Gazze: Dünyanın Vicdanıyla Sınandığı Yer
- Tarih:
Sinan Akılotu ile SUMUD’un Seferi Üzerine
Röportaj: Sinan AKILOTU (Akivist-Sivil Toplum Gönüllüsü)


Röportajı Yapan: Remzi Çetinkaya
Gazze, artık yalnızca haritada bir şehir, haber bültenlerinde karşılaşılan bir savaş başlığı ya da uluslararası siyasetin bitmek bilmeyen tartışmalarından biri değil. Son yıllarda yaşananlar, Gazze’yi dünyanın vicdanıyla karşı karşıya geldiği bir eşiğe dönüştürdü. Bir yanda ablukanın, yıkımın ve ölümün ağır gerçekliği; diğer yanda dünyanın farklı coğrafyalarından insanların bu kuşatmayı aşmak için gösterdiği irade var. Sumud Filosu da bu iradenin en görünür örneklerinden biri olarak ortaya çıktı. Gazze’ye ulaşmak için denize açılan tekneler, fiziksel ablukayı aşamamış olsa da, meselenin yalnızca bir kıyıya varmak olmadığını gösterdi. Çünkü bazen bir yolculuğun asıl menzili, ulaşılamayan bir limandan çok, insanların zihninde ve vicdanında açılan yoldur.
Sinan Akılotu ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, Sumud’un denizde yaşananlardan ibaret olmayan anlamını; Gazze’nin dünyaya gösterdiği hakikati, uluslararası sistemin sınırlarını, İslam dünyasının yaşadığı dağınıklığı ve bireyin kendi imkânları ölçüsünde üstlenmesi gereken sorumluluğu konuştuk. Akılotu, “Gazze’ye gitmek” ile “Gazze’nin yanında olmak” arasındaki farktan hareketle, bir meseleye gerçekten taraf olmanın yalnızca söz söylemekle değil, hayatın içinde bir karşılık üretmekle mümkün olduğunu anlatıyor. Ona göre Sumud, tamamlanmış bir sefer değil; kararlılığın, direnişin ve sürekliliğin işareti olan bir maya.
Bu söyleşide belki de en önemli soru şu: Gazze’ye bakarken aslında kendimize ne görüyoruz? Zulmün sıradanlaşmasına karşı vicdanı nasıl diri tutabiliriz? Fiziksel ablukanın ötesinde, zihnimizde ve yüreğimizde oluşan sınırları nasıl aşabiliriz? Ve bütün bunların karşısında “Ben ne yapabilirim?” sorusuna nasıl somut bir cevap verebiliriz? Sumud’un denizde başlayan hikâyesi, bu soruların peşinden karaya, sokağa, gündelik hayata ve nihayet insanın kendi vicdanına uzanıyor.
R.Ç. “Gazze’ye gitmek” ile “Gazze’nin yanında olmak” arasında nasıl bir fark var? Siz bir aktivist olarak yalnızca uzaktan konuşmak yerine yola çıktınız, denize açıldınız, Gazze’ye ulaşmaya çalıştınız ve bu uğurda ciddi bedeller ödediniz. Bugün geriye dönüp baktığınızda, insanın bir meseleye gerçekten taraf olmasının, onu yalnızca konuşmaktan çıkarıp hayatının bir parçası haline getirmesinin anlamı nedir?
S.A. Bismillah. Önce şunu söyleyeyim. 7 Ekim bütün dünya açısından bir dönüm noktası. Bazı hadiselerin, yaşanan an içerisinde büyüklüğü anlaşılmaz, zaman geçtikçe fark edilir. 7 Ekim 2023 günü yaşananlar da böyle. Bir çağın kapanıp diğer çağın açıldığı bir tarihtir 7 Ekim. Bunu gelecek nesiller daha iyi idrak edecekler. Bizim Sumut’tan önce bir de March to Gaza organizesiyle Mısır çıkartması oldu, Refah sınır kapısına yürümek için. Orada da muvaffak olunamadı maalesef. Mısır engel oldu. 7 Ekim’den sonra elimiz kolumuz bağlı bir halde sadece meydanlarda acizce bağırmak veya sadece işin en zayıf tarafı buğzetmek insana çok ağır geliyordu.
Şunu ifade edeyim, bu yaşanan süreç içerisinde vicdanımın en rahat olduğum dönem denizde olduğumuz süreçti, en azından Rabbim benim elimden bu geldi ve şu anda bunu yapıyorum diyordum. Yoksa öncesinde, vicdanımızın mengeneye alındığı ve her an sıkıldığımız bir süreç içerisinde bir ruh halindeydik. Şunu ifade edeyim, üzerimize düşenin çok azını yapmış bulunuyoruz. Cenab-ı Hak fazlasını yapmayı nasip eylesin. Ama en azından somut bir adım atma yolu, bu noktada bütün mazlum coğrafyalara da bizlere de bir umut oldu. Onun için sebep olanlara teşekkür ediyorum. Bizim için de önemliydi.
Tabi 2.Sumut’ta daha farklı bir süreç yaşandı. 2. Sumut’da hem onların hem bizim biraz taktik süreç yaşadığımız bir tecrübe idi. Çok daha fazla sayıda tekne ve müdahale sırasında geniş bir alana yayılıp, bir kısmı feda edilerek diğer kısmın ablukayı kırması planlanmış idi, ancak ta Girit’te başlayan müdahale ve Akdeniz’in ortasında 36 saat boyunca tüm Dünyanın gözü önündeki eşkıyalık buna engel oldu.
