Fikret Haşhimov Bakmayı Ve Görmeyi Öğreten Adam
- Tarih:
Onu ilk kez atölye koridorunda görmüştüm. Sessiz yürüyüşü, dikkatli bakışı ve etrafındaki her nesneye neredeyse resimsel bir ciddiyetle yaklaşması, daha o anda onun yalnızca bir hoca değil, dünyayı başka türlü gören bir insan olduğunu hissettirmişti. Vefat haberini aldığımda içimde beliren boşluk, sadece bir sanatçının değil; bir bakışın, bir terbiyenin ve bir estetik ahlakın da kaybıydı.
Onun derslerine girmek, aslında bir teknik eğitimden çok daha fazlasıydı. Fırçayı nasıl tutacağımızı değil nasıl yol bulacağımızı öğretirdi elbette; ama daha önemlisi, bakmayı öğretirdi. “Görmek ile bakmak aynı şey değildir,” dediğini hatırlıyorum. Bu cümle, zamanla yalnızca resimle değil, hayatla kurduğum ilişkiyi de dönüştürdü. Çünkü o, nesnelerin dış yüzeyinden ziyade, onların iç ritmini, varoluş titreşimini yakalamaya çalışan bir ressamdı.

Sanat anlayışında klasik disiplinin izleri çok belirgindi. Desene verdiği önem, kompozisyon kurarken gösterdiği titizlik ve formun anatomik doğruluğuna olan bağlılığı, onun güçlü bir akademik gelenekten geldiğini açıkça hissettirirdi. Ancak bu klasik yapı, asla donuk ya da katı bir kalıba dönüşmezdi. Tam tersine, bu sağlam zemin üzerinde yükselen bir özgürlük alanı vardı. Modern dokunuşlar, renk kullanımındaki cesaret ve zaman zaman formu bilinçli biçimde kıran yaklaşımı, onun sanatını yaşayan bir organizmaya dönüştürürdü.
Özellikle renk konusundaki yaklaşımı, biz öğrenciler için ayrı bir dersti. Renk onun için yalnızca yüzeyi dolduran bir unsur değil; duygunun, zamanın ve hafızanın taşıyıcısıydı. Bir gün bir çalışmamızın karşısında uzun süre durmuş, sonra sakin bir sesle şöyle demişti: “Bu renk doğru ama bu duyguya ait değil.” O an anladım ki, resimde doğruluk yalnızca teknik bir mesele değil; aynı zamanda ontolojik bir uyum meselesiydi.
Onun sanatında hissedilen bir başka önemli damar da Rus sanat geleneğinin etkisiydi. Bu etki, yalnızca teknik ustalıkta değil; aynı zamanda derinlik duygusunda ve insan figürüne yaklaşımında da kendini gösterirdi. Figürlerinde çoğu zaman bir içe kapanıklık, bir düşünce hali ve hatta yer yer melankolik bir ağırlık sezilirdi. Bu, yüzeyde dramatik bir anlatım değil; daha çok içsel bir yoğunluktu. Sanki figürler konuşmaz, ama uzun süre bakıldığında insanın içine doğru genişleyen bir sessizlik üretirdi.

Atölyede dolaşırken bir öğrencinin çalışmasına müdahale edişi bile başlı başına bir estetik eylemdi. Fırçayı eline alışındaki sakinlik, küçük bir dokunuşla bütün kompozisyonu dengeleyişi ve sonra geri çekilip sessizce izleyişi… Bunlar, resmin yalnızca yapılmadığını; aynı zamanda dinlendiğini de öğreten anlardı. Çünkü o, resme müdahale etmekten çok, onunla konuşmayı bilen bir sanatçıydı.
İnsan olarak ise son derece mütevazıydı. Akademik unvanını ya da geçmişini hiçbir zaman bir mesafe unsuru olarak kullanmazdı. Aksine, öğrencileriyle kurduğu ilişki, çoğu zaman bir ustadan çok bir yol arkadaşını andırırdı. Sorularımıza doğrudan cevap vermek yerine, bizi düşünmeye sevk eden kısa cümleler kurardı. Bu tavır, ilk başta zorlayıcı görünse de zamanla insanı derinleştiren bir yönteme dönüşürdü.
Onunla ilgili zihnimde en çok yer eden şeylerden biri de sabırdı. Resimde aceleye yer olmadığını, her şeyin kendi zamanında olgunlaştığını sık sık vurgulardı. “Bir resim, sanatçının sabrı kadar derindir,” dediğinde, bunun yalnızca resim için değil, hayat için de geçerli olduğunu anlamak zor değildi.
Bugün geriye dönüp baktığımda, ondan öğrendiğim şeylerin büyük bir kısmının teknik bilgilerden ziyade bir duruş olduğunu fark ediyorum. Sanata karşı dürüst olmak, yüzeyde kalmamak, kolay olanı değil doğru olanı aramak… Bunlar, onun bize bıraktığı en kıymetli miraslar.
Vefatıyla birlikte içimizden tam olarak eksilen şey bir büyük sanatçının kaybının yanı sıra elbette iyi bir öğretici, yol gösterici ve bir dostun vedasıydı. Hepimizin hayat gailesine düştüğü bir yerde tam olarak takip edemesek de yaşadığı kırgınlığı, öğrencilerinden ve atölyesinden kopartılışı derin bir yaradır içimizde. Ancak aynı zamanda, bıraktığı izler sayesinde çoğalan bir şey de var: bakış. Şimdi bir tuvale her yaklaştığımda, bir rengin gerçekten “oraya ait olup olmadığını” sorguladığımda, bir figürün iç sessizliğini yakalamaya çalıştığımda, onun sesi hâlâ bir yerlerden duyuluyor.
Belki de gerçek hocalık tam olarak budur: Gittikten sonra bile öğrencinin elinde, gözünde ve zihninde yaşamaya devam etmek. Onu bir ressam olarak anmak eksik kalır. O, resmin kendisi kadar sessiz, derin ve dirençli bir insandı. Ve şimdi, geriye bıraktığı tuvaller kadar, yetiştirdiği öğrencilerde de yaşamaya devam ediyor.



