Gölgeler Dairesinde Seyir ya da Arayışın İmkânı
- Tarih:
“Müridin biri, gün gelmiş, intisab ettiği şeyhin, gerçekten de hak bir şeyh olup olmadığından kuşkuya düşmüş. Uzun bir müddet tereddütler geçirdikten sonra, istihareye yatıp şeyhinin hak olup olmadığını -düşünde vâki olacak bir işaret aracılığıyla- anlamak istemiş. Hemen o gece istihareye yatmış. Rüyasında bir de ne görsün, şeyh efendi, cehennemin ortasında, alevler içinde, hem de cayır cayır yanmakta.”
“Eyvah!” diye inlemiş; “güya bu şeyh bana cennete gidecek yolu gösterecek idi; göstermek ne kelime bizatihi götürecek idi. Oysa kendisi ateşler içerisinde yanıyor.” Uzun uzun düşündükten sonra, en nihayet, “kendisine yararı olmayanın bana da yararı olmaz” deyip şeyhin yanına gitmeye ve kendisinden izin isteyip dergâhtan ayrılmaya karar vermiş.
Ertesi gün mahzun bir hâlde tekkeye gitmiş. Şeyh efendiyi avluda yalnız başına gezinirken görmüş. Yanına yaklaşınca, şeyh efendi, bakmış, müridin yüzünden düşen bin parça. Tabii hemen anlayıvermiş neler olduğunu. Tebessüm edip “Ne o?” demiş, “yoksa sen de mi o rüyayı gördün?” Mürid, mahcup mahcup, ‘evet’ mânâsında başını sallayınca, şeyh efendi şöyle buyurmuş:
“Evlâdım! Ben de yıllardır düşlerimde kendimi o hâlde görüyorum. Lâkin, bugüne değin yaptıklarımı yapmaya devam etmekten gayrı yapabileceğim hiçbir şey yok!”
I. RÜYA
Asıl tuhaflık, müridin şeyhini cehennemde görmesinde değildir. Tuhaf olan, bu görüntünün müridi yoldan çıkmaya sevk etmesi, şeyhin ise aynı görüntüyü yıllardır görmesine rağmen yoluna devam etmesidir. Aynı rüya, iki insanda iki ayrı hakikat duygusu doğurur. Biri için rüya bir hüküm, diğeri için bir imtihandır. Biri gördüğünden sonuç çıkarır; diğeri gördüğünün ne anlama geldiğini bilmediğini kabul eder.
Belki de arayışın ilk şartı tam burada başlar: Gördüğümüz şey ile onun hakikati arasına bir mesafe koyabilmek. Çünkü insan çoğu zaman gördüğünü bildiğini, bildiğini anladığını, anladığını da hakikat zanneder. Oysa hakikat, görünen ile görünenin anlamı arasındaki o ince, fakat aşılması güç mesafede saklanıyor olabilir.
Şeyhin cehennemde yanması bir hakikat midir, yoksa hakikatin insana gösterdiği bir gölge mi? Müridin bundan vazgeçmesi bir basiret midir, yoksa korkunun muhakeme kılığına girmesi mi? Şeyhin yoluna devam etmesi sadakat midir, yoksa yanılgının inatla sürdürülmesi mi?
Belki de insanın asıl sınavı, bunlardan hangisinin doğru olduğunu hemen bilmek değil; bilmediğini bilerek yürüyebilmektir.
İnsanın dünya ile kurduğu ilk temas, duyuların vaat ettiği o konforlu ve edilgen güvenden ibarettir. Nesnelerin zahiren orada durduğu, bilginin akıl ve tecrübe ile kolayca istiflenebildiği, varlığın ise kaba hatlarıyla kavranabildiği illüzyonu, insan zihninin en sığınaklı limanıdır. Oysa insani varoluşun asıl dramı, bu limanın dalgakıranlarını aşan ilk fırtınayla başlar. Zihin, nesnelerin dış yüzeyine çarptığı ve onun ardındaki o tekinsiz boşluğu yahut tarif edilemez doluluğu hissettiği an; edilgen bir seyirci olmaktan çıkıp huzursuz bir “arayan” özneye dönüşür.
II. ŞÜPHE
Zahir ile bâtın, görünen ile görünmeyen arasındaki bu gerilim, insanın anlam haritasındaki ilk fay hattıdır. Görünür dünyada nizamı temsil eden, rehberlik iddiasında bulunan yahut hakikatin somut birer nişanesi olarak algılanan tüm kurumlar, şahıslar ve kavramlar; bâtının o derin ve kuralları konulmamış sularında ansızın ters yüz olabilir. İnsanın ilk düştüğü dehşet, görünürdeki şefkatli ve kurtarıcı çehrenin hemen arkasında, cayır cayır yanan bir belirsizliğin yahut felaketin gizlenebileceği sezgisidir.