Ben bedel ödeme ile ilgili sorunuza katılmıyorum, basitçe ifade edeyim, biraz zahmet çekmişsiniz, nihayetinde bir tekneye binmişsiniz, denize açılmışsınız. Siyonistler sizi tutuklamış, tamamı işkenceyle geçse bile, beş günlük bir zaman toplam nezarethanede ve hapishanede geçmiş bir süreç. Ondan sonra serbest bırakılmışsınız ve evinize gelmişsiniz.
Ömrünü, yıllarını, çocukluğunu, gençliğini İsrail zindanlarında geçiren, bedenleri parçalanan, bombardıman altında bedenleri parçalanan Filistinli, Gazzeli veya farklı coğrafyalarda, Doğu Türkistan’daki mazlumların çektiği düşünülürse bizim bu yaşadıklarımızı bedel ödemek diye ifade edersek, çok büyük haksızlık etmiş oluruz. Atmamız gereken adımın çok çok küçük bir kısmını atabildik diyelim sadece. Cenab-ı Hak daha büyüğünü atmayı da nasip eylesin.
R.Ç. Sumud Filosu size Gazze’den çok, dünyaya dair ne gösterdi? Farklı ülkelerden, farklı inançlardan ve farklı toplumsal çevrelerden insanların aynı amaç etrafında bir araya gelmesine tanıklık ettiniz. Denizde karşılaştığınız insanlar, dayanışma biçimleri ve İsrail’in müdahalesi üzerinden baktığınızda; bugün uluslararası toplum, Batı, Avrupa ve küresel kamuoyu hakkında daha önce sahip olmadığınız hangi kanaatlere ulaştınız?
S.A. Önce şunu ifade edeyim, insanlığın ölmediğini gösterdi. 1. Sumut’ta yaklaşık 46-47 farklı milletten, 2. Sumut’ta 60 farklı milletten, 400’er 500’er kişilik topluluk, hakikaten dünyada insanlığın ölmediği, iyiliğin ölmediği, vicdanın ölmediğini gösterdi. Sadece buraya katılan insanlar anlamında değil, her bir aktivistin arkasında binlerce, yüzbinlerce insanın destek seli, zalim Siyonizm’e karşı, Siyonist sisteme karşı dünya insanlığının pes etmediğini, mücadelesine devam ettiğini gösterdi. Bu çok önemli bir değer.
Tabii ben hazır bu sorudayken şunu belirtmek isterim. Biz Yahudileri, Kur’an-ı Kerim’in bize bildirdiği şekilde yakinen tanıyoruz. Lanetli bir kavim olduklarını, Peygamber katili bir kavim olduklarını, kendi Peygamberlerine bile neler yaptıklarını Allah’ın Kur’an-ı Kerim’inde bildirmesiyle biliyoruz. Onun için şu anda yaptıkları bize çok da garip gelmiyor işin doğrusu.
Her ne kadar, Rabbim mekânını Cennet eylesin, Erbakan Hocam yıllarca bunların Arz-ı Mev’ud planını, sapkın üstün ırk inanışlarını, Siyonizmi anlattığında, bundan 30, 40 sene önce komplo teorisi olarak bakılıyordu, belki işin ciddiyetine bu kadar varılmamıştı, bu yaşananlardan sonra daha iyi anlaşıldı, ama en azından Yahudilerin lanetli bir kavim olduklarını ve bu noktada işlerini, kinlerini, düşmanlıklarını Müslümanlar biliyorlar idi. Ancak Batı toplumu büyük bir manüpileye maruz kalmıştı. Avrupa’dan, Amerika’dan, Avustralya’dan İsrail ve Filistin davasına bakıldığında, yabancı aktivistlerle yaptığımız sohbetlere dayalı olarak söylüyorum, oradan bakıldığında manzara şöyleydi, Mazlum Yahudiler, yüz yıllarca sürgünlere uğramışlar, en son Hitler’in zulmünden kaçmışlar, kendi ata toprakları olan bir avuç toprağa sığınmışlar, bu pis Araplar, teröristler, onları bir türlü yıllardır rahat bırakmıyorlar, bu insanlar sadece kendine ait bir vatanda yaşamak isteyen, mağdur ve masum İnsanlar…
Batı tarafından okunan tablo buydu, yıllarca filmler, belgeseller eliyle, medya manipülasyonu ile Batı’da oluşturdukları Holokost hikayesinin etkisiyle oluşan intiba buydu. Bunu da şöyle somut bir şekilde ifade edeyim, birinci Sumuta, katılan iki tane Amerikada yaşayan Yahudi vardı. Bir tanesi de tevafuk bizim nezarethaneye düşmüştü, 26-27 yaşlarında Tommy diye bir genç, 2 milyon takipçisi olan bir Yutuber. Onun ifadesiyle söylüyorum. Dedi ki, Amerika’da kamuoyu araştırmalarında, şu çok net olarak görülüyordu, 7 Ekim’den önce toplumun % 80 ninden fazlası İsrail yanlısıydı. Yani Yahudileri mazlum ve haklı gören, Filistinleri haksız ve terörist gören bir yapıydı. Filistin tarafları, kamuoyu % 2, 3 civarındaydı. Hatta Müslümanların bile önemli bir kısmı Filistin tarafları değildi dedi. Ama 7 Ekim’den sonra, dikkat edin, bu