Görünmez Devlet, Görünür Strateji
- Tarih:
(Aden Körfezi’nin Gölgesinde Bir Devlet: Somaliland, Tanınma Siyaseti ve Yeni Güvenlik Mimarisi)
Uluslararası siyasette bazı coğrafyalar vardır ki, hukuki statülerinden çok stratejik konumlarıyla var olurlar. Somaliland bu bakımdan, “tanınmayan devletler” literatüründe istisnai bir örnek olmanın ötesinde, 21. yüzyılın yeni güvenlik mimarisinin deney alanlarından biri haline gelmektedir. Resmî olarak hiçbir ülke tarafından tanınmayan; Birleşmiş Milletler haritalarında hâlâ Somali’nin bir parçası olarak gösterilen Somaliland, fiiliyatta ise küresel ve bölgesel güçlerin dikkatle izlediği bir jeopolitik düğüm noktasıdır.
Somaliland’ın Aden Körfezi’ne hâkim konumu, Cibuti gibi dünyanın en yoğun askerî üsleşme alanlarından birinin hemen yanı başında yer alması ve Yemen iç savaşının karşı kıyısında bulunması, bu bölgeyi salt Afrika Boynuzu meselesi olmaktan çıkarıp Orta Doğu güvenlik denkleminin bir parçası haline getirmektedir. Bu bağlamda Somaliland’ın tanınma talebi, klasik anlamda bir egemenlik mücadelesi olmaktan çıkmış; stratejik tanınma (strategic recognition) çerçevesinde, güvenliğin metalaştığı (security commodificition) bir pazarlık sürecine dönüşmüştür. Aynı zamanda küresel güç rekabeti, İsrail-İran çatışması, Çin-ABD mücadelesi ve Filistin meselesinin dolaylı uzantılarıyla iç içe geçen çok katmanlı bir jeopolitik dosyadır.
Tarihsel Arka Plan: Birleşmenin Travması, Ayrılığın Meşruiyeti
Somaliland’ın bugünkü statüsünü anlamak için sömürgecilik sonrası Afrika siyasetinin temel çelişkilerinden biriyle yüzleşmek gerekir: yapay birleşmeler ve kalıcı kırılmalar. 19. yüzyılın sonlarında Somali coğrafyası, İngiltere ve İtalya arasında bölüşülmüş; kuzeyde Britanya Somaliland’ı, güneyde ise İtalyan Somaliland’ı kurulmuştur. Bu iki bölge, farklı idari gelenekler ve siyasal kültürler geliştirmiştir.
1960’ta her iki bölgenin birleşmesiyle kurulan Somali Cumhuriyeti, başlangıçta pan-Somalist bir idealin ürünü olarak sunulsa da, kısa sürede merkeziyetçilik, güney merkezli iktidar ve kuzeyin sistematik dışlanması gibi sorunlar üretmiştir. Özellikle Siad Barre döneminde, 1988’de Hargeisa’nın Somali hava kuvvetleri tarafından bombalanması ve on binlerce sivilin hayatını kaybetmesi, Somaliland toplumunda birleşme fikrini geri dönülmez biçimde meşruiyet krizine sokmuştur. Kuzeyde yaşanan bu nevi ağır insan hakları ihlalleri, Somaliland toplumunda birleşmenin meşruiyetini kökten aşındırmıştır.
1991’de Somali devletinin çökmesiyle Somaliland, tek taraflı bağımsızlık ilan etmiş; 2001’de yapılan referandumla bu karar halk iradesiyle teyit edilmiştir. Bu yönüyle Somaliland, Afrika’daki pek çok ayrılıkçı hareketten farklı olarak fiili egemenlik, sınır kontrolü, düzenli seçimler ve kurumsal süreklilik sergilemiştir. Ancak bu durum, uluslararası tanınmayı beraberinde getirmemiştir.
