Picture of Mehmet Biten
Mehmet Biten

Gerçeğin Kaybı

A+ A-

Röportaj: Doç. Dr. Ahmet Tarık Türkmenoğlu

Röportajı Yapan: Mehmet Biten

Bugünün medya evreni, yalnızca bilginin dolaşıma girdiği bir alan değil; aynı zamanda hakikatin üretildiği, dönüştürüldüğü ve kimi zaman da aşındırıldığı bir mücadele sahasıdır. Dijitalleşmenin hızlandırdığı enformasyon akışı, bireyi tarihte hiç olmadığı kadar çok bilgiyle karşı karşıya bırakırken, bu bolluk paradoksal biçimde hakikatin görünürlüğünü artırmak yerine onu daha da muğlak hâle getirmektedir. Artık mesele, bilgiye erişim değil; hangi bilginin “hakikat” olarak kabul edileceği sorunudur.

Tam da bu noktada “post-truth” tartışmaları, çağımızın yalnızca siyasal değil, aynı zamanda epistemolojik krizini de açığa çıkarıyor. Duyguların, inançların ve kimliklerin nesnel gerçekliğin önüne geçtiği bu yeni düzende, bireyler hakikati aramak yerine onu inşa etmeye yöneliyor. Sosyal medya algoritmalarının kişiselleştirilmiş içerik akışları ise bu süreci daha da derinleştirerek, her bireyin kendi “hakikat baloncuğu” içinde yaşamasına zemin hazırlıyor.

Doç. Dr. Ahmet Tarık Türkmenoğlu ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşi, tam da bu karmaşık zemini anlamaya yönelik güçlü bir düşünsel çerçeve sunuyor. Röportaj, hakikat krizini yalnızca güncel medya pratikleriyle sınırlamayıp, Aydınlanma’dan postmodernizme uzanan geniş bir tarihsel ve felsefi arka plan içinde ele alıyor. Nietzsche’den Foucault’ya, bilişsel psikolojiden algoritmik yönetişime kadar uzanan bu çok katmanlı analiz, içinde bulunduğumuz çağın “hakikat rejimini” anlamak için önemli kavramsal araçlar sağlıyor.

Türkmenoğlu’nun değerlendirmeleri, medyayı yalnızca bir araç olarak değil, aynı zamanda bireylerle birlikte işleyen, onları şekillendirirken onlardan beslenen dinamik bir yapı olarak konumlandırıyor. Bu yönüyle söyleşi, klasik hegemonya tartışmalarının ötesine geçerek, günümüz dünyasında hakikatin nasıl kolektif ama parçalı bir biçimde üretildiğini gözler önüne seriyor. Elinizdeki metin, hakikatin kaybına dair nostaljik bir ağıt değil; aksine, bu kaybın hangi tarihsel, düşünsel ve teknolojik süreçler içinde gerçekleştiğini anlamaya dönük analitik bir davettir.

Günümüz medya ortamında “hakikat” kavramının aşındığı yönünde güçlü bir kanaat var. Sizce bu aşınma geçici bir kriz mi, yoksa daha kalıcı bir epistemolojik dönüşümün işareti mi?

Sondan başlayayım. Bu, bir epistemolojik dönüşümün devamıdır. Devamı diyorum çünkü bu dönüşüm bugünün meselesi değildir. Aydınlanma ve modernleşme süreci bunun zeminini oluşturuyor diyebiliriz. Nietzsche bunu “Tanrı öldü” diye ifade etmişti. Aslında Nietzsche’nin burada Tanrı’nın ölümü dediği şey, hakikatin zaviyesinin ortadan kalkmasına getirdiği bir serzenişti. Bu boşluğun doldurulması için “Üstinsan” gibi bir alternatif vardı; ancak bunun da mümkün olmadığını zaman gösterdi. Tanrı yerine kendisini sahneye çıkaran insan, yeni bir ahlaki norma erişmek yerine kendisini bütün normların birbirine karıştığı bir kaosun içinde buldu. Bu kaotik ortamın içinde çaresiz kalan insan, bunu aşmak için kaybolan hakikat yerine kendi hakikatini belirlemenin gayreti içine girdi. Elbette bu tarihsel süreç içerisinde farklı şekillerde tezahür etmiş olabilir. Ancak kitlesel anlamda bu krizi aşmanın bir yolu olarak medya önemli bir aktör olarak belirdi. Kaosun içindeki insan artık “hakikat nedir?” sorusuyla uğraşmak yerine, tıpkı Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sındaki soma hapı gibi, kendi zihinsel konforunu ve mutluluğunu sağlayacak medya içeriklerini tüketmeye ve bunları kendi hakikatleri olarak görmeye başladı. Medyanın hakikat tartışmalarında yerleştiği yerin burası olduğunu düşünüyorum.

