Picture of Mehmet Harputluoğlu
Mehmet Harputluoğlu

Gereği Düşünüldü..

A+ A-

Bir mahkeme salonunda iki taraf vardır. Her biri kendi hikâyesini anlatır, kendi haklılığını ortaya koymaya çalışır. Söylenen sözler, sunulan deliller, suskunluklar ve itirazlar aynı sorunun çevresinde toplanır: “Nasıl oldu?”

Taraflardan biri haksızlığa uğradığını, diğeri kendisine yöneltilen suçlamanın gerçeği yansıtmadığını söyler. Herkesin bir anlatısı, her anlatının bir dayanağı vardır. Fakat anlatılanların hangisi gerçektir, hangisi gerçeğin yalnızca bir parçasını taşır?

Tam bu noktada bir söz belirir:

“Bir mahkeme salonunda her iki taraf da gerçeği bilir: ama asıl yargılanan hâkimdir.”

İlk bakışta bu söz, adaletin yükünü hâkimin omuzlarına bırakıyor gibi görünür. İki tarafın karşı karşıya geldiği, gerçeğin tartışıldığı, hükmün beklendiği yerde son sözü söyleyecek kişi odur. Önündeki delilleri değerlendirecek, iddiaları sınayacak ve karar verecektir. Fakat sözün asıl ağırlığı, hâkimin verdiği hükümden çok, o hükmü verirken neyle sınandığında saklıdır. Çünkü bir insanın başkası hakkında karar verebilmesi, hakîkati bütünüyle kavradığı anlamına gelmez. Yetki, bilgi değildir; kanaat de hakîkatin kendisi değildir.

Mahkeme salonunda bulunmak, insanın bu ayrımı bütün çıplaklığıyla görebileceği nadir anlardan biridir. Hâkim, karşısındaki iki insanın ne yaşadığını bütünüyle bilemez. Olayın gerçekleştiği ana dönemez, söylenen sözlerin gerisindeki bütün niyetleri göremez, bir insanın hafızasında kalanlarla yaşananların kendisi arasındaki mesafeyi ortadan kaldıramaz. Önündeki dosya, gerçeğin kendisi değil, ona ulaşmak için oluşturulmuş bir imkânlar bütünüdür. Deliller, tanıklıklar ve savunmalar bu imkânı genişletir; yine de her şeyi görünür kılmaz.

Bu yüzden adalet, yalnızca karar vermeyi değil, kararın sınırlarını bilmeyi de gerektirir. Hâkimin görevi kuşkusuz bir hükme ulaşmaktır; fakat o hükmün meşruiyeti, hâkimin kendi kanaatini hakikatin yerine koymamasına bağlıdır. Kendi düşüncesinden şüphe edebilmek, her iddiayı aynı ölçüyle sınamak, kendisine yakın gelen bir anlatının karşısında da dikkatini kaybetmemek..

Bunlar kararsızlığın değil, adalet sorumluluğunun gerekleridir.

Ne var ki mahkeme salonundan ayrıldığımızda bu sorumluluğun sona erdiğini düşünürüz. Hâkimi kararından, mahkemeyi adaletten sorumlu tutar; sonra kendi hayatımıza döneriz. Oysa insan, gün içinde kaç kez bir başkası hakkında hüküm verdiğini çoğu zaman fark etmez. Bir söz duyar, bir davranış görür, bir görüntüye rastlar ve zihninde kararını tamamlar. Karşımızdaki insanın neden öyle davrandığını, hangi şartlardan geçtiğini, neyi sakladığını ya da neyi anlatamadığını öğrenmeden onun hakkında bir kanaate varırız. Sonra bu kanaati başkalarına aktarır, başkalarının kanaatleriyle güçlendirir ve bir süre sonra ilk karşılaşmanın eksik bilgisi, sarsılmaz bir gerçeğe dönüşür.

Bir insanı tanımakla onun hakkında bir fikre sahip olmak arasındaki mesafe, düşündüğümüzden çok daha uzundur. Ne var ki zihnimiz bu mesafeyi katetmekten hoşlanmaz. Belirsizlik yorucudur; kesinlik rahatlatır. Bir olayın bütün yönlerini anlamaya çalışmak zaman ister, hüküm vermekse çoğu zaman birkaç saniye.. Üstelik verdiğimiz hüküm kendi düşüncemizi doğruluyorsa artık gerçeği araştırmak için değil, haklılığımızı korumak için bakmaya başlarız. Karşımızdaki insanın söylediklerini anlamak yerine açıklarını arar, itirazlarını dinlemek yerine niyetini sorgularız. Gerçeğin bize gösterebileceklerini değil, bizim zaten gördüğümüzü doğrulayacak işaretleri toplarız.

Böylece insan, hakikati aradığını düşünürken kendi kanaatinin çevresinde bir duvar örebilir. Üstelik bu duvarı başkalarının değil, kendi aklının malzemeleriyle kurar.