Bu sezgi, pragmatik aklın ilk ve en hızlı kaçış refleksini tetikler: Zarardan korunmak, tehlikeli bölgeden uzaklaşmak ve mevcudiyeti garanti altına almak. Görünürde vaat edilen ile bâtında sezilen arasındaki bu derin yarılma karşısında insan, sığınaklarını terk etmeye meyleder. Ancak hakikat, araçsal aklın hesaplarına sığmayacak kadar karmaşık, katmanlı ve paradoksaldır.
Görünene bakarak verilen her nihai hüküm, hakikatin ancak kabuğuna temas edebilir. Kabuk ise çoğu zaman yanıltıcıdır; bazen içerideki eşsiz bir cevheri saklayan sert bir muhafaza, bazen de içteki boşluğu gizleyen bir maskeden ibarettir.
Fakat şüpheyi yalnızca bir yıkım olarak görmek de eksik olur. Şüphe, bazen insanın ilk defa kendi hükmünün dışına çıkabilmesidir. Bir şeyden şüphe etmek, onu reddetmek anlamına gelmez; onun hakkında verdiğimiz hükmün mutlaklığından şüphe etmektir. Bu bakımdan şüphe, hakikatin düşmanı değil, hakikate giden yolun ilk terbiyesidir.
Müridin rüyadan sonra yaşadığı tereddüt de böyledir. O, yalnızca şeyhinden değil, kendi hükmünden de emin değildir. “Kendisine yararı olmayanın bana da yararı olmaz” diyerek bir karar verir; fakat hikâye bize kararının kesin doğruluğunu söylemez. Şeyh de kendi rüyasını yorumlayıp müridine kesin bir cevap vermemiştir. İkisinin arasında kalan şey, hükümden çok belirsizliktir.
Ve belki arayış tam da burada başlar: İnsan, cevabın yokluğuna tahammül edebildiği ölçüde arayandır.
III. ARAYIŞ
Hakikat arayışındaki en radikal eşik, arayışın getireceği mükâfatın yahut varılacak hedefin belirsizleştiği -hatta felakete dönüştüğü- o karanlık andır. Bir çaba, sadece vaat edilen mükâfatın cazibesiyle yahut varılacak cennetlerin arzusuyla sürdürülüyorsa, henüz tamamen araçsal ve ticari bir düzlemde seyrediyor demektir. Hakiki adanış ve varoluşsal duruş, tam da sonucun garantilenmediği, üstelik ihtimallerin görünürde en ağır mağlubiyetleri işaret ettiği anda sınanır.
Kendi akıbetinin alevler içinde olduğunu sezdiği yahut bildiği halde, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kul olma, insan olma ve arama eylemine kaldığı yerden devam edebilmek; insanın kendi varlığıyla yaptığı en ağır sözleşmelerden biridir. Çünkü burada artık mesele yalnızca “Ne elde edeceğim?” sorusu değildir. “Bütün bunların sonunda hiçbir şey elde edemezsem yine de bu yolu yürüyecek miyim?” sorusudur.
Fakat burada ince bir ayrım yapmak gerekir. Yürümeye devam etmek, her şart altında aynı yolda kalmak demek değildir. Bazen hakikate sadakat, yürümekte; bazen durmakta; bazen de insanın yıllardır yürüdüğü yolun yanlış olduğunu kabul edip geri dönmesindedir. Arayışın asaleti, yolun kendisine sadakatte değil, hakikate karşı sadakatte aranmalıdır.
Çünkü insan, bir kez yola çıktıktan sonra yolunu da kutsallaştırabilir. Kendi yürüyüşünü hakikatin ölçüsü sanabilir. Böylece arayış, farkına varmadan bir inada; sadakat, kör bir bağlılığa; sebat ise kendi yanılgısının korunmasına dönüşebilir. Oysa hakiki arayıcı, yalnızca bulduğundan değil, kendi bulduğunu sandığından da kuşku edebilendir.
Bu yüzden bazen yola devam etmek, bazen de yoldan çıkmaktır. Bazen en sahici adım ileriye atılan değil, insanın kendi ayak izlerine dönüp “Burada yanılmış olabilirim” diyebilmesidir. Hakikate sadakat ile kendi kanaatine sadakat aynı şey değildir. Belki de arayışın en ince sınırı tam buradan geçer.