“Post-truth” (hakikat sonrası) kavramı son yıllarda oldukça yaygınlaştı. Siz bu kavramın açıklayıcılığını nasıl değerlendiriyorsunuz? Gerçekten yeni bir dönemde miyiz, yoksa eski sorunları yeni kavramlarla mı ifade ediyoruz?

Ben şahsen kavramın bugünün özellikle siyasal olayları üzerinde son derece açıklayıcı olduğunu düşünüyorum. Nitekim ortaya çıkışı yine iki önemli siyasal olaya dayanıyor: Brexit süreci ve Trump’ın seçimi. Bu iki olay 2016 yılında gerçekleşiyor ve Oxford Sözlük aynı yıl bu kavramı yılın sözcüğü olarak seçiyor. Kavramın yaygınlaşması da o tarihten itibaren oluyor zaten. Kavram, genel bir ifadeyle, duyguların ve inançların karar süreçlerinde nesnel gerçekliklerden daha belirleyici olduğunu anlatıyor.

Şimdi bu iki siyasal olaya baktığımızda, ikisinin de aslında nesnel gerçeklikler üzerine değil, yalan ya da sahte diyebileceğimiz kurgu söylemler üzerine kurulu olması dikkat çekiyor. Brexit sürecinde yürütülen kampanyalardan bir bölümü, Türkiye’nin de içinde yer aldığı bir göç korkusu üzerinden kurgulanmıştı. Özellikle Türkiye’nin AB’ye girmek üzere olduğu ve bunun İngiltere’ye yönelen bir göç tehdidi oluşturduğu yönünde anlatımlar vardı. Yine Trump’ın seçim sürecinde günde ortalama 24 tane yalan söylediği dile getiriliyor. Ancak bu kampanyalar buna rağmen başarıya ulaştı. İngiltere AB’den ayrıldı, Trump da başkan seçildi. Bu olaylar insanların “doğru ne?” sorusu yerine “bu şey benim doğrum olabilir mi?” sorusunun belirleyici olduğu bir dönemin en belirgin örnekleri oldu. Buna, yalanın maliyetinin olmadığı bir dönem de diyebiliriz. Zira “doğru benim seçtiğim şeydir” anlayışı hâkim olduğunda yalanın konumu da değişmiş olur. O artık salt bir yalan değil, doğru olabilme potansiyeli olan bir söylemdir. O hâlde yalan, yargılanacak ve karşılığında cezalandırılacak bir şey değildir artık.

Peki bunun sorumlusu kim?  McIntyre’a baktığımızda konu yine başta ifade ettiğimiz gibi Nietzsche’ye geliyor. McIntyre’a göre bu dönemin en büyük sorumlusu postmodernizmdir. Hatta doğrudan postmodernizmi hakikat sonrasının atası olarak tanımlar. Postmodernizmin öncüsü olarak da Nietzsche’yi görür. Ona göre Nietzsche’nin perspektivizmi, bugünkü postmodernizmin ilk tezidir.

Bu şu anlama geliyor: Nietzsche’nin açmış olduğu yol, bugün postmodern düşüncenin tek bir doğru olmayacağı ya da doğruyu belirleyen tek bir merkez olamayacağı görüşünün temelini oluşturur. Yani hakikatin referans noktası yoktur. O hâlde herhangi biri herhangi bir noktayı referans noktası olarak ele alabilir. Bu temelden hareket edince de nesnel hakikat anlamsız hâle gelir ve az önce ifade ettiğimiz gibi “bu doğru mudur?” sorusunun yerini “bu benim doğrum olabilir mi?” sorusu alır.

Diğer yandan Foucault ve Derrida gibi, ona göre postmodernist çizgide olan isimlerin bilgi–iktidar ilişkisi bağlamındaki şüpheci yaklaşımları, nesnel hakikate olan güveni sarsmış ve hakikatin sorgulanır hâle gelmesini sağlamıştır. Böylece de insanın hakikate ilişkin şüpheciliği tetiklenmiştir.

Buraya kadar anlattıklarımıza hakikat sonrası tartışmalarının felsefi düzlemi diyebiliriz. Ancak bu sürecin birey düzeyinde nasıl işlediğine baktığımızda, karşımıza sosyo-psikolojik bazı açıklamalar çıkıyor. Bu noktada özellikle Festinger’in bilişsel uyum teorisi oldukça açıklayıcıdır. Teori kısaca, tutumlarımız, inançlarımız ve davranışlarımız arasında bir uyum olması gerektiğini söyler. Aksi takdirde bu durum bizi rahatsız eder ve baskı altına alır.

