Günümüz Toplumunda Ritüel Dayatması ve Etik İkilem -3-
- Tarih:
Teorik çerçevede ortaya koyduğumuz avam-havas ayrımının modern toplumlarda somut karşılıkları bulunmaktadır. Özellikle dindar toplumlarda, dini ritüellerin ve kuralların herkese eşit şekilde dayatılması, yazının başında dile getirdiğimiz probleme yol açmaktadır. Günümüzde ilahi dinlerin kutsal kitapları, o dine inanan herkesten -ayrım yapmaksızın- belirli ibadet ve yaşam tarzı kurallarına uymalarını talep eder. Örneğin İslam’da günde beş vakit namaz kılmak, Ramazan’da oruç tutmak, haram kabul edilen davranışlardan kaçınmak her mümine farz sayılır; bu yükümlülükler için “avam-havas” ayrımı yoktur. Hristiyanlıkta kilise ritüelleri (vaftiz, ayinlere katılım, oruç dönemleri) tüm inananlardan beklenir. Yahudilikte dahi haham ya da sıradan cemaat üyesi, Tevrat’ın mitsvalarına (emirlerine) uymakla yükümlüdür. Bu durum, inanç çizgisinde herkesin eşitliği prensibiyle açıklanır ve dinî açıdan anlaşılır bir taleptir: Zira Tanrı’nın emirleri herkes içindir, erdemli olmak kimseyi Tanrı’ya kulluk vazifesinden muaf kılmaz, tam aksine daha da sorumlu kılar diye düşünülür.
Ancak pratikte, toplum içindeki tüm dindarlar aynı seviyede dindarlık anlayışına sahip değildir. Kimileri dindarlığı, biçimsel ritüellere sıkı sıkıya bağlılık olarak görürken; kimileri için dinin özü ahlaki değerlerdir ve şekil ikinci plandadır. Yine kimileri daha sorgulayıcı veya mistik yaklaşarak, literal yorumlardan ziyade içsel manaya odaklanır. Bu çeşitlilik doğal olmasına rağmen, dindar toplumlarda çoğunluk genellikle dini normları harfiyen uygulama konusunda yeknesak bir baskı kurma eğilimindedir. Örneğin geleneksel bir Müslüman toplum düşünelim: Namaz kılmayan, oruç tutmayan biri -ahlaken çok dürüst ve yardımsever bile olsa- çevresi tarafından eksik dindar görülüp baskılanabilir. Ona namaz kılması, oruç tutması telkin edilir; hatta yapmazsa dışlanabilir veya günahkâr diye etiketlenebilir. Benzer şekilde, laik bir çevrede de çoğunluğun seküler normlarına uymayan (mesela dini pratiklerine bağlı) bir azınlık kişi alay veya dışlanma görebilir. Yani sorun aslında tek yönlü değil: Her tür çoğunluk, kendi değerini evrensel norm görüp azınlığa baskı yapabiliyor. Biz burada özellikle ahlaken ihsan sahibi azınlıkların, çoğunluğun ritüelci baskısından zarar görmesi senaryosunu ele alıyoruz.
Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki, etik kişiliklerin, içinde bulundukları kültürel yapıya uygun davranışlar sergilemeleri onlar açısından ilmi siyaset olarak değerlendirilebilir ve bunun yapılması elzemdir. Yoksa çoğunluğun inanç ve kabulleri kendilerine yönelik bir baskı aracı olur ve sonuçlar çok daha ağır sorunlara yol açabilir.
Bu sorunun sonuçları nelerdir? Öncelikle, toplumda entelektüel ve ahlaki potansiyeli yüksek bireyler, bu tür baskılar yüzünden kendi kabiliyetlerini tam ortaya koyamayabilirler. Eğer sürekli biçimde çoğunluğun onlardan beklediği şekil şartlarına uymak zorunda bırakılırlarsa, enerjileri ve zihinleri bu çatışmada tükenebilir. Örneğin yaratıcı ve eleştirel düşünen bir genç, dogmatik bir dini çevrede sırf sorguladığı veya farklı yorum getirdiği için afaroz edilebilir; bu da o bireyin topluma katkı sunacak fikirlerini bastırır. Toplumsal yenilik ve ilerleme, ezber bozan bu tip bireylerin sayesinde gelir; ancak çoğunluğun muhafazakâr refleksi onları susturursa, toplum da durağanlaşır.