Burada mesele yalnızca yanılmak değildir. Yanılmak insan olmanın imkânları arasındadır; insanın bilgisi sınırlıdır, hafızası seçicidir, duyguları algısını etkiler. Asıl mesele, yanılabileceğimizi kabul etmediğimizde başlar. Çünkü yanıldığını fark eden insan düşüncesini değiştirebilir. Yanılma ihtimalini kendisinden uzaklaştıran insan ise düşüncesini korumak uğruna gerçeği eğip bükmeye başlayabilir. O zaman bilgi, hakikate ulaşmanın aracı olmaktan çıkar; insanın kendisini savunmak için kullandığı bir araca dönüşür.

Peki, insan kendi kanaatinin hâkimi olduğunda onu kim yargılayacaktır?

Bu soru bizi mahkeme salonundan daha geniş bir yere, insanın kendi iç dünyasına götürür. Orada da bir davanın tarafları vardır: Yapıp ettiklerimiz, kendimiz hakkında anlattığımız hikâye, başkalarının bize tuttuğu ayna ve bütün bunların arasında sesini duyurmaya çalışan vicdanımız. Kendimizi değerlendirirken başkaları için kullandığımız ölçüleri ne kadar koruyabiliriz? Bir başkasının hatasını değerlendirirken gözümüzden kaçmayan ayrıntıları kendi hatamız söz konusu olduğunda neden önemsizleştiririz? Başkasının davranışında niyet ararken kendi davranışımızı şartlarla açıklamaya neden bu kadar yatkınız?

Başkalarının yanlışlarını çoğu zaman yaptıklarıyla, kendimizinkileri ise içinde bulunduğumuz şartlarla açıklarız.

Bir başkası öfkelendiğinde onun karakterinden söz ederiz; biz öfkelendiğimizde yaşadıklarımızı anlatırız.

Bir başkasının suskunluğunu suçlulukla ilişkilendirir, kendi suskunluğumuzu kırgınlıkla açıklarız.

Aynı davranış, söz konusu olan kişiye göre zihnimizde farklı anlamlar kazanır. Üstelik bu ayrımı her zaman bilinçli bir kötülükle yapmayız. Bazen kendimiz hakkında korumak istediğimiz düşünce, gerçeğin önüne geçmiştir bile.

İnsanın kendisini tanıması bu nedenle yalnızca iç dünyasına bakmasıyla mümkün olmaz. Kendi düşüncesine mesafe alabilmesi, başkaları için kullandığı ölçüyü kendisine de uygulayabilmesi gerekir. Hakikat arayışı, insanın kendisini sürekli suçlaması demek değildir. Kendisine karşı acımasız olmak da gerçeğe yakınlaşmanın garantisi değildir. Asıl güçlük, kendimizi ne aklamak ne de mahkûm etmek zorunda hissetmeden, ne yaptıysak onunla yüzleşebilmektir. Çünkü insan kendisini her durumda haklı çıkarmak zorunda hissettiğinde öğrenme imkânını da kaybeder.

Burada hakîkat ile haklılık arasındaki ayrım belirleyici hâle gelir. Haklı çıkmak, çoğu zaman karşı tarafın haksızlığını göstermeye dayanır. Hakikati aramaksa kendi düşüncemizin de sınanmasına izin vermeyi gerektirir. Haklılığını kanıtlamaya çalışan insan, karşısındakinin yanıldığını göstermekle yetinebilir; hakikati arayan insan ise kendi yanılgısının ortaya çıkma ihtimalini de göze alır. Birinde sonuç baştan bellidir, diğerinde araştırmanın sonucu insanı değiştirebilir.

Bu ayrımın toplumsal hayatta da karşılığı vardır. İnsanlar, topluluklar ve kurumlar kendi doğrularını korumak uğruna gerçeğin bazı parçalarını görünmez kılabilir. Bir düşüncenin, bir inancın, bir siyasi aidiyetin ya da bir kurumun mensubu olmak, insanın hakikatle ilişkisini kendiliğinden güvence altına almaz. Aksine, ait olduğumuz şeyin yanlış yapabileceğini kabul edemediğimizde onunla aramızdaki bağ, hakikate ulaşmanın önünde bir engele dönüşebilir. Eleştiri düşmanlık, itiraz sadakatsizlik, sorgulama tehdit olarak görülmeye başlar. Böyle bir yerde insanlar gerçeği araştırmaktan çok, kendi taraflarının haklılığını ispatlamakla meşgul olur.

Oysa hiçbir aidiyet, insanı yanılma ihtimalinden muaf tutmaz. Hiçbir makam, bir düşünceyi sırf dile getirenin kimliği nedeniyle doğru kılmaz. Hiçbir çoğunluk, tek başına hakikatin ölçüsü değildir. Bir iddianın değerini onu kimin söylediğinden bağımsız olarak sınayabilmek, insanın hem kendisine hem de başkalarına karşı borcudur. Bu yapılmadığında hakikat, aranan bir şey olmaktan çıkar; sahip olunduğu ilan edilen bir şeye dönüşür. Onu arayanlar değil, ona sahip olduğunu söyleyenler konuşmaya başlar.