Örneğin herhangi bir siyasal davranışta bulunan insan, bunun mantıklı bir davranış olduğu yönünde genel bir inanca sahiptir. Ortaya koyduğu davranış da bu inançla uyumludur. Ancak bir gün davranışı sorgulanır duruma geldiğinde ya bu davranışı değiştirecektir ya da davranışla uyumlu yeni bilişsel tahkimatlara gidecektir. Yani o davranışı değiştiremiyorsa, o davranışın doğru olduğuna dair inanç ve tutumlarını güçlendirecek yeni bilişsel üretimler ortaya koyacaktır.

Bu durum, literatürde güdülenmiş akıl yürütme olarak adlandırılan bir düşünme biçimini gündeme getirir. Güdülenmiş akıl yürütme, insanın kendi kendini manipüle etmesi olarak özetlenebilir. Yani insanlar hakikatin ne olduğuyla ilgilenmek yerine, kendi kimliklerini ve inançlarını tartışmaya açmayacak bilgilere yönelmektedir.

Dolayısıyla buradan sorunuzun ikinci bölümüne de gelmiş oluyoruz. Bu durumu, eski sorunlarımızın yalnızca farklı şekillerde dile getirilmesi olarak değil; modernizmin başlattığı ve postmodernizmle zirveye ulaşan, insanın anlam kaybıyla ilişkili bir süreç olarak görmek gerekir. Anlamı yitiren insan, kendini bir anlam arayışına değil, daha çok kendi konforuna dayalı bir anlam inşasına yöneltmiştir diyebiliriz.

O halde baştan ifade ettiğiniz noktaya dönersek hakikat sonrası tartışmalarında medyayı nasıl konumlandırabiliriz? Sosyal medya algoritmalarının içerik görünürlüğünü belirlediği bir çağda bu durumun “algoritmik hakikat rejimi” gibi bir kavramı mümkün kıldığını söyleyebilir miyiz?

Elbette. Ancak burada şunu dikkate almak gerekiyor. Hakikat rejimi, malumunuz, bilgi ve iktidar ilişkisi üzerine kurulu bir Foucault kavramsallaştırmasıdır. Bu yaklaşım, bilginin iktidar ilişkilerinden bağımsız olmadığını; iktidarların kendi meşruiyetlerini sağlamak adına ürettikleri söylemlerin doğru ile yanlışı belirleme gücüne sahip olduğunu vurgular. Medya bu anlamda öteden beri fail konumundadır. Yani daha sosyal medya ve algoritmalara gelmeden önce de medya, iktidar söyleminin üretildiği ve dolaşıma sokulduğu bir alan olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu nedenle şu dikotomi önemlidir: Medya, kamu adına iktidarları mı denetler, yoksa iktidarlar adına kamuyu mu? Eleştirel perspektif her zaman ikincisinden yana tavır almıştır. Yani medya, esasen iktidarlar adına kamuyu denetleyen bir araçtır ve bu anlamda hakikat rejiminin bir parçası olarak işlev görür.

Sosyal medyaya geldiğimizde ise durum daha önce de ifade ettiğimiz gibi yapısal olarak bazı değişiklikler göstermiştir. Geleneksel medyada, daha profesyonel kurumların yine profesyonel içerikler üreterek bunları geniş halk kitlelerine, genel bir dağıtım mantığı içinde yayması söz konusuydu. Sosyal medya ile bu yapı köklü bir değişime uğradı. Öncelikle içerik üretimi, yalnızca profesyonellerin yönlendirdiği bir alan olmaktan çıktı; amatör kullanıcıların da aktif biçimde katkı sunduğu bir mecraya dönüştü. Yani sosyal medya kullanıcıları hem üreten hem de tüketen anlamında birer “üretüketici” hâline geldi.

Bu durum, medyayı postmodern bir bakış açısıyla yalnızca iktidar sahiplerinin değil, herkesin kendi hakikatini üretebildiği bir alan hâline getirdi. İlk önemli kırılmanın bu noktada yaşandığını söyleyebiliriz. İkinci kırılma ise içeriğin dağıtım mantığında ortaya çıktı. Bu da sizin sorunuzda ifade ettiğiniz gibi, “kişiselleştirilmiş veri akışı” diyebileceğimiz algoritmalar aracılığıyla mümkün hâle geldi.

Bu algoritmalar sayesinde sosyal ağlar, kişilerin beğeni ve ilgi alanlarına özel içerikleri onların karşısına çıkarmaktadır. Bunun sonucunda insanlar, ilgi alanlarına yönelik hem tek yönlü hem de son derece yoğun bir enformasyona maruz kalmaktadır. Bu durum ise bireylerin olayları değerlendirirken tek boyutlu bir bakış açısıyla hareket etmelerine ve hakikati de yalnızca bu tek boyut üzerinden görmelerine neden olmaktadır.