söylediğim tarih Ekim’in başı 2025 yani geçen yıl itibariyle söylüyorum, şu anda dedi 7 Ekim’den sonra Gazze’de yaşanan süreç, buradaki özellikle esirlerin takası sırasında yaşananlar, Gazze’deki Yahudi esirlere karşı Müslümanların tavırları, İsrail zindanlarında Filistinlilerin uğradığı işkenceler kamuoyuna yansıyınca, Gazze’nin zulme karşı haklı, destansı özgürlük mücadelesi kamuoyuna yansıyınca, Gazze’ye uygulanan soykırım, Batı toplumu tarafından daha net, daha dikkatli okunmaya başlayınca şöyle bir değişim yaşandı, şu anda Amerikan kamuoyunda İsrail yanlısı %20 ‘lere kadar düştü, Filistin yanlısı kamuoyu %50’lere kadar çıktı diyor. Bu yıl itibariyle bu oran çok daha fazla değişmiştir. Amerika’dan, Siyonizm’in kuklası olan, Siyonizm’in maşası olan bir ülkeden bahsediyorum, emin olun, Avrupa’da, İspanya’da, Belçika’da, İzlanda’da, İsrail’in, Siyonizm’in gerçek yüzünü gören bu oran, %80’leri %90’ları da geçti. Onun için bu çok değerli. Gazzeliler belki çok büyük bedeller ödediler. Şehirleri gitti, yiğit evlatları, dünyalık her şeyleri gitti, ancak dünya insanlığına, özellikle batı toplumuna Siyonizm şeytani gerçek yüzünü gösterdiler büyük bedeller karşılığında. Ve Elhamdülillah ayaktalar ve mücadelelerine devam ediyorlar
Onun için yüzyıllarca dünyayı sömürmüş vahşi Batı toplumu, en azından insanlık değerleri anlamında ciddi bir uyanışa gebe ve uyanıyor da. Bu noktada Gazze büyük bir devrime sebep oldu.
Batıda bu değişim yaşanırken İslam toplumunda durum ne? Erbakan hocamın tabiriyle uyuyanı uyandırmak kolaydır, ama uyuyor numarası yapanı uyandırmak çok zordur. Söylenecek çok şey var, ancak tek kelimeyle, Ümmet tam bir zillet halinde…
R.Ç. Sizin konuşmalarınızda “uluslararası sistemin acziyeti” sık sık öne çıkıyor. Sizce Gazze, uluslararası düzenin hangi gerçeklerini görünür hale getirdi? BM, Avrupa, uluslararası hukuk, devletler ve özellikle İslam ülkeleri açısından Gazze nasıl bir turnusol kâğıdına dönüştü? Sizin için artık mesele yalnızca İsrail-Filistin meselesi olmaktan çıkıp “dünyada adalet nasıl işliyor?” sorusuna mı dönüştü?
S.A. Önemli bir soru. Yine Erbakan hocamdan alıntı yapayım çünkü, şu andaki problemlerin odağı Siyonizmi hayatı boyunca insanlara anlatmaya çalışmış büyük bir liderdi. Erbakan Hocam, Birleşmiş Milletler’in, UNESCO’nun veya NATO’nun uluslararası toplumun, faydası için değil, Siyonizm’in emellerini gerçekleştirmek için kurulmuş topluluklar, kuruluşlar olduğunu, asla bunların Müslümanlara, dünya insanlığına, adalet, hak getiremeyeceğini, sadece küresel emperyalist, siyonist düzenin ayakta kalmasını sağlamak için oluşturulmuş kuruluşlar olduğunu sık sık ifade ederdi. Ancak kuzu postuna bürünmüş bu canavar yapıların gerçek yüzü, Gazze sayesinde ortaya çıktı.
Her ne kadar Birleşmiş Milletler’in içerisinde, Adalet Divanı’nda veya farklı kuruluşlarda bu şeytani düzenin içerisinde bile artık vicdana gelen sesler yükselmeye başladı, bazı adımlar atılmaya çalışılsa bile, sistemin kendisi neticede Siyonizm’in kontrolü altında olduğu için konuşmanın, kınamanın ötesinde veya pratikte karşılığı olmayan boş kararlar almanın,, oyalamanın ötesinde bir adım atılamaz. Neticede sistemin kendisi bunun için kurgulanmış. Müslümanların Erbakan Hoca’nın dediği noktaya gelmeden başka bir çıkar yolu yok. Siz İslam İş birliği Teşkilatı’nı kurmadıktan sonra, İslam NATO’sunu oluşturmadıktan sonra, gerçekten hak ve adaleti hâkim kılamazsınız. Adalet verilmez, adalet alınır. Yani zalim size adaleti, hakkı sunmaz. Siz alırsınız…
Bu noktada bütün uluslararası sistemlerin adına adalet denilen, adına Birleşmiş Milletler, insan hakları, Kültür İş birliği, sağlık örgütleri denilen bütün yapıların gerçekte Siyonizm’in maşası oldukları, emperyalist siyonist düzenin hamisi olduklarını çok net bir şekilde hem biz gördük hem dünya insanlığı gördü. Bu kuruluşların gerçek manada alternatifleri, hakka, adalete dayalı alternatifleri oluşmak zorundadır. Bunun artık kaçınılmaz bir gerçek olduğu ortaya çıkmıştır.