Somaliland’ın tanınmamasının ardında hukuki olduğu kadar siyasal nedenler de vardır. Afrika Birliği’nin benimsediği uti possidetis ilkesi, sömürge sınırlarının korunmasını esas alır. Bu ilke, Afrika’da domino etkisi yaratabilecek ayrılıkçı taleplerin önünü kesmeyi amaçlar. Somaliland’ın tanınması, Etiyopya’dan Nijerya’ya, Kamerun’dan Sudan’a kadar birçok ülkede benzer taleplerin meşrulaşması riskini barındırır.
Ancak mesele yalnızca hukuki değildir. Uluslararası sistem, tanınmayı normatif kriterlerden ziyade stratejik çıkarlara göre dağıtır. Kosova’nın tanınması ile Somaliland’ın tanınmaması arasındaki fark, bu çifte standardın açık bir göstergesidir. Somaliland’in “örnek devlet” olarak sunulan istikrarı, demokratik seçimleri ve güvenlik kapasitesi, uzun yıllar boyunca Batılı devletler tarafından övülmüş; fakat tanınma eşiği özellikle aşılmamıştır. Bunun nedeni, Somali’nin toprak bütünlüğünün korunmasının bölgesel dengeler açısından daha “az maliyetli” görülmesidir. Bu tablo, son yıllarda güvenlik önceliklerinin ağır basmasıyla birlikte çatlamaya başlamıştır.
Aden Körfezi ve Yeni Güvenlik Denklemi
Somaliland, Aden Körfezi boyunca uzanan yaklaşık 850 kilometrelik kesintisiz sahil şeridiyle, Doğu Afrika’nın en uzun ve stratejik kıyı hatlarından birine sahiptir. Bu devasa sahil şeridi, küresel ticaretin şah damarı olan Bab el-Mendeb Boğazı’na sadece 150-200 deniz mili mesafededir. Bu yakınlık, Somaliland’ı sadece bir liman durağı değil, aynı zamanda boğazdan geçen yıllık yaklaşık 20.000 geminin güvenliğini doğrudan etkileyebilecek bir “kontrol kulesi” konumuna getirmektedir.
Somaliland’ın 850 kilometrelik sahil şeridinin ekonomik ve siyasi ağırlığı, Ocak 2024’te Etiyopya ile imzalanan Mutabakat Zaptı (MoU) ile yeni bir evreye girmiştir. Dünyanın en kalabalık denize kıyısı olmayan ülkesi haline gelen Etiyopya, Somaliland’dan 20 kilometrelik bir kıyı şeridini 50 yıllığına kiralamak üzere anlaşmıştır. Bu anlaşmanın karşılığı ise tarihidir: Etiyopya’nın Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıyan ilk BM üyesi olma vaadi. Bu “liman karşılığı egemenlik” takası, bölgedeki tüm fay hatlarını harekete geçirmiştir:
Somali (Mogadişu): Bu adımı toprak bütünlüğüne doğrudan bir saldırı ve “savaş sebebi” olarak nitelendirmiş; Mısır ve Eritre ile yeni güvenlik ittifakları kurarak Etiyopya’yı çevreleme stratejisine girmiştir.
Ankara’nın “Denge Diplomasisi”: Arabuluculuk ve Konsolosluk Varlığı
Türkiye, Afrika Boynuzu’ndaki stratejik derinliğini artırırken, Somaliland meselesinde oldukça hassas ve çok katmanlı bir denge politikası yürütmektedir. Ancak bu denge politikası risksiz değildir. Türkiye’nin Mogadişu ile derinleşen askeri iş birliği, Somaliland’da zaman zaman güvensizlik yaratmakta; Etiyopya-Mısır rekabetinin sertleşmesi ise Ankara’nın arabulucu rolünü zorlaştırmaktadır. Ankara, bir yandan Mogadişu (Somali Federal Hükümeti) ile kapsamlı savunma ve ekonomik iş birliği anlaşmaları imzalayarak Somali’nin toprak bütünlüğüne olan bağlılığını teyit etmekte; diğer yandan ise Somaliland’ın fiili gerçekliğini göz ardı etmeyerek bölgedeki varlığını tahkim etmektedir. Türkiye’nin bu stratejisini özgün kılan iki temel unsur bulunmaktadır:
- Hargeisa Başkonsolosluğu: Türkiye, Somaliland’ın başkenti Hargeisa’da konsolosluk açan nadir ülkelerden biridir. Bu temsilcilik, Türkiye’ye bölgedeki yerel klan yapıları ve siyasi aktörlerle doğrudan temas kurma imkânı sağlamakta, aynı zamanda bölgedeki Türk yatırımcıların ve insani yardım faaliyetlerinin koordinasyonunu yürütmektedir.