Böylece insanın, sürekli olarak mevcut düşüncelerini doğrulamaya dayalı bir zihinsel yapı içinde hareket ettiği bir sistem oluşmaktadır. Artık kendi düşüncelerinin alternatifi yoktur. Ya da düşüncelerini karşılaştırabileceği başka bir düşünceyle temas ortadan kalkmıştır. Oysa Cemil Meriç’in de ifade ettiği gibi, yeni bir hakikatin fethi ancak yanıldığını kabul etmekle mümkündür.  Sosyal medyanın bu algoritmik işleyişi, tam da bu imkânı elimizden almaktadır. Yani sosyal ağların algoritmik içerik görünürlüğü, yanılma lüksümüzü ortadan kaldırmaktadır. Yanılma lüksünün olmadığı bir yerde ise hakikat kendisini kapatmaktadır. Byung-Chul Han’ın ifadesiyle, sosyal ağlar artık bir “özpropagandacılık” devrini başlatmıştır. Bu noktada sorun, bilginin azlığı değil, tam tersine, çokluğudur. Bu bilgi çokluğu insanların kendilerine uygun hakikatleri üretme çabalarının bir sonucudur. Herkes bilgi tezgahından kendine uygun olan bir hakikat seçebilir. Bilgiyi ayıklamak ya da hakikate uygunluğunu dert etmek de gerekmez.

Medya ile siyasal iktidar arasındaki ilişki tarihsel olarak her zaman tartışmalı olmuştur. Bugün geldiğimiz noktada bu ilişkiyi klasik “hegemonya” kavramıyla mı, yoksa daha karmaşık ve karşılıklı bir üretim süreciyle mi açıklamak gerektiği sorusu önem kazanmaktadır.

Klasik hegemonya perspektifinden bakıldığında, iktidarı merkeze alan bir yaklaşım karşımıza çıkar. Bu çerçevede bir tarafta iktidar, diğer tarafta ise onun nesnesi olarak halk yer alır. İktidarın temel görevi, halk üzerinde hegemonya kurmaktır ve bu amaçla çeşitli araçlara başvurur. Medya da bu araçların başında gelir. Althusser’e göre medya bir ideolojik aygıttır; Gramsci’ye göre kitlelerin rızasını kazanmak için kullanılan bir araçtır; Chomsky açısından rıza imalatının en önemli aktörlerinden biridir; Schiller ise medyayı zihin yönlendirme mekanizmasının parçası olarak görür. Bunları çoğaltmak mümkün. Bu yaklaşımların ortaklaştıkları temel nokta, iktidarların egemen fikirlerinin tek taraflı bir çaba ile halka benimsetildiği varsayımıdır. Klasik medya kuramları hegemonya tartışmasını büyük ölçüde bu düzlemde yürütmüştür.

Ancak yeni medya ortamları, sosyal ağların gelişimi ve hakikat sonrasına ilişkin tartışmalar, bu durumun değiştiğini göstermektedir. Zira bugün insanlar artık yalnızca rıza imalatı sürecinin pasif nesneleri değildir; bizzat bu sürecin etkin özneleri hâline gelmişlerdir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, bireyler zihinsel konforlarını bozmamak adına kendilerini gönüllü olarak bu ikna ortamlarının içine yerleştirmektedir. Bu durumda hegemonya, yalnızca iktidarın yukarıdan aşağıya kurduğu bir tahakküm ilişkisi olarak değil, iktidar ile onun hedefi olan bireylerin birlikte ürettiği bir süreç olarak ortaya çıkmaktadır. Bir başka deyişle “özpropagandacılık” çağı başlamıştır ve bu çağda iktidarı tek başına hegemonyanın kurucu öznesi olarak düşünmek mümkün değildir. Artık bireyler de hegemonyanın gönüllü kurucu özneleri hâline gelmiştir.

Doç. Dr. Ahmet Tarık Türkmenoğlu Kimdir?

Samsun Havza’da doğdu. Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesinde lisans eğitimini, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde “Kamuoyu Araştırmalarının Siyasal Davranış Üzerindeki Etkisi” konulu teziyle yüksek lisans eğitimini, “Siyasal Toplumsallaşma ve Medya (Üniversite Öğrencileri Üzerine Teorik ve Uygulamalı Bir Çalışma)” konulu teziyle de doktora eğitimini tamamladı. “Türk dizilerinin Mısırlı gençler üzerindeki sosyo-kültürel etkileri” üzerine araştırma yürütmek üzere 2015 yılında Mısır’da bulundu. Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Programında da doktora eğitimine devam eden Türkmenoğlu Necmettin Erbakan Üniversitesinde Halkla İlişkiler ve Reklamcılık Bölümü öğretim üyesi olarak görev yapmakta.