihinsel tektiplikte aramak ve farklılığı doğrudan bir huzursuzluk kaynağı olarak görmek. Oysa masadaki bu tedirginliğin sosyolojik arka planına, tarihsel çağrışımlarına ve anlam kazısına baktığımızda, kolektif hafızamıza yerleşmiş arkaik bir kanaat rejimi açığa çıkıyor. Çoğulluğu meşru bir zemin saymak yerine varoluşsal bir tehdit olarak algılama refleksi bu. Böylesi anlarda gerek kamusal alanda gerekse kişisel ilişkilerimizde, çatışmayı savuştururken ahlaki üstünlüğü elden bırakmayan ve çok sık karşılaştığımız kurnazlık devreye girer.

Fikirlerime saygı DUY(!)MAK zorundasınız!

İlk bakışta ne kadar medeni ne kadar hoşgörülü ve uzlaşmacı bir talep izlenimi uyandırıyor bu ısrar değil mi? Peki ama gerçekte durum böyle mi? Zira saygı talebinin ardında, düşünceyi her türlü eleştiriden muaf tutma arzusu ve entelektüel bir dokunulmazlık arayışı yatıyor. Oysa fikir denilen şey, dokunulduğunda günaha girilen kutsal bir türbe ya da korunaklı sandukalar ardında sessizce tavaf edilmeyi bekleyen bir adak nesnesi değildir.

Hal böyleyken saygı kisvesiyle sunulan bu dayatma, kırılgan tezleri rasyonel sorgulamadan kaçırıp dokunulmaz kılan, tartışmayı henüz başlamadan boğan örtük bir iktidar arayışına işaret ediyor.

Meseleye serinkanlılıkla yaklaştığımızda karşımıza çıkan yalın gerçeklik ise son derece açıktır. Saygı, varoluşu ve haysiyetiyle ahlaki bir özne niteliği taşıyan insana aittir. Fikir ise kamusal alanda tartılmak, sınanmak ve temelsizliği görüldüğünde terk edilmek üzere dile getirilen geçici bir iddiadan ibarettir. İnsanın değeri bizatihi varlığından türerken, düşünce ancak rasyonel muhakemenin süzgecinden geçtiği ölçüde geçerlilik kazanır.

Bizdeki saygı talebi ise Voltaire atfedilen ‘‘Fikrinden nefret ediyorum ama onu savunma hakkını sonuna kadar koruyacağım’’ ilkenin tersyüz edilmiş, yerel cemaat refleksleriyle sakatlanmış bir biçimidir. Zira kamusal alandaki yaygın refleks, düşüncenin ifade edilme özgürlüğünü koruma kaygısından tamamen uzaktır. Asıl istenen şey kanaatin içeriğinin sorgulanmaması, zaaflarının görünür kılınmaması ve benimsediği bakış açısının mutlak bir doğru şeklinde muhataba dayatılmasıdır. Zihinsel bir tembelliğin ürünü olan bu tavır, kendi inandığı doğruyu karşısındakine zorunlu bir kabulleniş olarak sunma kolaycılığından beslenir.

Fikrini ahlakileştiren zihin, tezine yöneltilen her rasyonel itirazı doğrudan şahsına yapılmış bir saldırı, varoluşsal zeminine yönelen bir tehdit olarak algılar. Düşünceyle kurulan bu aşırı özdeşleşme, eleştiriyi bir müzakere imkânı olarak karşılamak yerine kişisel bir haysiyet davasına dönüştürür. Neticede hürmet bekleyen insan olma vasfı geri çekilir ve özne, bizatihi kendi elleriyle inşa ettiği soyut kurgunun kurbanı haline gelir.

Meselenin asıl ironik perdesini aralamak, bu zihniyet kalıbının köklerini anlamak açısından elzemdir. Uğruna dostlukların feda edildiği, ilişkilerin koparıldığı ve evlerin huzursuzluk zeminine sürükleneceğinden korkulan ‘‘vazgeçilmez fikirler’’ sahiden kime aittir?

Toplumun geniş kesimleri, savundukları tezleri çetin bir zihinsel muhasebenin, şüphenin ve rasyonel sorgulamanın süzgecinden geçirerek oluşturmaz. Çoğu kanaat, içine doğulan muhitin alışkanlıklarından, aidiyet duyulan cemaatin kodlarından ve tüketilen ideolojik ezberlerden tevarüs edilmiş yargılardan ibarettir. Kendi aklını bağımsız bir özne olarak işletme sorumluluğunu üstlenmeyen birey, hazır reçeteler sunan kabile korunaklarına sığınmayı tercih eder. Bu durum yalnızca ideolojik, kültürel ya da sanatsal iktidar alanını elinde tutan kesimlere mahsus bir körlük sayılmamalıdır. Tarihsel baskılara ve kolektif travmalara maruz kalmış kimlik havzalarında da benzer bir zihinsel kilitlenme hüküm sürer. Maruz kalınan mağduriyetin derinliği, yaşananları kavramsal ve rasyonel bir muhakemenin süzgecinden geçirme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Oysa çoğu zaman ıstırabın bizatihi kendisi sorgulanamaz bir meşruiyet kalkanına dönüştürülür. Yaşanan tarihsel hırpalanma, serinkanlı bir anlama ve siyasal akıl üretme çabasının yerine salt reaksiyoner bir öfkeyi ve kemikleşmiş bir mağduriyet asabiyetini ikame eder. Böylece mazlumiyet hali, kendi ideolojik dogmalarını ve kabile reflekslerini eleştiriden muaf tutmanın en kullanışlı örtüsü haline gelir.