R.Ç. Gazze bugün bir “haber” olmaktan çıkarak nasıl bir “vicdan meselesi” olarak diri tutulabilir? Savaşın ilk günlerinde insanların dikkatleri çok yoğun oluyor; zaman geçtikçe görüntüler, ölümler, açlık ve yıkım gündelik hayatın haber akışı içerisinde sıradanlaşabiliyor. Sizce Gazze’nin birkaç gün, birkaç hafta ya da birkaç ay sonra unutulmaması için bireylere, medyaya, sivil toplum kuruluşlarına, sanatçılara, akademiye ve siyasetçilere ne düşüyor?
S.A. Önce şunu ifade edeyim. Zalimin en büyük taktiği zulmün kanıksatması, normalleştirilmesi ve sıradanlaştırılmasıdır. Bugün Doğu Türkistan’da maalesef olan hadise budur. Doğu Türkistan belki birkaç on yıl sonra Endülüs gibi tamamen bitecek ve dolayısıyla bu noktada yüz yıllar sonra Doğu Türkistan için de Endülüs gibi sadece zelilce göz yaşı dökeceğiz. İnşallah böyle olmaz, ancak gidişat bunu gösteriyor.
Bugün Filistin’de yüz yıldır devam eden işgal, 7 Ekim’den sonraki süreçte 3 yıldır arşı titreten soy kırım, sizin de belirttiğiniz gibi, ilk zamanlarda toplumlar, meydanlar, medya çok daha fazla ayakta ve dikkatliydi. Şu anda Gazze’nin şehitsiz bir günü bile geçmiyor. Batı Şeria’da, Kudüs’de dükkanlar basılıyor, tarlalar ateşe veriliyor, pazar yerleri bombalanıyor. Bu elim hadiseler, günün normal bir haberi olarak yer bulsa bile, artık normal bir haber olarak Müslümanların gündeminde yer tutuyorsa biz ölmüşüz demektir. Bakın biz imtihan dünyası içerisinde yaşıyoruz. Cenab-ı Hak zalimi başka bir zalimin eliyle de bertaraf eder. Ancak zalimin bertaraf edilmesi Müslümanlara nasip olacaksa bunun gerçekten hak edilmesi gerekir. Buna fetih denir ve fethe layık olunması gerekir. Dolayısıyla bu sürecin her anında, her gününde imtihan oluyoruz.
Gazze başta olmak üzere, mazlum coğrafyalara çare olmak için, beyin fırtınaları gerekiyor. Bir zulmü engelleyemiyorsanız onu duyurun, Hadis-i Şerifi prensibi gereği. Sosyal medyamızda, fırsat bulduğumuz her alanda haykırmak, bıkmadan, usanmadan, meydanlarda az kalsak da moralimiz bozulmadan etkinliklere katılmak olacak. Belki birkaç kişi kalacağız ama meydanları asla terk etmeyeceğiz. En önemlisi vazifemiz olan infak meselesini, yardım meselesini asla gündemden düşürmeden, çaba sarf ederek ve farklı neler yaparızı düşünerek görev ifa etmemiz gerekiyor. Mesela takip edenler bilir, Avrupa’da meseleyi gündeme taşımak için çok çok farklı şeyler yapıyorlar, örneğin Gazze’de şehit olan 10 bine yakın çocuğun ismini 8 saat boyunca kesintisiz, bir meydandan okuyabiliyorlar. Bu bir farkındalıktır, farklı bir şeydir.
Meselenin toplumun dikkatini çekmesi anlamında, farklı şeylere kafa yormak lazım. Sivil toplum kuruluşlarının bir arada hareket etmesi gerekiyor. Parça parça gücümüzü bölmeden bir arada hareket etmek. Zerrelerime kadar inanıyorum ki, ümmetin vahdeti olmazsa Allah’ın rahmeti gelmeyecek. Tarihe bakıldığında Sünnetullah’ın net bir şekilde bu olduğu ortaya çıkıyor. Ne zaman ki ümmet bir arada vahdet içerisinde hareket etmişse Cenab-ı Hak zafer nasip eylemiş, ne zaman ümmetin içerisine tefrikalar girmişse, ayrı başlar çekilmişse, enerjileri birbirine harcanmışsa, zillet yaşanmış. Dolayısıyla yapılan çalışmaları da ümmetin vahdetine vesile olacak şekilde planlamak elzemdir. Sivil toplum kuruluşları farklı renklerde, farklı düşüncelerde, farklı metotları benimsemiş olabilir, illa herkes tornadan çıkmış gibi aynı noktada olmak zorunda değil. Artık bunun aşılması gerekiyor. Farklı tabelalarımız olabilir, farklı hizmetlerimiz olabilir ama itikadi konularda, ana meselelerde, özellikle Siyonizm’e karşı birlikte hareket etme yeteneğini kazanmamız gerekiyor. Beraber hareket etme, beraber eylem yapma, beraber infak toplama becerisini kazanmamız gerekiyor. İllerimizde Sİvil Toplum Kuruluşları’nın bir araya gelip oluşturdukları, Kudüs platformları, Aksa platformları var, bunların hem işlevlerini arttırmak gerekiyor hem de dışarıda kalan kuruluşlar varsa, dâhil etmek gerekiyor. Alt ajandaları bir tarafa bırakarak, ihtilafları değil ittifakları önceleyerek, her ilde Kudüs platformlarını da çatı yaparak ümmetin beraber hareket etmesini sağlamak ve farklı noktaları keşfetmek gerekiyor.