Belki de insanın hakikat yolculuğu tam burada başlar: Bildiklerini artırdığı yerde değil, bildiklerinin sınırlarını fark ettiği yerde. Bu, bütün kanaatlerden vazgeçmek ya da hiçbir konuda karar verememek değildir. Aksine, bir kararın sorumluluğunu üstlenirken o karara hangi yollardan ulaştığını da sorgulamaktır. Delille söylentiyi, bilgiyle yorumu, olguyla kanaati birbirinden ayırmak; bir insanı dinlerken onu önceden belirlediğimiz bir hikâyenin içine hapsetmemek; yanlışımız ortaya çıktığında gerçeği değil, yanlışımızı değiştirmeyi göze almak…

Bunlar insanı yanılmaz kılmaz. Fakat yanılgısını hakikatin yerine koymasını zorlaştırır.

Mahkeme salonuna yeniden dönelim. Hâkim kararını açıklamıştır. Taraflardan biri kazanmış, diğeri kaybetmiş olabilir. Dosya kapanacak, insanlar salonu terk edecek, hayat kaldığı yerden devam edecektir. Fakat verilen kararın adil olup olmadığı sorusu, yalnızca hükmün sonucuna bakılarak cevaplanamaz. Kararın hangi delillere dayandığına, iddiaların nasıl değerlendirildiğine, şüphelerin nasıl ele alındığına ve hâkimin kendisine tanınan yetkiyi nasıl kullandığına da bakmak gerekir. Adaletin güvencesi, karar veren kişinin kendisini adaletin sahibi saymamasında; verdiği kararın gerekçesini ortaya koyabilmesinde ve o kararın hukuka uygun biçimde denetlenebilmesindedir.

İnsan için de durum farklı değildir. Kendimiz ve başkaları hakkında verdiğimiz hükümlerin doğruluğunu yalnızca içimizdeki kesinlik duygusuna bırakamayız. Bazen en emin olduğumuz düşünceyi yeniden incelememiz, en yakınımızdaki insanı yeniden dinlememiz, yıllardır doğru kabul ettiğimiz bir kanaatin dayanaklarını sorgulamamız gerekir. Hakîkat, bizim ona inanıyor olmamızla var olmaz; bizden bağımsız olarak da oradadır. Ona yaklaşabilmek içinse yalnızca dünyaya bakmamız yetmez, dünyayı hangi gözle gördüğümüzü de araştırmamız gerekir.

Başkasını yargılamak çoğu zaman bize bir üstünlük duygusu verir. Kendi hükmümüzün önünde durmaksa o üstünlüğün rahatlığını bozar. Çünkü orada ne sığınabileceğimiz bir makam ne de bizi peşinen haklı çıkaracak bir taraf vardır. Yaptıklarımız, gerekçelerimiz, görmezden geldiklerimiz ve kendimize anlattığımız hikâyelerle baş başa kalırız.

Belki de bu yüzden insanın en zor muhasebesi, başkasına verdiği hükümden sonra değil, kendi haklılığına duyduğu güvenin sarsıldığı anda başlar.

Mahkeme salonunda hâkim, başkalarının hayatı hakkında hüküm verir. Hayatın içinde ise hepimiz, farkında olsak da olmasak da, başkaları hakkında kararlar veririz. Fakat hakikatin önünde kimse yalnızca hâkim değildir. Her birimiz, kendi düşüncelerimizin de tanığı, savunucusu ve zaman zaman mahkûmuyuz.

Öyleyse mesele, insanın hüküm vermekten bütünüyle vazgeçmesi değil; hüküm verirken hakikatin kendisinden büyük olduğunu unutmamasıdır. Bir başkasının yanıldığını göstermek kadar kendi yanılgısını görebilmeyi, doğruyu savunmak kadar doğru bildiğini sınayabilmeyi, bir kanaate sahip olmak kadar gerektiğinde ondan vazgeçebilmeyi de öğrenmektir.

Çünkü hakikat yolculuğu, insanın sonunda kendisini haklı bulacağı bir yere varmak için çıktığı yol değildir. Bazen insanın yıllardır haklı sandığı şeyin karşısında durmasını, bazen de başkasına verdiği hükmü yeniden düşünmesini gerektirir. Yolun sonunda bütün soruların cevaplanacağına dair bir güvence yoktur. Fakat insanın kendi kanaatini hakîkatin yerine koymaktan vazgeçmesi, o yolun yönünü değiştirebilir.

Mahkeme salonunda herkes hâkimin vereceği kararı bekler. Oysa insanın kendi hayatında cevaplaması gereken soru, yalnızca başkaları hakkında hangi hükme vardığı değildir.

İnsan kendi hükmünün önünde durabildiği zaman, hakîkate ne kadar yaklaşabilir?