Picture of Halil İbrahim Uzun
Halil İbrahim Uzun

Gazze’de Sessiz Bir Suç: Ekosid/Çevresel Kırım

A+ A-

Ekosid, bir toplumun varoluş temellerini hedef alan, tabiata karşı işlenen en yıkıcı suç biçimlerinden biridir. En genel tanımıyla, bir ulusun, etnik veya dinsel topluluğun hayatta kalma koşullarını ortadan kaldırmak amacıyla çevre ve ekosistemlerin temel bileşenlerinin kasten, kapsamlı ve sistematik biçimde yok edilmesi anlamına gelmektedir. Bir başka tanımlamada ise ekosid, “çevreye yaygın, uzun vadeli ve ciddi zarar verme ihtimalinin bilinciyle işlenen hukuka aykırı veya kasıtlı eylemler” biçiminde ifade edilmektedir. Bu tanıma göre, savaş sadece bugünü yıkan, kırıma uğratan değil ekolojik bir yolla, çevre tahribatı ile yarını da kırıma uğratan bir felakettir. Gazze Şeridi’nde yaşanan yıkım, bu bağlamda, çevresel felaketin savaşın tali bir sonucu değil; uluslararası hukukun henüz yeterince tanımlayamadığı sistematik bir ekosid pratiği olduğunu açıkça göstermektedir.

Silahlı çatışmalar, doğrudan söz konusu bölgede yaşayan insanlarla birlikte doğanın sürekliliğini yani gelecek nesillerin yaşam alanlarını da tahrip etmektedir. Tarih boyunca savaşlar, toprağı, suyu, havayı ve canlı yaşamını hedef almamış olsa da, bunların üzerinde kalıcı izler bırakmıştır. Bu nedenle çevre, çoğu zaman “savaşın ilk ve en sessiz kurbanı” olarak anılmaktadır. Çatışma bölgelerinde sadece görünen trajedinin gölgesinde kalan çevreye karşı işlenen suçların hesap verilebilirliğini neredeyse imkânsızdır.

Ukrayna’da termik santrallerin bombalanmasıyla yayılan toksik partiküller, Vietnam’da Agent Orange kullanımıyla yok edilen orman ekosistemleri, Kuveyt’te petrol kuyularının yakılması sonucu oluşan atmosferik kirlenme, modern çağın “ekosid arkeolojisi”ni oluşturmaktadır. Etiyopya’nın Tigraybölgesinde tarımsal alanların tahribi ve Yemen’deki su altyapısının çöküşü, çevresel yıkımın çatışma stratejisinin bir parçasına dönüştüğünü göstermektedir.

Bu örneklerin ötesinde Gazze’nin durumu, alanın coğrafi sıkışıklığı, ablukaya dayalı politik-ekonomik yapısı ve askeri saldırıların sürekliliği nedeniyle benzersiz bir ekolojik çöküş modeli sunmaktadır. Burada çevre, yalnızca bir fon değil, doğrudan savaşın hedefidir. İnsan kaybı ve altyapı yıkımı ön plana çıkarılırken, toprak, su, hava ve biyoçeşitlilikte meydana gelen tahribat, sessiz ama kalıcı bir yıkım olarak göz ardı edilmiştir.

365 km²’lik dar bir alana sıkışmış 2,2 milyon nüfusuyla Gazze, dünyanın en yoğun yerleşim alanlarından biridir. Bu olağanüstü nüfus yoğunluğu, sınırlı su kaynakları, yetersiz enerji altyapısı ve iklim değişikliğine yüksek duyarlılığıyla, ekolojik kırılganlık eşiğini çoktan aşmış bir sistem yaratmıştır. 2007’den bu yana uygulanan İsrail ablukası, çevresel bozulmayı hızlandıran politik bir “ekosistem sıkıştırması”nadönüşmüştür.

WHO verilerine göre, saldırılar öncesinde bile Gazze’deki suyun %97’si insan tüketimine uygun durumda değildi. 2023 sonrasında başlayan sistematik bombardımanlar, bu kırılgan yapıyı tamamen çökertmiştir. UNEP’in 2024 tarihli ön değerlendirmesine göre, arıtma tesislerinin tahribi sonucu günde yaklaşık 130.000 m³ arıtılmamış su Akdeniz’e karışmakta; bu durum, hem bölgesel deniz ekolojisini hem de halk sağlığını tehdit etmektedir.