Hannah Arendt, totaliter rejimlerde düşünme yetisini kullanmayan sıradan memurların nasıl büyük felaketlere yol açtığını anlatırken, aslında düşünen azınlıkların sesinin kısılmasının nelere mal olabileceğini de gösterir. Nazi Almanyası’nda çoğunluk, propaganda ve konformizm ile Yahudilere yönelik nefreti norm haline getirmişti; bu sırada uyarıda bulunan, vicdanının sesini dinleyen az sayıda insan ya susturuldu ya cezalandırıldı. Sonuç ortada: çoğunluk yanlış yönlendirildiğinde, eğer azınlık onu frenleyemezse, toplum radikal bir yıkıma sürüklenebilir.
Dini bağlamda günümüzün bir diğer riski radikalleşmedir. Çoğunluk -özellikle dini kimliği güçlü toplumlarda- kendi içindeki heterojenliği kabul etmekte zorlanır ve herkesi aynı dindarlık kıvamına getirme çabasına girebilir. Bu durum, dini fanatizm ve mezhepçilik gibi olguları körükler. Örneğin Ortadoğu’da bazı toplumlarda “iyi Müslüman” kriterini sadece zahiri ibadetlerle ölçen gruplar, toplumun daha seküler veya bireysel din anlayışına sahip kesimlerini düşman gibi görmeye başlar. Ahlaki pratiği sağlam olsa bile, kişi eğer çoğunluğun ritüel standartlarına uymuyorsa dinsiz veya sapkın ilan edilebilir. Bu da kutuplaşma yaratır. Ahlaki azınlık kendini baskı altında hissederken, çoğunluk ise kendi dindarlığını tehdit altında sanarak daha da bağnaz bir tutum alabilir. Böyle bir kısır döngü, toplumun genel entelektüel seviyesini ve birlik hissini zayıflatır.
İnsanlar şekilsel dindarlık yarışına girip özdeki ahlakı unutabilir; ya da tam tersi, bu baskıdan bıkan bazı yetenekli insanlar dinden tamamen soğuyup toplumdan kopabilir (beyin göçü gibi). Sonuçta her iki durumda da toplumsal gerileme ihtimali belirir.
Bir örnek olarak, modern Türkiye’de yaşanan bazı deneyimleri düşünebiliriz: 20. yüzyıl ortalarında toplum hızlı bir sekülerleşme yaşarken, dindar azınlıklar kendini baskı altında hissediyordu (başörtüsü yasağı gibi uygulamalar çoğunluğun seküler normlarını herkes için dayatmasıydı). 2000’ler sonrasında ise dindar çoğunluk kamusal alanda güçlendikçe, bu kez kendi değerlerini herkese dayatma eğilimi arttı (içki tüketimine sınırlamalar, kadın-erkek ilişkilerine karışma vs. örnek verilebilir). Her iki durumda da bir kesimin kendi anlayışını evrensel doğru ilan edip ötekine baskı yapması, toplumsal kutuplaşma ve kültürel durgunluk yaratıyor. Çünkü enerjiler, yaratıcılığa veya birlikte gelişmeye harcanacağına, kimlik çatışmalarına harcanıyor.
Özellikle İslam dünyasında “erdemli şehir” fikri ile gerçek toplumlar arasındaki uçurum dikkat çekicidir. Farabi’nin Erdemli Şehir’inde ideal toplum, akıl ve vahiy ışığında yönetilen, her bireyin yeteneğine göre bir işle meşgul olduğu, filozofların ve peygamberlerin rehberliğindeki bir yapıdır. Ancak gerçek hayatta, bu ideal hiç tam manasıyla gerçekleşmemiştir. Genelde erdemli azınlıklar (ilim-irfan sahipleri, dürüst aydınlar vs.) ya siyaseten etkisiz kalmış ya da popülist çoğunluk hareketlerince tasfiye edilmiştir. Mesela kimi toplumlarda köktendinci popülist liderler, kitlelerin basit duygularına oynayarak yükselirken, onları eleştiren sağduyulu azınlık sesleri “din düşmanı” veya “münafık” diye bastırılmıştır. Veya tersine, baskıcı laik rejimler halkın dindar değerlerini aşağılayarak tepki çekmiş, bu sefer radikal bir çoğunluk hareketi doğurmuştur. Her iki durumda ortak sorun, toplumun ortak zeminde buluşamayıp çoğunluğun azınlığı ezmesidir. Bu hem insan hakları açısından sorunlu hem de uzun vadede toplumun kendi iç barışını zedeleyen bir durumdur.
