Picture of Musa Özdemir
Musa Özdemir

Görünmeyeni Görme Çabası Olarak Sosyolojik Tahayyül

A+ A-

Bir saatin kadranına baktığımızda, zamanın akışını değil, onun temsilini seyrederiz. Gözümüz, yelkovanın çizdiği daireyi takip eder; fakat saatin ne olduğunu anlamak için o dairenin ardındaki çarklara, birbirine geçmiş dişlilere, sessizce dönen yaylara bakmak gerekir. Toplum da tıpkı öyledir. İnsanların sokaktaki telaşını, vitrin önündeki duraksamalarını, bayram sofralarındaki neşesini, kavgalardaki öfkesini, muvaffakiyet hikâyelerindeki gururu ve iflaslardaki çaresizliği görürüz. Lakin görünenin perdesi ardında, kendi ritmiyle işleyen devasa bir mekanizma vardır ki, çoğu insan ömrü boyunca o mekanizmanın varlığından bile habersiz yaşar. Sosyoloji, işte bu kadim mekanizmanın haritasını çıkarma cüretidir. Onun meselesi, insanların ne söylediği değil, söylediklerini hangi görünmez dilbilgisiyle kurguladıklarıdır.

Zira insan, kendi varoluşunu daima kendi şuurunun kıyısından seyreder. Her birimiz, dünyaya açılan bir pencereyiz; fakat ne denli geniş olursa olsun, hiçbir pencere göğün bütününü ihata edemez. İşte bu yüzden insan, kendi mahallî deneyimini külli bir hakikat zannetme yanılgısına düşer. Dara düşen, çöküşünü yalnızca kendi zaafına yazar; tahtına oturan, zaferini sadece kendi dehasına borçlu bilir; gecekondu çocuğu, dünyanın hep böyle olduğuna hükmeder. Çünkü insanoğlu, içinde yüzdüğü suyu fark etmeyen balık misali, en belirleyici olanı en az fark edendir. Yaşamın kılcal damarlarına işlemiş yapılar, tam da alışkanlığın sıcaklığında görünmez kılınır.

Sosyolojik tahayyül işte bu alışkanlığın zincirini kırmak için oradadır. Ferdin kaderiymiş gibi tecelli eden hâdiselerin, aslında ne denli kitlesel, ne denli tipik ve ne denli tarihsel olduğunu ifşa eder. Tek bir ömrün tercihlerini, asırlardır süregelen yapısal hareketlerin içine yerleştirir; böylece kişisel sandığımız bütün elem, ümit ve hezimetlerin ardında, toplumsal rüzgârların soğuk ve tarafsız izi belirir. O anda insan, hayatının yalnızca kendi elleriyle değil; doğduğu sınıfın rengiyle, ailesinin entelektüel sermayesiyle, şehrin sessiz çeperleriyle, ekonomik dalgaların kırılma anlarıyla, savaşların gölgesiyle ve teknolojinin amansız dönüşümüyle de şekillendiğini dehşetle idrak eder. Birdenbire anlar ki o, kendi kaderinin yegâne mimarı değil; daha ziyade görünmez ellerin ördüğü bir kumaşın ipliğidir.

Bu farkındalık, vehmedilen özgürlüğü paramparça ediyormuş gibi gelir. İnsan, kendi kaptanı olduğu yanılsamasına tutkuyla bağlanır. Oysa sosyoloji, hürriyetin cehaletin değil, bilincin meyvesi olduğunu fısıldar. Zira karanlık bir labirentte koşan mahkûm, ne kadar hızlı olursa olsun özgür değildir; yalnızca duvarları görmezden gelmektedir. Sınırların nerede başladığını bilmek, özgürlüğün ilk ve en cesur adımıdır. Sosyolojik nazar, insana tam da bu haritayı sunar: Nefes aldığı yapının demir çerçevesini, kuşatıldığı kuralların coğrafyasını.

Ve işte toplumun kadim ve en büyük hüneri, kendi keyfiliğini ezeliliğe, kendi inşasını doğallığa dönüştürmesidir. Tarihin belli bir kesitinde inşa edilmiş kurumlar, sanki yeryüzüyle yaşıt gibi algılanır. Paranın metafiziği, devletin kutsallığı, ailenin kozmik düzeni, başarının törpülenmiş kriterleri ve güzelliğin dayatılmış kalıpları, adeta fizik yasalarının vazgeçilmezliğiyle donatılır. Hâlbuki bunların hepsi, belirli bir coğrafi tesadüfün ve ekonomik uyumun ürünüdür. Dün tuhaf karşılanan, bugün kutsiyet kazanır; bugün doğal sayılan, yarın antikacıların vitrininde sergilenecektir. Sosyolojinin asıl yıkıcılığı buradadır: O, insanın zihnindeki kaçınılmazlık zırhını deler, mukaddes sandığı putların ayaklarının çamur olduğunu gösterir.

Bu yüzden sosyolojik bakış, esasında bir yabancılaşma sanatıdır; bir aşinalık cerrahisidir. İnsan, kendi sokağına arkeolog gözlüğüyle bakar; kendi lisanına etimolog titizliğiyle kulak verir; kendi âdetlerine, bir antropolog şaşkınlığıyla yaklaşır. Her gün işittiği cümleleri, anlamlandırmaya çalışır. Herkesin sorgusuz kabul ettiği davranış kalıplarını, başka bir kültürün zihniyetiyle test eder. Zira toplumsal olanın en mahrem sırları, en fazla tekrarlanan, en sıradan, en göze batmayan ritüellerin derininde saklıdır. Bizi şaşırtan olağanüstülükler değil, tam da olağanın fazlaca sıradanlaşması, toplumsal binayı ayakta tutan gizli sütunlardır.

Belki de sosyolojik tahayyülün insan ruhuna bahşettiği armağan, kesinlikler değil; müphemiyetlerle dolu o keskin sorulardır. O, insanlara neyi düşüneceklerini öğretmez; nasıl düşündüklerinin ardındaki arkeolojiyi yüzeye çıkarır. Dünyayı yalınlaştırmaz, aksine görünen sadeliğin altında kıvrım kıvrım ilerleyen ilişki ağlarını deşifre eder. Basit olanı zorlaştırarak değil, zor olduğu halde basit zannedileni ifşa ederek değer kazanır.

Nihayetinde insan, o muazzam idrake erişir: Toplum, dışarıda konumlanmış nesnel bir zindan değildir. İçinde ikamet ettiğimiz bu yapı, aynı zamanda bizimdir; nefes alıp verdiğimiz bu ev, bizim ördüğümüz tuğlalarla yükselir. Duvarlarını kendi ellerimizle örer, sonra onların gölgesinde barınırız. Yasaları kendi vicdanımızla kurar, sonra onlara isyan etmeyi unuturuz. Sosyolojik bakış, işte bu kadim unutkanlıktan uyandırır bizi. Aşina olanı tedirgin edici derecede garip kılar, görüneni tekrar görünür yapar ve kulağımıza ezeli bir soruyı fısıldar: Madem bu dünyanın hem kurbanı hem mimarısın, söyle bakalım – şu an nefes aldığın odanın dört duvarının ötesinde, gerçekte kaç duvar daha seni çevreliyor?