Göçmen Çocukların Vatansızlık Korkusu
- Tarih:
Geçen ay kızım Hêvî Fatima için bir konsolosluk randevusu ayarlarken, elimde CRBA evrakları, aklımda tek bir soru vardı: Bu bebek daha kendi adını söyleyemeden, dünya ona neden şimdiden “sen kimsin, nereye aitsin?” diye soruyor?
Bir çocuk dünyaya geliyor. Ne dili var ne hafızası; kendini savunacak hâli de yok, sadece ağlıyor ve annesinin sesini tanımaya çalışıyor. Ama daha o ilk günlerden itibaren büyüklerin dünyası onun hakkında sorular sormaya başlıyor: bu çocuk kime ait, bu ülkenin çocuğu mu, yoksa sadece bir dosya mı?
Aynı haftalarda Atlantik’in öte yakasında bir mahkeme de aslında bu soruya cevap arıyordu. ABD Yüksek Mahkemesi, Trump v. Barbara kararında, Başkan Trump’ın doğumla vatandaşlığı sınırlamaya dönük kararnamesini geçersiz kıldı. Kararname, belgesiz ya da geçici statüdeki göçmen ailelerin Amerika’da doğan çocuklarını vatandaşlıktan mahrum bırakmayı hedefliyordu. Mahkeme ise ABD’de doğan ve ülkenin yargı yetkisine tabi olan çocukların doğumla vatandaş olduğunu teyit etti.

Kararın kendisi önemliydi. Asıl sarsıcı olan ise, bir çocuğun dünyaya “ait” sayılıp sayılmayacağının hâlâ böyle bir siyasal ve hukukî kavganın konusu yapılabilmesiydi.
Bir bebeğin kimliği neden ebeveyninin göç statüsüne, bir başkanın imzasına veya bir mahkemenin oy dağılımına bağlı kalabilsin? Vatandaşlık teoride bireyle devlet arasında kurulan hukukî bir bağdır. Pratikte ise çoğu zaman daha doğduğu anda çocuğun üzerinden yürütülen bir güç mücadelesine dönüşür.
İşte burada derin bir ahlaki çatlak var. Çocuk, kendi iradesini henüz ortaya koyamadan bir “mesele”ye dönüştürülüyor: göç politikasının malzemesine, devletlerin güvenlik kaygılarının sessiz taşıyıcısına.
Devletlerin sınırlarını, kaynaklarını, güvenliğini gözetmesi meşru bir kaygı; hiçbir ülkenin bunu tamamen yok sayması beklenemez. Ama bu kaygının faturası oy kullanamayan, kendini savunamayan bir bebeğe kesildiğinde, siyaset ile ahlak arasındaki bağ kopmaya başlıyor.
Bir Çocuk Nerede Başlar?
Fransa’da doğup büyümüş, bugün Amerika’da yaşayan biri olarak aidiyet meselesinin ne kadar karmaşık olduğunu iyi biliyorum. İnsanın doğduğu yer, ailesinin geldiği yer, konuştuğu dil ve taşıdığı pasaport her zaman aynı hikâyeyi anlatmaz.
Bir çocuk evde Türkçe, Kürtçe veya başka bir göçmen dili duyarken okulda Fransızca ya da İngilizce konuşabilir. Anne babasının hikâyesi bir ülkeye aitken, kendi hatıraları bambaşka bir ülkenin sokaklarında şekillenir. Peki böyle bir çocuğa kim “sen buraya ait değilsin” deme hakkına sahiptir?
Göçmen çocukların en büyük kırılganlığı, çoğu zaman iki dünya arasında kalmaları değildir. Asıl kırılganlık, iki dünyanın da onlara bazen tam anlamıyla sahip çıkmamasıdır — ailenin geldiği ülke onları “yabancılaşmış” görebilir, doğdukları ülke ise onları “tam bizden değil” diye işaretleyebilir. Böylece çocuk, daha hayatının başında, aidiyetin bir hak değil, sürekli ispatlanması gereken bir sınav olduğunu öğrenir.