Tarımsal arazilerin yaklaşık %68’i doğrudan zarar görmüş, 1 milyondan fazla zeytin ağacı yok edilmiştir. Fosforlu mühimmatların kullanımı, toprağın mikrobiyal dengesini bozmuş, ağır metallerin (Pb, Hg, Cd) birikimiyle toprak zehirlenmesi riskini artırmıştır. Aynı zamanda, yıkılan yapıların enkazından yayılan asbest, kurşun ve yanmış plastik parçacıkları, hava kalitesinde geri dönüşsüz bir düşüşe yol açmıştır. Çatışmanın ilk 60 gününde ortaya çıkan karbon salımı, iklim açısından savunmasız birçok ülkenin yıllık emisyonlarını aşmıştır.

Bu yıkımın fiziksel boyutu kadar sosyoteknik yapısı da dikkat çekicidir: Bombardımanlar, enerji, su ve atık sistemlerinin birbirine bağımlı yapısını hedef alarak, çevresel tahribatı zincirleme bir çöküşe dönüştürmüştür. Gazze bugün, 39 ila 50 milyon ton arasında toksik enkaz içeren bir ekolojik travma alanına dönüşmüş durumdadır.

Ekosid kavramı, hem etik hem de hukuki bir inşadır. İlk olarak 1970’lerde Olof Palme’nin Stockholm Konferansı’nda dile getirilmiş, daha sonra avukat Polly Higgins tarafından uluslararası hukukta “beşinci uluslararası suç” olarak tanınması için önerilmiştir. Ancak Roma Statüsü’nün 8(b)(iv) maddesi, yalnızca “askeri avantajla orantısız çevresel zarar”ısavaş suçu kapsamında ele almaktadır. Bu tanım, niyet ve yaygınlık kriterleri açısından o denli dardır ki, ekosidsuçlarının çoğu hukuken “tanımsız” kalmaktadır.

Gazze örneği, bu kavramsal boşluğu doldurabilecek en güçlü vakalardan biridir. Filistinli ve uluslararası çevre hukukçularına göre, İsrail’in uyguladığı sistematik kuşatma, ekosistemin temel bileşenlerini – su, toprak, hava, biyoçeşitlilik – hedef alan kasıtlı bir imha pratiğidir. Al Mezanve PENGON gibi örgütler, bu saldırıların Soykırım Sözleşmesi’nin 2(c) maddesiyle de bağlantılı olduğunu, yani çevresel yıkımın fiziksel imhanın araçlarından biri olarak kullanıldığını vurgulamaktadır.

Burada tartışılan mesele yalnızca çevrenin tahribi değil,çevrenin siyasi bir silaha dönüştürülmesidir. Çevresel kaynakların hedef alınması, biyosferin savaşın lojistik alanına dahil edilmesi anlamına gelir. Bu durum, doğayı “tarafsız alan” olmaktan çıkarıp, jeopolitik bir silah sistemine dönüştürmektedir.

Gazze’deki çevresel yıkım, yalnızca bir ekolojik felaket değil, insan haklarının ekolojik temellerine yönelik sistematik bir saldırıdır. Çevre, burada bir “fon” değil; yaşam hakkının kendisidir. WHO, UNEP ve Amnesty International raporlarına göre, su kirliliği, atık yakımı ve partikül madde yoğunluğu, halkı akut solunum yolu hastalıkları, nörotoksik bozukluklar ve konjenital anomalilerle karşı karşıya bırakmaktadır.

İşgal eden taraf olarak İsrail, uluslararası hukuk uyarınca yerel halkın sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını korumakla yükümlüdür. Bu yükümlülüğün kasten ihlali, sadece çevresel bir suç değil, varoluşsal bir travma biçimidir. Gazze’deki çocukların, anne sütü yoluyla ağır metallere maruz kalması ya da kıyı ekosistemlerinde yaşayan türlerin tamamen ortadan kalkması, bu travmanın biyolojik düzeyde aktarılmakta olduğunun en büyük göstergesidir.

Dolayısıyla Gazze’de yaşananlar, “Ekosid/Çevresel Adaletin İhlali” önermesini somutlaştırmaktadır. Bu yıkımın belgelenmesi, yalnızca bilimsel bir sorumluluk değil. Aynı zamanda epistemik bir tanıklık görevidir. Zira çevresel sessizlik, suçu meşrulaştırır. Bu bağlamda, Gazze’deki ekosid, insanlığın doğayla olan ahlaki sözleşmesinin ihlalini temsil etmektedir: Doğa artık tarafsız değildir; savaşın en derin mağdurudur.