R.Ç. Sumud’un sizin açınızdan en önemli başarısı Gazze’ye ulaşmak mıydı, yoksa Gazze’ye ulaşamasa bile dünyaya bir hakikati göstermek miydi? Siz daha önce filonun yaşananları dünya kamuoyuna taşıma bakımından önemli bir misyon üstlendiğini söylediniz. Fiziksel ablukanın aşılamadığı bir durumda “zihinsel ablukanın aşılması” nasıl mümkün olur? Ve bunun kalıcı hale gelmesi için bundan sonra ne yapılmalı?
S.A. Ben önce bu soruya şöyle bir başlangıç yapayım. Allah rahmet eylesin. Cahit Sıtkı Tarancı’nın “önce yüreğimizdeki Kudüs’ü işgal ettiler” diye bir sözü var, çok önemli bir cümle. Önce yüreğimizdeki Kudüs’ü işgal ettiler. Hakikaten Müslümanlar öyle bir süreç içerisinden geçti ki yaklaşık 250-300 yıldır, önce peyderpey Müslümanları gerçek amaçlarından, gayelerinden kopardılar. Sonra birbirlerine düşürdüler ve sonra teker teker avladılar. Sonuçta yüz yıllık kap karanlık bir dönemin içerisine girdik. Net bir şekilde ifade edeyim. Amerika’nın, İsrail’in, İngiltere’nin, yani Siyonizm’in, emperyalizmin gücü, kendi imkânlarında değil, Müslümanların güçsüzlüğünde, dağınıklığında. Bu noktada birçok örnek verilebilir, mesela, Allah rahmet eylesin, Kral Faysal’ın Amerika Başkanı’na rest çekip, “Biz develerimizin üzerinde, çadırda deve sütü içerek çölde tekrar yaşamaya başlarız ama siz petrolsüz yapamazsınız.” Restini hatırlıyoruz. Bu söz üzerine apışıp kalan Batı, Kral Faysal’ı kendi yeğeni eliyle şehit ettiler. Birçok örneğin, birçok liderin, Allah rahmet eylesin Erbakan Hoca’nın haykırışları, Kıbrıs müdahalesi… Bu noktada emperyalizme karşı dik bir duruş sergilendiğinde net sonuçlar alındığını gördük. Gazze ve İran olaylarıyla aslında zannettiğimiz kadar güçlerinin olmadığını bizatihi müşahede ettik, 7 Ekim oradaki bir avuç Mücahidin çok kıt imkânlarla İsrail’in yenilmezliğinin olmadığını ortaya çıkardı. Dünyanın en donanımlı ordusu diye övünülen koca taburu birkaç saat içinde itlaf ettiler Allah’ın izniyle Beş bin dolarlık Yasin 105 füzesinin Yirmi milyon dolarlık Merkava tankını paçavraya döndüğüne hepimiz şahit olduk. Veya 40-50 yıllık ambargo altında olan İran’ın dünyanın süper gücü Amerika’yı şaşkına çevirdiğini, alt ettiğini hepimiz canlı yayında izledik. Dolayısıyla bu noktada bizim en büyük önceliğimiz işgal edilmiş yüreklerimizin yeniden fethedilmesidir.
Bugün 2 milyar İslam aleminin hakikaten önemli bir kısmı zihinlerinde, ruhlarında işgal edilmiş, esir düşmüş bireyler. Kimisi güce esir düşmüş, kimisi rahata, kimisi vurdumduymazlığa kimisi makama esir düşmüş. Ama maalesef İslam toplumu kendi yüreklerinde hapsoldukları için özgürlüğün maalesef tadını bilmiyoruz. Bunun için dünyanın en özgür coğrafyası Gazze, dünyanın en hür insanları Gazze’de yaşıyor diye ifade ediyoruz.
Ben sorunuza tersten cevap vermiş olayım. Fiziken Gazze’deki ablukanın aşılmasının öncülü, zihindeki ablukaların aşılmasıdır. Zihinlerdeki ablukalar aşılırsa ancak topraklardaki ablukalar aşılabilir. İnşallah biz de Gazzeli kardeşlerimizle beraber özgürlüğü yaşayacaz, bu yakın hissediyorum. İnşallah fiziken de en yakın zamanda bir araya geleceğiz. Rabbim Mescid-i Aksa’da, Kudüs’ün fethinde bunu bize nasip edecek. Bunda şüphem yok. Tabi bunun için bedel ödemeye hazır hale gelmemiz lazım, gayret etmek lazım. Bedelsiz fetih olmaz. Rahatla hiçbir fetih elde edilemez. Bunun bilinciyle hareket etmek lazım ve yine Erbakan Hocam’ın deyimiyle Müslüman olmak yetmez, şuurlu Müslüman olmak gerekir çivisini kafamıza çakıp, toplumumuzun, bizlerin zihnindeki, gönlündeki işgalleri yıkıp, gönlümüzdeki Kudüs’ü fethettikten sonra, emin olun çok kısa bir süreç içerisinde gerçek Kudüs’ümüzün de Rabbim fethini gösterecek bize.
R.Ç. Gazze konusunda en büyük tehlike sizce nedir: unutmak mı, normalleştirmek mi, yoksa meseleyi yalnızca siyasetin diliyle konuşmak mı? Çünkü Gazze bir taraftan büyük bir siyasal ve jeopolitik mesele; diğer taraftan çocuğu, annesi, babası, evi, ekmeği ve hayatı olan insanların yaşadığı somut bir trajedi. Bu iki düzlem arasında dengeyi nasıl kurmalıyız? Gazze’yi anlatırken insanı, yani Gazzeliyi yeniden merkeze nasıl koyabiliriz?
