Picture of Murat Kılıç
Murat Kılıç

“Fren Var, Ama Geri Vites Yok: Enflasyon Neden Durmuyor?”

A+ A-

Merkez Bankası enflasyonla mücadele için frene bastı. Faiz %50’ye kadar çıktı, kredi muslukları kısıldı. Sıkı para politikası söylemleri manşetlerden inmedi. Ama çarşıda pazarda fiyatlar hâlâ durmuyor. İktidarın masadaki hesabı çarşıya uymadı. Peki, neden fren tutmuyor?
Çünkü enflasyonun kaynağı sadece taleple ilgili değil; sistemin bizzat kendisi sorunlu. Frene basmak başka şeydir, rotayı düzeltmek başka.

2023’ün ikinci yarısından başlayarak 2024 ve 2025 yılında da uygulanmaya devam eden yüksek faiz politikası, Merkez Bankası’nın enflasyonla mücadeledeki “klasik” silahıydı. Ama bu silah tek başına savaş kazandırmıyor. Çünkü bir ayak frene asılırken, öbür ayak gaz pedalını bırakmıyor.

Türkiye’de enflasyonun gerçekte ne olduğunu anlamadan yapılan her müdahale, yüzeysel kalıyor. Türkiye’de resmi söylem hâlâ “talep enflasyonu” üzerinden kuruluyor. Sanki halk fazla harcıyormuş gibi. Sanki herkes lüks içinde yaşıyor. Gerçek bu mu? Oysa gerçek bambaşka.

Ücretli kesimin (işçi, memur, emekli, asgari ücretli) yaptığı harcama büyük oranda geçinmeye yönelik. Gıda, kira, ulaşım, fatura… Bunlara yapılan harcama, gerçekten enflasyonu tetikliyor mu, yoksa sadece hayatta kalma çabası mı? Bunlar lüks değil, zorunluluk. Tarımda üretim düşerken, gıda fiyatlarını sadece faizle dizginlemek mümkün değildir.

Buna rağmen hâlâ “ücret zamları enflasyonu artırıyor” iddiasıyla karşılaşıyoruz. (Acaba bu iddia, adaletsiz ekonomik yapıyı gizlemenin bir yolu olabilir mi?) Oysaki Enflasyonun sebebi, halkın geçim mücadelesi değil. Özellikle dar gelirli kesimlerin (işçi, memur, emekli, asgari ücretli – neden dar gelirli dediğimizi başka bir yazımızda anlatacağız) maaş artışlarının enflasyonu tetiklediği yönündeki söylemler, hem teknik olarak yanlış hem de toplumsal olarak adaletsizdir. Çünkü bu kesim zaten enflasyondan en fazla etkilenen, gelirinin tamamını zorunlu ihtiyaçlarına harcayan gruptur. Enflasyonun ortakları onlar değil; yüksek gelir gruplarının lüks tüketimi, kontrolsüz kamu harcamaları, yüksek faiz ödemeleri ve vergilerle şişirilmiş fiyat yapısıdır.

Kamu tarafında ise tablo daha da çarpıcı. Harcamalarda herhangi bir azalma yok. Faiz arttı ama kamu harcamaları da arttı. Şu soruyu sormayacak mıyız: Devlet gerçekten tasarruf yapıyor mu? İktidar, halktan sabır isterken kendisi israf düzenini neden durdurmuyor? Aciliyeti olmayan projelere, verimliliği tartışılan yatırımlara, şatafatlı organizasyonlara, tanıtım kampanyalarına milyarlarca lira harcanmaya devam edilirken, kim bu yükün gerçek sorumlusu?

Kamu yönetimi kemer sıkmıyor, ama vatandaşa “tasarruf et” deniliyor.   

Vergi politikası da enflasyonu körükleyen başka bir alandır. Enflasyonun doğrudan halkı ezen bir diğer kaynağı da dolaylı vergiler. ÖTV ve KDV gibi vergiler sürekli artırılıyor. Vergiler fiyatları artırıyor mu? Evet. Bu, gelir düzeyi düşük kesim için fiyatların katlanarak artması anlamına geliyor. . Maaşlar erirken, vergiler büyüyor. En temel tüketim kalemlerinde vergi artışı yapılırken, gelir ve servet üzerinden alınan vergiler hâlâ cılız kalıyor. O hâlde şu soruyu da sormalı: Devletin vergi sistemi enflasyonu düşürmek için mi çalışıyor, yoksa onu(enflasyonu) tetiklemek için mi?

Sorun bununla da bitmiyor. Kamu İhale Kanunu yıllardır iltimas düzenlemeleriyle ile delik deşik edilmiş durumda. Altyapı projeleri ve büyük kamu yatırımları, şeffaflıktan uzak bir şekilde sürdürülüyor. En büyük sorunlardan biri ise şu: Birçok iş doğrudan işi yapana verilmiyor. Büyük firmalar ihaleyi alırken, işler taşeronlara veriliyor. Hatta taşeronda taşeronuna veriyor. Bu zincir içinde her bir ara kademede komisyoncular oluşuyor. Gerçekten işi yapan kişi/firma düşük gelir kazanıyor, aradaki firmalar ise neredeyse sadece komisyon/organizasyon geliriyle milyonlar, milyarlar kazanıyor. Sonuçta devlet bir işe 100 milyon lira harcıyor, ama işin gerçek maliyeti belki 60 milyon. Aradaki fark kayıp mı, kâr mı, yoksa kamu zararı mı? Onu bilen yok. Neden yok? Çünkü ortada denetim görevini yapan kurumlarımız kalmadı. Zihni, kültürü, yapısı dejenere oldu.

Aynı işi defalarca farklı şirketlere aktaran taşeron zinciri nedeniyle maliyet artırıyor, kaliteyi düşürüyor, israf büyüyor. Bu zincirin sonunda vatandaşa ne kalıyor? Bu düzende kim kazanıyor, kim kaybediyor?

Tüm bu gerçekler bize şunu söylüyor: Enflasyonla mücadelede frene basmak yetmez; Aynı zamanda geri vitese takmak, yönü değiştirmek, rotayı düzeltmek gerekir. İsraf devam ediyorsa, vergiler adaletsizse, ihale sistemi kaynakları israf ediyorsa, bu fren tutmaz.

Faizi artırırken vergileri de artırırsan, halkın elindeki son kuruşu da alırsan, piyasada soğuma değil çöküş olur. Ama fiyatlar yine de düşmez. Bugünkü politikalar, halkı değil düzeni korumaktadır. Gerçek çözüm, halkı suçlamakta değil; düzeni değiştirmekte, adaleti sağlamaktadır.

Bakış açısı değişmez, rota düzeltilmezse Türkiye gaz frenle daha çok patinaj yapar.

Asıl soru şu; bu iktidar o rotayı değiştirmeye hazır mı?

Özetle mesele ne sadece faiz, ne sadece ücret…
Sorun, sistemin üretimden uzaklaşması, kamu kaynaklarının verimsiz kullanılması ve yoksulun harcamasının suç sayılmasıdır.

Peki, bütün bunlara rağmen hâlâ enflasyonun suçlusu halk mı?