Bizim esas ilgilendiğimiz kesim, “içten gelen sese kulak verip fıtrata uygun davranan” ahlaklı azınlık. Bu tanımda, belki de dindar olup olmadığı bile net olmayan, ama evrensel ahlaki değerlere göre yaşayan, vicdanlı, merhametli, dürüst kişiler kastediliyor. Bu kişiler, eğer dindar çoğunluğun içinde yaşıyorsa, “neden bizim yaptığımız gibi ibadet etmiyorsun?” baskısına, hatta suçlamalarına maruz kalabilir. Örneğin bir entelektüel, bilimsel çalışmaya dalıp namazı aksatıyorsa, çevresinden tepki görebilir; oysa belki yaptığı iş insanlığa önemli bir katkıdır (ki bu da aslında dinin özünde takdir edeceği bir şeydir). Ama biçimsel bakış bunu görmez. Bu tip örneklerde, ahlaki azınlık çoğu zaman iki arada kalır: Ya içten gelen doğru bildiğini yapacak ama çevrenin baskısına maruz kalacak, ya da sırf tepki görmemek için çoğunluğa uyacak (bu durumda da kendi özgünlüğünden taviz vermiş olacak). Her iki seçenek de ideal değildir; birincisi kişiye toplumsal stres yükler, ikincisi ise o kişiyi ortalamaya çeker, potansiyelini köreltir.
Sonuç olarak, günümüz toplumlarında çoğunluğun azınlık üzerindeki psikolojik ve kültürel baskısını azaltmak hayati bir mesele olarak karşımıza çıkar. Bu sadece ahlaki bir gereklilik değil, aynı zamanda toplumsal ilerleme ve barış için de zorunludur. Çoğunluğun çoğulculuğu öğrenmesi, kendi dışındaki yaşam biçimlerine tahammül geliştirmesi gerekir. Özellikle eğitim ve kültür politikaları bu konuda bir dönüşümü tetikleyebilir.
Toplumun çoğunluğunun, doğal meyilleri ve psikolojisi gereği, kendi normlarını evrensel görüp farklı olan azınlığa baskı uygulama eğilimi olduğu hem tarihsel deneyimler hem de teorik analizlerle ortaya konmuştur. Çoğunluk fıtratının zaafları diyebileceğimiz bu durum, eğer iyi yönetilmez ve dönüştürülmezse, toplumsal kargaşaya ve gerilemeye yol açabilir. İlahi dinler ve büyük öğretiler tarih boyunca çoğunluğu yola getirmek, onları temel insani erdemlerde tutmak için birer araç işlevi görmüştür. Ancak çağımızda gelinen noktada, evrensel etik ilkeleri içselleştirmiş bireylerin varlığı ve önemi daha çok anlaşılmıştır. Bu bireyler –ister dini inançtan, ister vicdani akıldan kaynaklansın– içten gelen sesle iyiyi yapan kişilerdir ve toplumun vicdanını temsil ederler. Onlar aslında insanlığın ulaştığı ahlaki zirvelerin örnekleridir. Böyle insanların ilahi hitaba doğrudan muhatap olmaları gerekmez, zira onlar zaten bu hitabın özündeki değerleri (dürüstlük, merhamet, adalet vs.) hayata geçirirler. Asıl muhatap çoğunluktur, ama bu çoğunluk da potansiyel olarak o değerlere yükselebilir kapasitededir.
Böyle bir toplum, ihsan sahibi azınlığı dışlamak yerine onu kendine kılavuz edinir. Aslında tarih boyunca ileri atılımlar hep böyle mümkün olmuştur: Az sayıda ileri görüşlü insan, başlangıçta anlaşılamasa da, sonradan toplumu peşinden sürüklemiştir. Bugün bu döngüyü daha az sancılı hale getirmek elimizde. Eğitim ve kültür vasıtasıyla, çoğunluğu güdülen sürü olmaktan çıkarıp düşünen, hisseden bireyler toplamı haline getirmek mümkündür. O vakit çoğunluk ve azınlık arasındaki çizgi de silikleşir; herkes ortak insani paydada buluşur.