S.A. Bu da önemli bir soru. Önce şunu ifade edeyim. Kişinin kendi nefis terbiyesini yapması gerekiyor. Hakikaten Allah’a kul olmadan davasına er olunamaz. Bu önemli. Biz Allah’a kulluğumuzun farkına varabilirsek, birey olarak, aile olarak, toplum olarak Allah’a kulluğun ne demek olduğunu, La ilahe İllallah’ın kişiye nasıl özgürlük getirdiğini, Allah’a kul olan bir kişinin hiçbir gücün karşısında eğilmeyeceğini, hiçbir şeyin onu satın alamayacağını, Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmayacağı gerçeğini, idrak etmemiz lazım. Onun için Kur’an-ı Kerim’de Cenab-ı Hakk’ın buyurduğu gibi ey iman edenler iman ediniz düsturunu iyi anlamamız gerekiyor. Yani hep beraber, birey olarak, aile olarak, toplum olarak yeniden bir iman tazelememiz gerekiyor.
Kelime-i tevhidin manasını idrak ederek iman etmemiz gerekiyor ve bu gerçek imanı halka halka büyütmemiz gerekiyor. Şeyh Ahmet Yasin’in Gazze’deki eğitim sürecinde bir neslin yetişmesinde 40 yıla işaret eder. Bu noktada gerçekten ciddi çabalar sarf edilirse okullarda, camilerde, başta evlerde, şuurlu nesillerin yetişmesi için mücadele seferberliği başlatılırsa Cenab-ı Hak çok kısa bir süre içerisinde, yine Erbakan Hoca’nın tabiriyle üzeri küllenmiş bu toplumun altındaki iman kor ateşi inşallah ortaya çıkacak, inkişaf edecek ve gerçekten hem kendini kurtaracak hem de bu zalim düzenini yerle bir edecek Allah’ın izniyle. Onun için toptan bir şuur seferberliği başlatmak gerekiyor bu noktada.
R.Ç. Gazze konusunda en büyük tehlike sizce nedir: unutmak mı, normalleştirmek mi, yoksa meseleyi yalnızca siyasetin diliyle konuşmak mı? Çünkü Gazze bir taraftan büyük bir siyasal ve jeopolitik mesele; diğer taraftan çocuğu, annesi, babası, evi, ekmeği ve hayatı olan insanların yaşadığı somut bir trajedi. Bu iki düzlem arasında dengeyi nasıl kurmalıyız? Gazze’yi anlatırken insanı, yani Gazzeliyi, yeniden merkeze nasıl koyabiliriz?
S.A. Geçici bir hayat içerisinde, öyle bir imtihan sürecinden geçiyoruz ki yaşanılan zor, güç bir zaman diliminin karşılığında büyük mükâfatlar, sonsuz cennet, ya da Allah muhafaza buyursun sonsuz cehennem var. Onun için bu noktada tehlikeye işaret ederken acaba Gazzeli için mi tehlikeye işaret etmek gerekiyor yoksa Gazze’nin dışında Gazze ile imtihan olan bizler için mi tehlikeyi işaret etmek gerekiyor? Gazzeliler, Allah onlardan razı olsun, Cenab-ı Hak imtihanlarını kolay eylesin. İmtihanlarını veriyorlar. Buna da gözümüzün önünde hepimiz şahit oluyoruz. Konuşmak kolay, altı evladının cenazesini önüne alıp da, namazını kıldıktan sonra ”Ya Rab sen benden razı oldun mu?” sorusunu sormak, sahabe imanının somut bulmuş halidir. Bu noktadaki tehlike Gazzelilerden ziyade Gazze dışında yaşayan ümmet coğrafyasında veya insanlık coğrafyasında arz ediyor. Gazze, sizin de belirttiğiniz gibi önemli bir turnusol kâğıdı oldu her kesim açısından. Yukarıda da söyledik, zalimin en büyük taktiği zulmü normalleştirmektir. Buna müsaade etmememiz gerekiyor. Kendi imtihanımız için müsaade etmememiz gerekiyor, bir Müslümanın bir saat içerisinde eğer Gazze veya mazlum coğrafyalar dünyada yaşanan hadiseler hatırına gelmiyorsa, neler yapalım diye bilinçaltında bir düşünceye sevk olamıyorsa imanını tazelemesi gerekir. Bir Müslümanın insanlık nereye gidiyor, zalim ne noktada, mazlumların durumu ne, neler yapmamız gerekiyor diye kafa yorması, mücadelenin içerisinde olması, adım atması, kendi tehlikemizi bertaraf etmek anlamında mecburi bir şey.
Kişi her ne yaparsa kendine yapar. Gazze gibi bir meseleyi siyasetin bir malzemesi olarak gören veya onu kendi çıkarları için alet etmeye yeltenen veya infak toplamada bile farklı amaç veya araç için kullanan hesabını Allah’a verecektir. Bu çok basit bir denklem. Allah’tan korkmayan, dilediğini yapabilir, karşılığını alacak. Zerre kadar hayrın, zerre kadar şerrin hesabının sorulacağı bir günde bunun hesabı verilecektir. Dolayısıyla onun için Gazze için tehlikeden ziyade Gazze dışında olan bizlerin kendi tehlikemizi fark etmek ve buna göre davranmak gerekiyor.