- Ankara Süreci ve Arabuluculuk: Türkiye, 2013 yılından bu yana Mogadişu ve Hargeisa yönetimlerini aynı masaya oturtan “Ankara Süreci”nin hamisidir. Etiyopya’nın 2024’teki liman hamlesi ve ardından gelen gerilimlerde Türkiye, “kolaylaştırıcı” (facilitator) rolünü bir adım öteye taşıyarak taraflar arasında mekik diplomasisi yürütmüştür. Ankara, Somali’nin egemenlik haklarını korurken Etiyopya’nın denize erişim ihtiyacını karşılayacak, Somaliland’ın ise ekonomik kazanımlarını güvence altına alacak rasyonel bir orta yol inşa etmeye çalışmaktadır.
Türkiye için Somaliland, yalnızca bir ayrılıkçı bölge değil; Kızıldeniz güvenliğinin, Doğu Afrika ticaret yollarının ve insani diplomasi ağının vazgeçilmez bir parçasıdır. Bu bağlamda Ankara’nın stratejisi, “taraflardan birini seçmek” yerine “çatışmayı yönetmek ve istikrarı ihraç etmek” üzerine kuruludur.
İsrail’in Hamlesi (Aralık 2025): Bölgedeki en çarpıcı gelişme ise 2025’in sonunda yaşanmıştır. 2025’in son aylarında İsrail’in Somaliland’ı fiilen tanımaya yönelik adımlar attığına dair diplomatik kaynaklara yansıyan bilgiler, tanınma eşiğinin artık aşılmak üzere olduğuna işaret etmektedir. Bu hamle, Kızıldeniz’de Husilere ve İran etkisine karşı Somaliland-Etiyopya-İsrail hattında gayri resmî bir güvenlik bloğunun oluştuğuna dair kuvvetli bir işaret olarak okunmaktadır. Bu tablo, Somaliland sahilinin artık sadece balıkçılık veya lojistik için değil, “egemenlik satın almak” için kullanılan en değerli para birimi olduğunu göstermektedir.
Berbera Limanı’ndan kalkan bir devriye gemisinin, bölgedeki deniz haydutluğu veya Husi saldırılarının yoğunlaştığı sıcak bölgelere ulaşması sadece birkaç saat sürmektedir. Bu “stratejik yakınlık”, Somaliland’ın tanınma taleplerini bir “hak arayışından” ziyade, uluslararası sistem için bir “güvenlik maliyeti” meselesine dönüştürmektedir. Zira 850 kilometrelik bu hattın “hukuki bir boşlukta” (tanınmayan devlet statüsünde) kalması, küresel aktörler için hem bir risk hem de (yukarıda bahsedilen gizli ortaklıklar aracılığıyla) bir fırsat alanı yaratmaktadır.
Aden Körfezi, küresel ticaretin yaklaşık yüzde 12’sinin geçtiği Bab el-Mendeb Boğazı’nı kontrol eder. Bu boğaz, Süveyş Kanalı üzerinden Avrupa-Asya ticaretinin kilit noktasıdır. Dolayısıyla Yemen’deki Husi hareketinin Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ndeki saldırıları, yalnızca bölgesel değil küresel bir güvenlik sorunu olarak algılanmaktadır.
Bu bağlamda Somaliland, Yemen’in karşı kıyısında yer alan ideal bir ileri gözetleme ve operasyon alanı olarak öne çıkmaktadır. İsrail merkezli Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü’nün 2024 tarihli raporu, Somaliland’ı Husilere karşı yürütülebilecek olası bir kampanyada “ideal ortak” olarak tanımlar. Raporda Somaliland’ın şu işlevleri vurgulanır:
- Husi güçlerinin istihbarat yoluyla izlenmesi,
- Yemen’in uluslararası tanınan hükümetine lojistik destek
- Gerekirse doğrudan askeri operasyonlar için ileri üs olarak kullanılması.