Bu yüzden “vatansızlık korkusu” derken sadece teknik bir hukukî statüden bahsetmiyorum. Burada daha geniş bir ruh hâlinden söz ediyorum: doğduğu yere de, ailesinin geldiği yere de tam olarak kök salamayan; bir gün devletin ya da toplumun onu dışarıda bırakabileceğinden korkan çocuğun ruh hâlinden.
Çocuklar Siyasetin Faturası Değildir
Amerika’da doğumla vatandaşlık meselesinin yeniden tartışmaya açılması, bize önemli bir şeyi gösterdi: hiçbir hak, onu koruyacak güçlü bir ahlaki bilinç yoksa tamamen güvende değildir.
Bir çocuğa “sen burada doğdun ama yine de buraya ait olmayabilirsin” demek, onun omuzlarına taşıyamayacağı bir yük koymaktır. O çocuk anne babasının aldığı kararların, savaşın ya da yoksulluğun sorumlusu değildir.
Çocuklar ailelerinin pasaportlarından dolayı cezalandırılamaz.
Avrupa’da da benzer bir gerilim var. Avrupa uzun yıllar boyunca insan hakları, hukuk devleti, sığınma hakkı ve insan onuru kavramlarıyla kendisini tanımladı. Fakat göç meselesi derinleştikçe Avrupa’nın dili de değişti; artık daha çok sınır güvenliğinden, hızlı iltica prosedürlerinden ve geri göndermelerden bahsediyoruz.
Hiçbir devletten sınırsız bir göç politikası beklenemez elbette. Asıl mesele şu: göçü yönetirken insanı kaybediyor muyuz?
Bir iltica dosyasının arkasında çoğu zaman bir çocuk vardır. Bir geri gönderme kararının arkasında, okuluna alışmış, yeni bir dil öğrenmiş bir çocuk olabilir. Biz bu çocukları rakamların ve dosya numaralarının içinde kaybettiğimizde, sadece onları değil, kendi insanlığımızı da kaybetmeye başlarız.

Türkiye’nin Aynasında Göçmen Çocuklar
Bu meseleye yalnızca Amerika’dan ya da Avrupa’dan bakmak da yeterli değildir. Türkiye’nin de bu aynaya cesaretle bakması gerekiyor.
Son yıllarda Türkiye’de Suriyelilere, Afganlara, Afrikalılara ve başka ülkelerden sığınmış insanlara karşı yürütülen öfke dili giderek sertleşti. Ekonomik kriz, işsizlik, kira fiyatları ve güvenlik kaygıları çoğu zaman göçmenlerin üzerine yıkıldı. Bir toplumun göç politikalarını tartışması meşrudur; sınır güvenliğini, kayıt sistemini, kamu kaynaklarını konuşmak gerekir. Ama bu tartışma çocukları hedef alan bir öfke kampanyasına dönüştüğünde, artık siyaset değil vicdan meselesi başlar.
Çünkü Türkiye’deki göçmen çocuklar bu tartışmaların öznesi olmayı seçmedi. Suriye’de savaş başladığında doğmamış olan, Afganistan’dan ailesiyle kaçarken ne olduğunu anlamayacak yaşta olan, Afrika’dan gelen ailesinin hikâyesini sadece evdeki konuşmalardan öğrenen çocuklar bugün okul sıralarında, sokaklarda, mahallelerde büyümeye çalışıyor.
Onlar savaş başlatmadı, sınır politikalarını belirlemedi. Ama çoğu zaman bütün bu sorunların yükü onların küçük omuzlarına bırakılıyor.
Sosyal medyada bazen bir göçmen çocuğun okulda bulunması bile öfke konusu yapılabiliyor. Bir sınıftaki yabancı öğrenciler, bir mahallenin değişen dili, bir parkta oynayan çocukların aksanı, bir anda büyük bir “tehdit” anlatısının parçasına dönüştürülüyor. Oysa bir çocuğun başka bir dil konuşması veya ailesinin yoksulluk içinde hayata tutunmaya çalışması, onu toplum için bir tehlike yapmaz. Asıl tehlike, çocukları kolektif öfkenin hedefi hâline getiren dildir.
