Görünmez Bir Davet; Koku Ve Hafıza
- Tarih:
“Veren verdiğini bilmez,
Alan aldığını bilmez,
En latif hediyedir,
Hiçbir göze görünmez.”
Bugün sınıfta tam da çocuklara yoğunlaşmış ders işlerken birden yağmurun sesi ve arkasından gelen o toprak kokusu bir anda beni geçmiş zamanlardaki çocukluğumun geçtiği o kerpiç evin balkonuna atıverdi. Ne bir sohbet ne bir fotoğraf ne de başka bir hatırlatıcı unsur, düşünmeye ve anımsamaya bile fırsat kalmadan bu kadar hızlı ve hazırlıksız insanı geçmişe götüremez. Hepimizin hayatında böyle bir zaman yolculuğu olmuştur sanırım. Bu yolculuğun arkasında beş duyu organımızdan bize en sadık olanı ve sürpriz yapanı elbette koku hafızası…
Anılarımızın ve hatıralarımızın dijitalleştiği ve piksellere çevrildiği bu çağda koku hafızası bu alana meydan okuyan ve depolanamayan, görünmez bir hafıza bekçisi gibi duruyor. Görme, işitme gibi duyularımızın verileri, beyinde mantık ve analiz süzgeçlerinden geçerek işlenirken; koku duyusu hiçbir aracıya uğramadan, doğrudan duygu ve hafıza merkezimiz olan limbik sisteme ulaşıyor. Yani koku, beynimizin mantık kapısını çalmadan, direkt kalbine sızıyor. Zihnimizin derinliklerinde kilitli kalmış o tozlu hatıraların üzerini pat diye açan gizemli ve manevi bir anahtar işlevi görüyor.

Tam da bu yüzden, bazı zaman ve günleri zihnimizde hep belirli kokularla hatırlarız. Mesela çoğumuzun hafızasında bir “pazar günü kokusu” vardır. O koku; sabahın erken saatlerinde mutfaktan yükselen kızarmış ekmek ya da demlenen çay kokusudur. Evin içine yayılan o tatlı telaşın, pazar temizliğinin, banyo gününün, temiz çamaşırların kokusudur. Belki de en önemlisi, tüm ailenin aynı sofra etrafında toplandığı, o güven veren, huzur kokan berekettir. Yıllar geçse de ne zaman benzer bir koku duysak ruhumuz o pazar sabahının şefkatli sıcaklığına geri döner. Çünkü ruhumuzu geçmişe bağlayan bu koku hafızasının kelimelere ihtiyacı yoktur; sınırları ve zaman mefhumu olmayan, unutulan anıları bile zihinde yeniden canlanmasını sağlayan evrensel bir dili vardır. Bu dil sayesinde dünyanın neresine giderseniz gidin, yeni doğmuş bir bebek kokusu masumiyeti, taze bir çiçek kokusu ise baharı, müjdeler. Kahve içmeyi sevmesek bile, taze çekilmiş bir kahve çekirdeği kokusu adeta bizi hayatın içinde bir molaya davet eder.
Bu dil, insanlığın en ilkel ve hayati erken uyarı sistemidir aynı zamanda. Diğer duyu organlarımız henüz tehlikeyi fark etmemişken; burnumuza çalınan bir kötü koku ya da yanık kokusu bizi saniyeler içinde alarma geçirebilir.
Koku, değişen dünyaya karşı ruhumuzun koruma altına aldığı zahmetsiz fakat çok kıymetli bir hediyedir. Çünkü yıllar geçtikçe mekanlar yıkılır, fotoğraflar eskir, hafızamızdaki isimler ve yüzler bile yavaş yavaş silinir. Zaman her şeyi eskitip götürürken, bize kalan en saf ve en zamansız sığınak belki de unutmadığımız kokulardır. Ansızın burnumuza çalınan koku, zamanı durdurup bizi yeniden özlem duyduğumuz o an ve mekanlara götürebilir.
Peki, sizin dünyanızda zamanı durduran, sizi o en saf haline geri götüren o zamansız koku hangisi?