İnsanoğlu, arayışının her adımında bilgi biriktirdiğini, hakikate yaklaştıkça ona sahip olacağını ve nihayetinde sarsılmaz bir huzura, yakîne ereceğini zanneder. Oysa bilme eyleminin doğasında paradoksal bir genişleme gizlidir. Hakikatin merkezine doğru atılan her adım, merkezden ziyade çevredeki cehalet ve hayret hâlesini büyütebilir.
Yakîn sahibi olmaya çalıştıkça, o kesinlik duygusunun daha da uzağına düşmek; insanoğlunun zihinsel sınırlarıyla yüzleşmesidir. İnsan hakikate yaklaştığını sandığı her an, aslında kendi zihinsel kategorilerinin darlığı sebebiyle ondan uzaklaşıyor olabilir. Çünkü hakikat, nesneleştirilip zihnin çekmecelerine kilitlenecek bir bilgi kırıntısı değildir. Onu bir kaba sığdırmaya çalışan her hamle, kabın sınırları kadar bir hakikat tanımına hapsolur. Hakikat ele geçirilecek bir nesne değil; içinde erinilecek, tecrübe edilecek ve daima kaçan bir akıştır.
Görünür dünyada “buldum” nidalarıyla ortalıkta dolaşanların çoğu, aslında arayışın o çetin ve yorucu temposuna dayanamayıp ilk buldukları illüzyonu durak edinenlerdir. Hakiki arayıcı ise bulduğu her şeyin bir sonraki yanılsama olabileceğinden şüphe eden, bulduğunu sandığı an onun sadece bir sonraki menzilin gölgesi olduğunu kavrayandır.
Bu düzlemde aramak, nihai bir “bulma” eylemiyle taçlanmak zorunda değildir. Arayışın asıl vaadi, bulunacak nesne değil; arama eyleminin bizzat kendisi vasıtasıyla dönüşen, pişen ve genişleyen insan ruhudur. İnsan aradıkça bir şey bulmaz; aradıkça kendisi olur. Ulaşılan hedef bir illüzyon olarak buharlaşırken, yolda çekilen çile ve sürdürülen yürüyüş, insanın ontolojik omurgasını inşa eder.
IV. KANTAR
Fakat insanın burada karşılaştığı daha çetin bir soru vardır: Aradığı şeyin hakikat olduğunu nasıl bilecektir? Hakikati arayan insan, yalnızca bir hedefe değil, o hedefi tanıyabileceği bir ölçüye de ihtiyaç duyar.
İnsanın kendini, eylemlerini ve içinde bulunduğu varlık mertebesini tartabilmesi için bir ölçüye, bir kantara ve bu ölçünün doğruluğunu denetleyecek bir kıyasa, bir ayâra ihtiyacı vardır. Fakat arayış derinleştikçe, dünyevi ve hazır değer yargılarının hakikati tartmada ne kadar yetersiz kaldığı anlaşılır. Zamanla öyle bir eşiğe gelinir ki, insan kendini tartacak bir kantar bulsa, onun hassas ayarını getirecek bir kıyas bulamaz; ayarı bulduğunu sandığında ise ortada tartılacak zemin ve kantar kalmaz.
İnsanın trajedisi yalnızca yanlış tartması değildir; bazen doğru tartmak istediği şeyin ne olduğunu bile bilememesidir. Çünkü kantar dışarıda değildir yalnızca. İnsan, kendisini de o kantarın üzerine koymak zorundadır. Fakat ölçüyü tutan el de kendisine aittir. Ölçen ile ölçülen aynı varlık olduğunda, ölçünün kendisi de sınanır.
Belki bu yüzden insan, hakikati ararken yalnızca dünyayı değil, kendi ölçme biçimini de sorgulamak zorundadır. İnandığımız şeyler, bize inandığımızı düşündüğümüz kadar ait olmayabilir. Kullandığımız kavramlar, bizim seçtiğimiz kadar masum değildir. Bazen hakikati anlamamızı engelleyen şey cehaletimiz değil; bildiklerimizin fazlalığıdır.
Kantarın bozulduğu yerde mesele artık neyin ağır, neyin hafif olduğunu bilmek değildir. Mesele, ağırlığın kendisini hangi ölçüyle belirlediğimizi sormaktır. Ve insan tam burada yalnız kalır. Çünkü hazır ölçülerin işe yaramadığı yerde, elinden alınan şey yalnızca bir cevap değildir; cevap verebilme güvenidir. İşte hâl-i harab biraz da budur: İnsanın dışarıda kaybettiği şeylerden önce, içeride güvenle kullandığı ölçüleri kaybetmesi.