Türkiye’nin bu konuda daha derin bir muhasebe yapması gerekir. Çünkü Avrupa’da yıllarca “yabancı”, “misafir işçi” veya “entegrasyon problemi” olarak görülen Türkiyelilerin çocukları da benzer sorularla büyüdü. Bugün Türkiye’de başka çocuklara aynı soruyu acımasızca yöneltmek, kendi tarihimizden hiçbir şey öğrenmemek anlamına gelir. Bir zamanlar Avrupa’da Türk çocuklarına yapılan genellemeler bize ne kadar haksız geliyorsa, bugün Türkiye’de Suriyeli, Afgan veya Afrikalı çocuklara yapılan genellemeler de o kadar haksızdır.
Göç meselesini konuşalım — devletin yanlış politikalarını, kayıt sorunlarını, güvenlik zaaflarını eleştirelim — ama bunu yaparken çocukları hedef tahtasına koymayalım. Çünkü çocukları araçsallaştıran her siyasi dil, sonunda toplumun merhamet damarını kurutur.
Türkiye’nin ihtiyacı, göçmenleri kutsayan romantik bir dil de değildir; onları şeytanlaştıran öfke dili de değildir. İhtiyacımız olan şey, adil, makul, insan onurunu merkeze alan bir göç ahlakıdır.
Hiçbir Çocuk Dünyaya Yabancı Gelmez
Göçmen çocuk bir tehdit değildir; toplumun geleceğine yöneltilmiş bir sorudur. Onlara dışlanma verirsek öfke ve güvensizlik büyütürüz; eşitlik ve aidiyet verirsek toplumun en güçlü köprülerini kurarız. Göçmen çocuklar çoğu zaman iki dil, iki kültür arasında büyür — bu onları eksik değil, doğru şartlarda daha zengin kılar.
Bu noktada göçmen toplumların da kendi sorumlulukları var. Çocuklarımızı sadece geçmişin nostaljisiyle büyütemeyiz. Onlara sadece “biz nereden geldik” sorusunun cevabını vermek yetmez; “biz burada nasıl adil, onurlu ve faydalı insanlar olarak yaşayacağız?” sorusunu da öğretmemiz gerekir.
Vatan sadece pasaport değildir; insanın korkmadan adını söyleyebildiği, kapısı çalındığında ürkmediği yerdir. Bir çocuk için vatan bazen annesinin sesi, bazen bir öğretmenin ona inanmasıdır. Bir ülke bir çocuğa bunları verebiliyorsa, o çocuk zaten o ülkenin geleceğinin bir parçasıdır.
Bugün Amerika’da, Avrupa’da, Türkiye’de ve dünyanın birçok yerinde göçmen çocuklar aynı sorunun cevabını bekliyor: Bizi burada bir hayat kurmaya layık görüyor musunuz?
Bu soruya verilecek cevap, sadece göçmen çocukların kaderini değil, demokrasilerin ve toplumların ahlaki seviyesini de belirleyecek. Çünkü bir toplumun büyüklüğü, sadece kendi vatandaşlarına nasıl davrandığıyla ölçülmez; en savunmasız olana, en sessiz olana nasıl davrandığıyla da ölçülür.
Vatandaşlık devletlerin bir lütfu değildir. Siyaset sınırlarını, güvenliğini ve kaynaklarını tartışabilir; bunda meşru bir alan vardır. Ama bu tartışmanın öznesi hiçbir zaman henüz konuşmayı öğrenmemiş bir bebek olmamalıdır.
Bir çocuğun vatansızlık korkusuyla büyümediği, doğduğu ülkeye güvenle “ben de buradayım” diyebildiği bir dünya kurmak zorundayız.
Çünkü hiçbir çocuk dünyaya yabancı olarak gelmez. Biz onu yabancı yaparız.



