Gaile…
- Tarih:
Bazen ilk bakışta gördüğümüz, dalgaların yüzeyinde görünen köpük ve çalkantılardır; oysa denizin hakikatini kavramak için, o yüzeyin altındaki derin, sessiz, karanlık akıntılara dalmak gerekir. Gündelik hayatımızın telaşlı, meşgul, didinen yüzeyi, “endişe etmek”tir (Besorgen). O köpükler ki, bize bir anlam, bir yön, bir dünya sunamaz.
Sabahın erken saatlerinde ışıkları yanan ofis binaları, metroda okunan gazeteler, ödenecek faturalar, tamamlanacak projeler, verilen sözler… Hepsi, elde olan (zuhanden) bir göndermeler ağı içinde, birbirine eklemlenir, bizi bir noktadan diğerine taşır. Bu ağ, bizi sarmalar; öyle ki, kendimizi onun bir uzantısı, bir işlevi gibi hissederiz. Araba bozulduğunda hemen taksi çağırmak, işler ters gittiğinde yeni bir plan yapmak, bu ağın esnek ama dirençli dokusudur. Bir “kendiliğindenlik” halidir bu, bir sürükleniş… Dünya, bizatihi bu meşguliyetler bütünüdür artık ve biz, bu bütünün içinde kaybolmuş, onunla özdeşleşmiş haldeyizdir. “Onlar”ın (das Man) korosuna katılmışızdır, sesimiz o koronun içinde erir, seçimlerimiz o koronun ezberlettiği melodiyi tekrarlar. İşte bu hal, varlığın unutuluşunun, kendi hakikatinin üzerine serilmiş örtünün ta kendisidir.
Sahici-olmayan (uneigentlich) bir uykudur. Ancak her uyku, bir uyanma imkanı taşır içinde. Derinlerdeki o sessiz dip akıntısı, bazen yüzeye çıkar, bütün köpükleri yalayıp yutacakmışçasına. İşte o an, meşgalenin sihirli perdesi yırtılır. Bu, her zaman somut bir aksaklıkla olmaz. Bazen bir işi bitirip koltuğa yığıldığımız o boş an, bazen gece yarısı ansızın açılan gözler, bazen kalabalığın ortasında gelen bir yabancılaşma duygusudur tetikleyen.
Dünya, birdenbire sessizleşir. O aşina sandığımız, elimizin altındaki araçlar, ilişkiler, hedefler, anlamlarını yitiriverir. Bir yabancıya dönüşür tanıdık yüzler, bir anlamsız gürültüye dönüşür kelimeler. “Hiçlik” (das Nichts) denen şey budur: Bir yokluk değil, aksine, tüm anlam katmanlarının sıyrılıp düşmesi, varlığın çıplak, ham, yersiz-yurtsuz (unheimlich) haliyle çakılmasıdır karşımıza. Korkunun aksine, burada korkulacak belirli bir şey yoktur. Korku bir nesneye tutunur, kaygı ise her şeyin altını oyar. Bu, bir uçurumun kenarında değil, uçurumun ta kendisi olduğumuzu fark etme halidir.
İşte tam da bu radikal kırılma noktasında, meşgale ile kaygı arasındaki esas ilişki tersyüz olarak açığa çıkar. Meşguliyetlerimiz, o didinmeler, o koşturmalar, aslında bu temel uçurumun üzerine gerilmiş bir köprüdür yalnızca. Kaygı, bu köprünün yıkıldığı an değil, onu ilk inşa eden, onu ayakta tutan, ona anlamını veren temel zemindir. Şöyle ki: Bir çekiçle çivi çakmak, bir rafı monte etmek, bir raporu yetiştirmek, ancak ve ancak bu eylemlerin nihayetinde “bir şey olma”, “bir yerde var olma”, “ölmeden evvel tamamlama” gibi temel varoluşsal kaygılarımıza (Sorge) hizmet ettikleri ölçüde anlamlıdır. Araba bozulduğunda otobüse atlamamızı sağlayan şey, “bir yere yetişme”, “başarısız olma”, “yok sayılma” korkusu değildir basitçe. Daha derinde, kendi varlığımızı bu dünyada sürdürme, ona bir istikamet, bir biçim verme, onu anlamlı kılma –ve bunların hepsinin faniliğinin, kırılganlığının farkında olma– halidir. Kaygı, bu farkındalığın ta kendisidir. Meşgale ise, bu farkındalığın üzerine ördüğümüz, bizi bir nebze olsun o boşluğun soğuğundan koruyan pratik bir örtüdür. Örtü kalındır, işlevseldir, hatta süslenmiştir; ama altında her daim, bedenin kendi ısısını üretmek zorunda olduğu çıplaklık yatar.
Dolayısıyla kaygı, bir zaaf değil, bir lüks hiç değil, insan olmanın ontolojik temelidir. Onu hissettiğimiz an, “Onlar”ın gürültülü korosundan çıkar, kendi sesimizin ne olduğunu, hatta bir sesimiz olup olmadığını duymaya başlarız. Bu, korkunç bir yalnızlıktır, evet. Ama aynı zamanda ilk özgürlük anımızdır. Çünkü artık seçimlerimiz, toplumsal ilişkiler ağının tekrarı değil, kendi ölümümüzü bilerek, bu faniliğin ışığında, kendi olanaklarımıza doğru atılmış bir sıçrayış olabilir.
Kaygı, bize dünyayı ve içindeki şeyleri oldukları gibi, yani bizden bağımsız, nihai anlamını bizim vermediğimiz varlıklar olarak gösterir. Bu, bir yıkım değil, bir arınmadır. Tıpkı bir fırtınanın havayı temizlemesi gibi, kaygı da varoluşun sahrasını “Onlar”ın tozlarından arındırır. O çorak, rüzgarlı düzlükte, artık kendimiz ve önümüzdeki yoldan başka bir şey kalmamıştır. İşte ancak orada, o sessizlikte, varlığımızın sesini gerçekten duyma, ve onu sahici (eigentlich) bir şekilde, kendi seçimimizle söyleme ihtimali doğar. Kaygı, bizi evimizden eden değil, asıl evimizin nerede olduğunu gösteren bir pusuladır. Ve o pusula, daima kendi özümüze, o dipsiz ve derin zemine işaret eder.
Gizemli bir dehliz gibi şehri dolaşıyorum
sıkıca tutuyorum kendimi şehre karışmaktan alıkoymaya
İsmet Özel