V. HÂL-İ HARAB
Hâl-i harab, insanın her şeyi kaybetmesi değildir. Daha ağır bir şeydir: Kaybettiklerinin yerine ne koyacağını artık bilememesi. Eski cevapların işe yaramadığı, yeni cevapların henüz doğmadığı bir ara yerde kalmaktır. İnsan orada ne eski hâline dönebilir ne de henüz varacağı hâle ulaşabilir.
Bu yüzden harabiyet, yalnızlığın başka bir adıdır. Fakat her yalnızlık yoksulluk değildir. Bazı yalnızlıklar, insanın kendisiyle ilk defa baş başa kalabilmesinin imkânıdır. Dışarıdaki bütün sesler sustuğunda içeride duyulan sesin hakikate ait olduğunu söylemek kolaydır. Oysa o sesin içinde korku da vardır, alışkanlık da, kibir de, geçmişin tortusu da. İnsan kendi içine döndüğünde hemen kendisini bulmaz. Önce kendisini sandığı şeylerle karşılaşır.
Belki de hakikate giden yolun en çetin kısmı budur: İnsan, kendisini bulmadan önce kendisi olmadığını sandığı şeylerden de geçmek zorundadır. Bu karanlık gece, dış dünyadan, görünürün şaşaasından ve hazır sistemlerin vaat ettiği yapay güvencelerden yoksun kalma hâlidir. İnsan orada kendi kimsesizliğiyle baş başa kalır. Fakat tam da bu sebeple, dışarıdan devraldığı bütün ölçüleri yeniden sınama imkânına kavuşur.
Harabiyet bu bakımdan yalnızca yıkım değildir. Yıkıntının içinden yeni bir bakışın doğabilmesidir. İnsan, kendisine ait sandığı birçok şeyin aslında kendisini taşıyan payandalar olduğunu ancak onlar çekildiğinde fark eder. İnançlar, unvanlar, başarılar, çevre, alışkanlıklar, hatta kendimiz hakkında kurduğumuz hikâyeler bile birer payanda olabilir. Payandalar çekildiğinde geriye kalan insan, ilk bakışta daha yoksul görünür; fakat belki ilk defa kendi ağırlığıyla ayakta durmaya başlar.
VI. DÖNÜŞ
Fakat bu karanlık gecedeki en trajik keşif şudur: Hakikati bulmak için çıkılan o uzak seferler, aslında başlangıç noktasına dönmek içindir. İnsan, hakikati hep uzaklarda, erişilmez zirvelerde, karmaşık kuramlarda arar. Oysa arayışın nihai mantığı, gidilen yerden bir an evvel dönmeyi bilmektir.
Dönüşün asıl anlamı, başladığın yere yeniden gelmek değildir. Çünkü insan, yola çıktığı andaki insan olarak dönmez. Aynı kapının önünde durabilir, aynı soruyu yeniden sorabilir, hatta aynı kelimeleri kullanabilir; fakat artık o kelimelerin içinde başka bir hayat vardır.
Daire bu yüzden yalnızca bir kapanış değildir. Dönüş, insanın kendisine ikinci kez rastlamasıdır. İlk karşılaşmada kendisini tanıyamayan insan, ikinci karşılaşmada geçmişte bıraktığı benliğin yüzüne bakar. Fakat burada bir tehlike daha vardır: İnsan her dönüşü gelişme zannedebilir. Oysa aynı daireyi tekrar tekrar çizmek, yürümek değil dönüp durmaktır. Daire ancak insanı başka bir yüksekliğe taşıyorsa yolculuktur.
Belki bu yüzden insanın yolu daireden çok spirale benzer. Aynı yere döner gibi olur ama aynı yerde değildir. Aynı soruyu sorar ama aynı insan değildir. Aynı acının içinden geçer fakat artık o acının içindeki anlam değişmiştir. Dönüş, geriye gitmek değil; derinleşerek yeniden başlamaktır.
Zamanı ve insan gelişimini düz bir çizgi halinde kurgulayan modern zihniyet, hep ileriye gitmeyi ve sürekli yeni şeyler biriktirmeyi bir başarı sayar. Oysa insanın iç dünyasında ilerleme çoğu zaman düz bir çizgi izlemez. İnsan unuttuğu bir soruya geri döner, eski bir yarayı yeniden hatırlar, daha önce verdiği bir hükmü yeniden tartar. Bazen yıllarca ilerlediğini sanarak yürür ve bir gün başladığı yere geldiğini fark eder. Ama o yere dönen, yola çıkan ilk insan değildir artık.