R.Ç. “Somut adım” dediğinizde neyi kastediyorsunuz? Konuşmalarınızda yalnızca kınamanın ve açıklama yapmanın yeterli olmadığını, devletlerin ve İslam ülkelerinin somut adımlar atması gerektiğini vurguluyorsunuz. Peki sizce bugün devletlerden uluslararası kuruluşlara, sivil toplumdan sıradan yurttaşa kadar gerçekten sonuç doğurabilecek somut sorumluluklar nelerdir? Bir insan “Ben ne yapabilirim?” diye sorduğunda ona ne söylersiniz?
S.A. Şunu kastediyoruz, herkesin kendi ölçeğinde somut adım atması gerekiyor. Kişi kendi ölçeğinde boykotla somut adım atması gerekiyor, eylemle somut adımı atması gerekiyor, söylemle somut adımı atması gerekiyor, meseleyi gücünün yettiğince medyada, sosyal medyada gündeme taşımak anlamında somut adımı atması gerekiyor, meydana inmekle somut adım atması gerekiyor. İnfak etmekle somut adım atması gerekiyor. Sivil toplum kuruluşları, bu noktada cemaatler, dernekler kendilerince somut adım atmaları gerekiyor. Yapmaları gereken faaliyetleri yapmaları gerekiyor, devletlerin somut adım atması gerekiyor. Şunu inanarak ifade ediyorum, İsrail’in etrafındaki İslam ülkeleri, bırakın ona fiziki bir müdahalede bulunmayı, İsrail’e yardım etmeseler yetecek. Gazze’nin yiğitlerinden bir tanesiyle bir sohbette şunu ifade etmişti. “Bunu ben teknik olarak söylüyorum demişti. Eğer İsrail’le biz baş başa kalsak, yani Amerika veya Batı İsrail’e teçhizat veya farklı lojistik destek vermese, biz İsrail ile tek başımıza kalsak, çok kısa bir süre içerisinde Mescid-i Aksa’da özgürce namaz kılarız veya batının İsrail’e destek olduğu gibi ümmet bize destek olsa yine çok kısa bir süre içerisinde Mescid-i Aksada özgürce namaz kılarız.” demişti. 57 İslam ülkesi Bırakın İsrail’e savaş açmasını yardım yapmasalar, gerçek bir ambargo uygulasalar, gerçekten siyasi anlamda, ticari anlamda, ekonomik anlamda tam bir boykot uygulasalar yetecek.
Herkes ruz’i mahşerde atması gerekip de, atmadığı adımın hesabını verecektir. Dolayısıyla şunu da demeyelim, “Benim bir boykotumdan ne olur ki? Ülkeler boykot uygulamadıktan sonra ne sonuç alınabilir ki? Benim meydana çıkmamdan ne olur ki?” dememek lazım. Neticede biz üzerimize düşeni yapıyor muyuz, yapmıyor muyuz bunun hesabını vereceğiz. Ben kendi somut adımımın hesabını vereceğim. Cemaat lideri, STK önderi, kanaat önderi kendi hesabını verecek. Devlet başkanı, devlet başkanları kendi hesabını Allah’a verecek. Başkasının yapmadığı şeyden dolayı, eğer ben yapmam gereken şeyi de yapmazsam, nasıl olsa sonuç alınamıyor diye yapmazsam ben kendi hesabımı veremeyeceğim. Boykot, infak, yaptırım, savaş ne gerekiyorsa somut adımın atılması. Emin olun şu anda tam zamanı, İran’ın Amerika’nın belini kırdığı bir dönemde, İsrail’in dünya kamuoyunda gerçek yüzünün ortaya çıkıp, siyasal olarak da yalnızlığa itilmiş olduğu bir dönemde, atılacak somut adımlar, bu zalimlerin sonunu getirecek. İnşallah da bu sonu göreceğiz. Her kademe atması gereken somut adımların hesabını Allah’a verecektir.
RÇ. “Somut adım” dediğinizde neyi kastediyorsunuz? Konuşmalarınızda yalnızca kınamanın ve açıklama yapmanın yeterli olmadığını, devletlerin ve İslam ülkelerinin somut adımlar atması gerektiğini vurguluyorsunuz. Peki sizce bugün devletlerden uluslararası kuruluşlara, sivil toplumdan sıradan yurttaşa kadar gerçekten sonuç doğurabilecek somut sorumluluklar nelerdir? Bir insan “Ben ne yapabilirim?” diye sorduğunda ona ne söylersiniz?
S.A. Bireysel olarak bir Önce meseleyi ruhumuzda gündem oluşturacağız. Yani her anımızda, her saatimizde mesele zihnimizde bir yer kaplayacak. Normal işimizle meşgul olabiliriz ama bilinçaltımızın bir köşesinde bu süren mücadele mutlaka bir yer tutması ve ben ne yapabilirim, nasıl yapabilirim diye bir zihin yorgunluğunun olması gerekiyor. İki, kesinlikle yapılan faaliyetlere katılım gerekiyor. Etkisi olur, olmaz, küçük, büyük demeden meydanlarda, konferanslarda, neticede Gazze için veya farklı coğrafyalarda, mazlum coğrafyaların meselenin gündeme taşınması için yapılan faaliyetlere katılım mutlaka gerekiyor. Mutlaka gücümüzün yettiğince infak, yardım yapmamız gerekiyor.