Tablonun en çekilmez boyutu ise burada ortaya çıkar. İnsanlar, bizzat üretmedikleri ve sadece miras yoluyla tevarüs ettikleri bu emanet kabulleri savunurken son derece katı, uzlaşmasız ve tahammülsüz bir asabiyete bürünürler. Oysa kanaatlerine hakiki bir zihinsel emek ve anlama çabasıyla ulaşmış zihinlerin tavrı bu mirasçı reflekslerden bütünüyle ayrışır ve kendi fikrinin sınırlarını idrak eden insan, ona dokunulmazlık zırhı giydirmek yerine eleştiriyi bir zenginleşme imkânı sayar.

**

Türkiye’nin modernleşme krizinin temelinde, siyasetten ve ideolojiden bağımsız kurucu bir ahlak alanının inşa edilememiş olması yatar. Fikir ile ahlak arasındaki hiyerarşik bağ koptuğunda, ahlak fikrin emrine girer ve kabile asabiyetine dönüşür. İdeolojik mensubiyet, insan tekinin şahsi erdeminin ve ahlaki haysiyetinin yerini alır. Böylece ahlak, bireyi nesnel ilkelerle tartan evrensel bir terazi olma vasfını yitirerek ötekini baştan mahkûm etmeye yarayan kullanışlı bir tahakküm aracına dönüşür.

Bu zihinsel tıkanma, herkesin kendi korunaklı alanına çekildiği edilgen bir hoşgörü söylemiyle aşılamaz. Bireyi kamusal temasın gerektirdiği yüzleşmelerden muaf tutan böylesi bir uzlaşma biçimi, insanları yan yana getirse bile aralarındaki zihniyet duvarlarını ortadan kaldırmaz. Aksine o duvarların ardında kemikleşen sorgulanmamış kanaatleri koruma altına alır, eleştirel aklı felç eden örtük bir gettolaşmayı meşrulaştırır. Gerçek bir müzakere yerine temassızlığı erdem sayan bu sığ barış havası, ortak bir anlam dünyası kurma iradesini de zamanla tüketir. Kendi dar havzasında mutlaklık vehmeden bir toplum, bu tür bir zemin üzerinde ancak kırılgan ve gergin bir ateşkes inşa edebilir.

Hakiki bir zihinsel ve ahlaki dönüşüm, herkesin kendi kabuğuna çekilerek elde ettiği bu sahte dokunulmazlık konforundan sıyrılıp epistemik bir tevazuyu içselleştirmekle başlar. Kendi aklının sınırlılığını, kanaatlerinin tarihsel ve kültürel rastlantısallığını idrak eden birey düşüncelerini yüceltme refleksinden kurtulur, eleştiriyi varoluşuna yönelen bir tehdit olarak karşılamak yerine kendi eksikliğini tamamlayacak rasyonel bir imkân olarak kabul eder.

Epistemik tevazu; insanın kendi idrakinin sınırlarını, içine doğduğu vasatın koşullarını ve en önemlisi yanılma ihtimalini bir zafiyet şeklinde algılamak yerine, düşüncenin kurucu ve asli şartı olarak kabul etmesidir. Montaigne’in ‘‘Ne biliyorum?’’ sorusunu kendine yöneltebilme cesaretidir bu. Zira hiçbir özne ve hiçbir ideoloji, hakikatin mutlak mülkiyetini elinde tutamaz.

Düşünceler kamusal alanda hiçbir koruma kalkanına sığınmadan sınanmalı, tartılmalı ve rasyonel eleştirinin süzgecinden tavizsizce geçirilmelidir. Fikirlerin kutsal çadırlara ihtiyacı yoktur aksine onların açık havaya, eleştirinin sert rüzgârlarına ve yüzleşmeye ihtiyacı vardır. Ancak çetin kamusal müzakere zemininde insanın ontolojik değerini gözetmek, haysiyetini tartışmanın hırpalayıcı etkilerinden korumak asgari ahlaki sorumluluğumuzdur.

Ahlaklı ve erdemli insana kayıtsız şartsız saygı, fikre ise sonuna kadar tavizsiz bir sorgulama…

Farklı düşünen bir insanla bir masayı, bir şehri, bir ülkeyi ya da bir ömrü paylaşabilmek tam da bu ahlaki ve zihinsel olgunlukla başlar. Zira ahlakı fikirlerin üstünde konumlandırabilenler, aynı evde hayatı paylaştıklarında birbirlerinin devralınmış ikinci el kanaatleriyle karşı karşıya gelmek yerine, bütün kırılganlığı ve sahiciliğiyle bizatihi insan oluşlarıyla temas kurmayı başarırlar.