Bu yaklaşım, Somaliland’ın tanınma kartının bir güvenlik pazarlığına dönüştüğünü göstermektedir. İsrail açısından Somaliland, yalnızca Husilere karşı bir üs değildir. Aynı zamanda İran’ın bölgesel nüfuzuna karşı çevreleme stratejisinin Afrika Boynuzu ayağıdır. İsrail’in son yıllarda Doğu Afrika’ya artan ilgisi, Kızıldeniz-Hint Okyanusu hattını güvence altına alma hedefiyle örtüşmektedir. Somaliland ile kurulacak ilişkiler, İsrail’e üç önemli avantaj sunmaktadır:
- Yemen’e coğrafi yakınlık sayesinde operasyonel esneklik
- Müslüman bir toplumla “pragmatik ortaklık” üzerinden imaj inşası
- Bölgedeki mineral kaynaklara ve liman altyapısına erişim
Bu noktada Birleşik Arap Emirlikleri kritik bir arabulucu rolü üstlenmektedir. BAE, Berbera Limanı’na yaptığı yüz milyonlarca dolarlık yatırımla Somaliland’da fiilen en etkili dış aktörlerden biri haline gelmiştir. Yemen savaşında aktif rol alan BAE için Somaliland, lojistik derinlik ve güvenlik tamponu işlevi görmektedir. İsrail-BAE iş birliği, Sokotra Adası’ndaki ortak istihbarat üssü iddialarıyla birlikte düşünüldüğünde, Aden Körfezi’nde yeni bir gayriresmî güvenlik ekseni oluştuğu görülmektedir.
ABD, Çin ve Büyük Güç Rekabeti de elbette her konuda önemli başlıklardan biridir. Somaliland meselesi, ABD-Çin rekabetinin Afrika Boynuzu’ndaki yansımalarını da içinde barındırır. Çin’in Cibuti’deki askeri üssü, ABD ve müttefikleri açısından uzun süredir bir rahatsızlık kaynağıdır. Heritage Vakfı’nın “Project 2025” belgesinde Somaliland’ın açıkça Çin’e karşı bir denge unsuru olarak önerilmesi, bu rahatsızlığın ideolojik çerçevesini ortaya koymaktadır.
ABD Senatörü Ted Cruz’un Somaliland’ın tanınması çağrısı, meseleyi bir kez daha ulusal güvenlik diskuruna taşımıştır. Bu perspektiften bakıldığında tanınma, Somaliland’ın demokratik başarısının ödülü değil; büyük güç rekabetinde bir araç olarak görülmektedir.
Somaliland’ın 30 yılı aşkın süredir devam eden istikrarının sırrı, Batılı kurumları taklit etmek yerine onları yerel geleneklerle harmanlamasında yatar. Bu başarının kalbinde, “Gurti” (Bilgeler Meclisi) olarak bilinen klan tabanlı üst meclis yapısı bulunmaktadır.
Mogadişu’daki (Somali) merkezi hükümet, dış müdahalelerle ve yukarıdan aşağıya (top-down) bir devlet inşasıyla meşruiyet ararken; Somaliland, aşağıdan yukarıya (bottom-up) bir toplumsal sözleşme geliştirmiştir. Somaliland Modeli’ni farklı kılan temel özellikler şunlardır:
- Geleneksel ve Modernin Sentezi: Somaliland, modern bir anayasal demokrasi ile klan liderlerinin (Xeer sistemi) barışı sağladığı geleneksel otoriteyi birleştirmiştir. Gurti, klanlar arası çatışmaları çözen bir “sigorta mekanizması” görevi görür.
- İçsel Meşruiyet: Mogadişu hükümeti büyük oranda uluslararası toplumun mali ve askeri desteğiyle ayakta dururken, Somaliland kendi iç kaynakları ve halkın rızasıyla güvenlik kapasitesini inşa etmiştir.