Boykotu böyle bir seferlik, iki seferlik değil artık bir hayat tarzı haline getirmemiz gerekiyor. Zalime destek olabilecek en küçük bir alışverişten kaçınmak gerekiyor. Bu çok önemli bir şey. Ve bulunduğumuz ortamda üslubunca yöneticilerimizi uyarmak ve onları harekete geçirmek için zorlamamız gerekiyor.Ve Allah’a dua etmemiz gerekiyor.
Son olarak, Gazze’nin geleceği açısından Sumud’un bize bıraktığı sorumluluk nedir? Filo biter, tekneler limanlara döner, insanlar kendi hayatlarına geri döner. Fakat Gazze’de hayat devam eder; acı, yıkım, abluka ve adalet arayışı devam eder. Sizce Sumud bir sefer miydi, yoksa yeni bir sorumluluk biçiminin başlangıcı mı? Bundan sonra Gazze’nin gündemden düşmemesi ve dünyanın dikkatinin yeniden başka krizlere kaymasıyla hakikatin kaybolmaması için nasıl bir süreklilik inşa edilmeli?
S.A. Gazze’nin geleceği açısından Sumut’un bize bıraktığı sorumluluk şudur,Sumut zaten kelime anlamında da kararlılık, direniş anlamına geliyor. Yani bu neticede yapılan faaliyetlerden biri veya birkaçıydı. Bu kararlılık, bu direniş devam ediyor. Bu bir mayadır. Ümmetin içerisinde inşallah tutacaktır. Tutmaya da devam ediyor. Bunu da görüyoruz. İnşallah daha farklı çalışmalara şahit olacağız.
Bu noktada Sumut tek bir sefer değil, sadece bu yolun içerisindeki çalışmalardan bir tanesiydi. Bu noktada dünyanın dikkatini çekmek için elimizden gelen bütün enstrümanları kullanmamız gerekiyor. Herkesin bulunduğu ortamda neyi nasıl daha etkili kullanacaksa onu kullanıp mazlumun sesi olmaya, onlara güç katmaya, zalimin gücünü kırmaya dönük bütün tellere dokunmamız gerekiyor, bu noktada bütün çalışmalar önemli ve değerlidir. Bir de şunu bilemeyiz, hangi taşın hangi gediği açacağını çok hesap edemeyiz. İhlasla atılmış küçücük bir taşın koskoca Calutu yerle bir ettiğine şahidiz Kur’an-ı Kerim’in anlatmasıyla. Dolayısıyla bazen büyük faaliyetler, büyük çabalar sonuç getirmeyebilir. Ama ihlaslı küçük bir çaba, çok büyük neticelere sebep olabilir. Onun için yorulmadan, bıkmadan, umutsuzluğa düşmeden, yürümeye devam edeceğiz.
Allah ne zaman takdir etmişse, takdir ettiği şeyi takdir ettiği zaman da gerçekleştirecektir. bizim çalışmamızla, bizim gayretimizle bu ileriye de kaymaz, geriye de gelmez.
Biz kendi imtihanımız için çalışıyoruz. Yapmamız gereken bütün çabayı, takatimizin sonuna kadar yapmamız gerekiyor. Cenab-ı Hak cümlemizi önce ümmetin vahdetine vesile eylesin, mazlum coğrafyaların kurtuluşuna bizi vesile eylesin. Dünyada vicdanla hareket eden Sumut’un içerisinde veya farklı organizasyonlarda çaba harcayan, vicdanları ölmemiş insanlara da Cenab-ı Hak hidayet nasip etsin İnşallah. Gazze’nin kendini feda etmesiyle Dünya’da nice dirilişlerin, ihtidaların yaşandığına şahid oluyoruz. Son olarak şunu da ifade edeyim, Allah nurunu tamamlayacaktır. Rabbim bunu görmeyi bize nasip eylesin, lütfeylesin, ancak göremeyebiliriz, bu yolda son nefesimizi vermeyi nasip eylesin, lütfeylesin. Cenab-ı Hak tabi layık olmasak bile son nefesimizi şehadetle vermeyi nasip eylesin. Bu çalışmanızı tebrik ediyorum. Cenab-ı Hak gayretinizi ihlaslı eylesin, tesirini halk eylesin, mazlumların kurtuluşuna, zalimlerin yıkılışına, ümmetin vahdetine vesile eylesin. Allah’a emanet olun.
Sinan Akılotu Kimdir?
1976 Elâzığ doğumlu. 1994 Elâzığ İmam Hatip Lisesi mezunu, 1998 Karadeniz Teknik Üniversitesi Fatih Eğitim Fakültesi Coğrafya öğretmenliği mezunu. 25 yıl Elâzığ, Yalova ve İzmir’de Özel Dershane ve Okullarda Kuruculuk, İdarecilik ve Öğretmenlik yaptı. Emekli olduktan sonra da Elâzığ’da butik bir Anaokulu Kurucu Müdürlüğünü halen yürütmeye çalışıyorum.
Çocukluk yıllarından beri Millî Görüş hareketi bünyesinde, Milli Gençlik Vakfı, Anadolu Gençlik Derneği, Cansuyu Derneği gibi milko kuruluşlarında farklı noktalarda görev aldı. Halen Anadolu Gençlik Derneği Elâzığ şubesi yönetim kurulu üyesi, Evli ve 3 çocuk babasıdır.