Aynı yere dönmek, aynı yerde kalmak değildir. Eğer insan dönüş yolunda kendisini değiştirebilmişse, başlangıç noktası artık başka bir anlam taşır. Daire kapanır; fakat insan kapanmaz. Tam tersine, daire yeni bir hareketin başlangıcı olur.
VII. YÜRÜYÜŞ
Dünyanın bahçelerinin harap olduğu, seslerin sustuğu, hazır cevapların tükendiği çağlarda; gonca gül olmak yahut güle diken olmak şeklindeki ikili karşıtlıklar anlamını yitirir. Hakiki duruş, süslü ve görünür roller üstlenmek değil; hakikat bahçesinde sessiz bir hizmetkâr olmayı seçebilmektir. Bu duruş, görünürde hiçbir başarının tecelli etmediği, hiçbir duanın zahirde kabul görmediği anlarda dahi nöbet yerini terk etmemektir.
Fakat nöbet yerini terk etmemek, orada donup kalmak da değildir. Bazen nöbet, insanın kendisini sorgulamasıdır. Bazen bildiği her şeyi yeniden düşünmesidir. Bazen de yıllarca savunduğu bir hükümden vazgeçebilmesidir. Hakikatin nöbetçisi olmak, kendi düşüncelerinin nöbetçisi olmaktan farklıdır. İnsanoğlunun görünür dünya ile görünmeyen dünya arasındaki meşakkatli yolculuğu, tek bir hakikate işaret eder: Olmak ile olmamak, bulmak ile bulmamak arasındaki farkı sıfırlayabilmek.
Aramayı bir sonuç elde etme aracı olmaktan çıkarıp varoluşun asli temeli kılan insan, artık yenilginin ve kaybetmenin ötesine geçer. Rüyasında cayır cayır yandığını gördüğü hâlde sabah aynı tebessümle yoluna devam eden bilge sadakati ile arayıp bulamadıkça aramanın kendisini kemâl sayan arayıcı bilinci aynı noktada birleşir. İnsan, görünür dünyada sürekli tutunacak sağlam bir dal, neticelenmiş bir başarı, tescillenmiş bir paye arar. Fakat görünmeyenin acımasız ve yalın hakikati, insana nihai tutamağın sadece yürüyüşün kendisi olduğunu fısıldar.
Kendi yıkımını kabullenip “Harabîyim, olsun ne çıkar?” diyebilmek, görünür dünyanın tüm yapay hiyerarşilerine ve tehditlerine karşı bâtınî bir özgürlük kazanmaktır. Arayarak çizdiğimiz her daire, ruhun etrafına örülmüş bir hapishane duvarı değil; sonsuzluğa doğru derinleşen bir helezonun basamağıdır.
Belki insanın bu dünyadaki en büyük yanılgısı, yolun bir gün biteceğini düşünmesidir. Bir kapı açılacak, sis dağılacak, bütün sorular yerli yerine oturacak ve insan nihayet “buldum” diyebilecektir. Oysa belki de bulmak dediğimiz şey, aramanın sona ermesi değil; insanın artık bulmaya muhtaç olmadığını fark etmesidir.
Şeyh, kendisini yıllardır cehennemde görür. Mürid, gördüğü rüyadan ürker. Biri gitmek ister, diğeri kalır. Hangisinin haklı olduğunu bilmiyoruz. Belki zaten hikâyenin sırrı da buradadır: İnsan, kendi yolunun sonunu göremeden yürümek zorundadır. Bazen önünde bir ışık vardır. Bazen yalnızca kendi gölgesi. Bazen bir kapı açılır. Bazen kapının duvar olduğunu anlarsın. Bazen bulduğunu sanırsın. Bazen kaybolduğunu.
Fakat bütün bunların arasında değişmeyen bir şey vardır: İnsan, kendisine verilmiş olan hayatın içinde yürümek zorundadır. Belki hakikat, yolun sonunda bizi bekleyen bir nesne değildir. Belki hakikat, yürürken taşıdığımız sorudur. Ve insanın elinden gelen, bütün cevaplar tükendiğinde bile o soruyu yere bırakmamaktır. Sonra yeniden yola çıkmaktır. Belki de bütün mesele budur: Aynı yere dönmek, ama aynı insan olarak dönmemek. Ve yürümek.