- Seçim Kültürü: Bölgede kaosun hâkim olduğu dönemlerde bile Somaliland; biyometrik seçmen kaydı gibi ileri teknolojileri kullanarak barışçıl iktidar değişimlerini başarmıştır.
Bu yapı, Somaliland’ın neden “başarısız devlet” (failed state) kategorisinden çıkıp “fiili devlet” (de facto state) başarısına ulaştığını açıklar: Mogadişu’da devlet, toplumun üzerinde kırılgan bir yapı iken; Somaliland’da devlet, toplumun klan yapıları üzerine inşa edilmiş bir çatıdır.
Gazze Meselesi ve Etik Kırılma Noktası
Somaliland’ın adının, Gazze’den zorla göç ettirilmesi planlanan Filistinliler için potansiyel bir “varış noktası” olarak anılması, meseleyi dar bir jeopolitik hesap olmaktan çıkararak doğrudan ahlaki ve hukuki bir kriz alanına taşımaktadır. Associated Press’in haberine göre ABD ve İsrail, Somaliland dâhil bazı Doğu Afrika aktörleriyle bu yönde temaslarda bulunmuştur. Resmî yalanlamalar ise bu iddiaların ciddiyetini ortadan kaldırmaktan ziyade, meselenin diplomatik hassasiyetini ve siyasi ağırlığını teyit etmektedir.
Böylesi bir senaryoda Somaliland’ın, Filistinlilerin zorla yerinden edilmesine yönelik bir planın parçası olarak kurgulanması; açık biçimde uluslararası hukukun ihlali, Somaliland’ın yıllardır inşa etmeye çalıştığı tanınma sürecinin etik meşruiyetini zedeleyen bir kırılma ve bölgeyi uzun vadeli demografik, siyasal ve güvenlik temelli gerilimlere sürükleyecek bir istikrarsızlık dinamiği anlamına gelecektir. Bu durum, Somaliland’ın kendisini çevresindeki kırılgan yapılardan ayrıştırarak kurduğu “istikrar adası” anlatısını tersine çevirecek; onu, küresel güçlerin zorunlu göç mühendisliğinde araçsallaştırılan bir coğrafya konumuna düşürecektir.
Daha da önemlisi, böyle bir rolün kabulü yalnızca uluslararası hukuk normlarının ihlaliyle sınırlı kalmayacak, Somaliland’ın kendi tarihsel deneyiminden ve iç siyasal mutabakatından türeyen ahlaki ve siyasal meşruiyetini de aşındıracaktır. Zorla yerinden edilmiş bir halkın dramı üzerinden tanınma arayışına eklemlenmek, Somaliland’ın bugüne dek savunduğu düzen, hukuk ve öz-yönetim iddiasıyla telafisi güç bir çelişki yaratacaktır.

Somaliland bugün tarihinin en kritik eşiğindedir. On yıllardır beklediği uluslararası tanınma ihtimali, ilk kez bu kadar somut görünmektedir. Ancak bu ihtimal, ilkeler üzerinden değil çıkarlar üzerinden şekillenmektedir. Somaliland’a yönelen ilgi, onun demokratik kapasitesinden çok coğrafi işleviyle ilgilidir.
Bu durum temel bir soruyu gündeme getirir: Somaliland, nihayetinde egemen bir devlet olarak mı tanınacaktır, yoksa büyük güçlerin güvenlik mimarisinde ara bir aparat olarak mı kalacaktır?
Bu sorunun yanıtı, yalnızca Somaliland halkını değil; Afrika Boynuzu’nun, Orta Doğu’nun ve hatta Filistin meselesinin geleceğini doğrudan etkileyecektir. Somaliland meselesi, bu nedenle artık “küçük bir Afrika sorunu” değil; 21. yüzyıl küresel düzeninin ahlaki ve siyasal sınavlarından biridir. Somaliland’ın kaderi artık kendi demokratik başarısından çok, küresel güvenlik mimarisinin ihtiyaçları tarafından belirlenmektedir. Bu durum, 21. yüzyıl uluslararası düzeninin en rahatsız edici gerçeğini açığa çıkarır: Egemenlik, ilkelerle değil; stratejik faydayla dağıtılmaktadır.



