Picture of Cemil Caca Arslan
Cemil Caca Arslan

Hafakanlar

A+ A-

ÖLÜNÜN ARKASINDAN KONUŞMAK

Ölünün arkasından konuşulmaz. Milletimizin, insaniyeti anlatan en güzel ifadelerinden birisidir. Ölü kendini savunamaz. Kendini savunamayana zarar vermek Ölü, hatıralarda yaşar. Onu hatırlayan kişiler, konuşulan ölü hakkındaki ifadeleri beğenmeyip incinebilir. Dahası hitama eren koca bir ömrü pişkince eleştirmek vicdani hislerle de bağdaşmamaktadır. 

Yaşam ve insani olan her şeye karşı süregelen yabancılaşma karşısında birey kendi insanlığına tutunacak bir yer aramaktadır. “Ölünün arkasından konuşmamak” düsturu da insanlıktan uzaklaşarak gittikçe daha dibe düşen insanoğlu için kolay ve ucuz bir tuğla. Krizlerle boğuşan çağımızın insanının elinde müthiş bir -mış gibi yapma imkanı. Vicdan imajının gerçekten vicdanlı olmak, ahlak imajının da ahlaklı olmaktan yeğ tutulduğu bir zamanda bu davranışı da yadırgamamak lazım. Bununla birlikte “ölünün arkasından konuşmamak” tabusunun insanın kendini ve toplumu yanılttığı trajik müsamerelerin kendisinden daha ciddi sorunlar yarattığı da muhakkak.

Bir insanın ölümü, bir dünya serencamının da son bulması anlamına geliyor. Hâliyle birçok iyi iş, bir sürü hata, çok sayıda maceradan söz ediyoruz. Peki bu birçok iyi iş, bir sürü hata ve çok sayıda macera, ezcümle ömrün ta kendisi, yalnızca insanın kendisini mi ilgilendirir? Say say bitmeyen bunca emeğin çevresine ve dünyaya da bir etkisi olmuş olması gerekir. Olmadıysa bunun üzerine tefekkür etmek gerekir. Bu tefekkür ve insan emeğinin dünyaya etkisi hususu ayrıca değerlendirilmeli. Deneme üslubunu fazlasıyla aşan bir mesele. Konumuza geri dönecek olursak, muhasebesi yapılmamış ömrün insanlığa faydası ne? 

Ölünün arkasından konuşmamak, yitip giden ömürlerin muhasebesini de engelliyor. Merhum yahut merhume zarar ettiyse, ölünün arkasından konuşmayalım diyoruz. Laçka muhabbetleri ve magazin dedikodularını önlemek için iyi bir yöntem gibi. Yazının başından beri anlattığım üzere tek işlevi bu değil tabi. Genellikle bazı şeylerin üstünü örterken iyi insan olma imajımızı da kuvvetlendiriyor. Zararsız bir ticarete benzese de hafızanın üstündeki yıkıcı etkisi inkar edilemez. Diyelim ki gayrişahsi meseleler üzerine konuşan, namı ve dünyalığı bununla yapmış bir figür var ortada. Her sözün bir tesiri var. Bu sözün tesirlerini nasıl değerlendireceğiz? Söylenen söz, söyleyen kişiden gerçekten de bu kadar bağımsız olabilir mi? Söyleyeni konuşmadan sözü konuşmak, söz ile söyleyeni soyutlamak ve bu yolla steril, nazik hatta bir ölçüde medeni alancıklar inşa etmek zamanımızın önemli hastalıklarından. Ad hominemin bir retorik faciası olduğu ezberi sayesinde kimse herkes argümanların kişilerden azade, uzay boşluğunda doğup büyüyen bağlamsız varlıklar olduğuna ikna olmuş durumda. Yaşarken gösterilen bu kolaycılık öldükten sonra ise tabularla desteklenerek devam ediyor. Kendimize çizdiğimiz sözde ahlaki, gerçekte ise bencil sınırlarımız hepimizi ilgilendiren konularda gerçekten düşünme kabiliyetimizi yerle bir etti. Bir insanın, bir fikri yahut bir sözü neden dermeyan ettiği sorusu o insanın kişiliğinden koptuğu zaman; kişiliğini oluşturan unsurları başka bir deyişle hayatın kendisini de fikir zeminin dışına itiyoruz. Tecrit, fikir yolunda önemli bir yöntem olmakla birlikte her şey gibi o da ifrata kaçtığında felakete sebep olur. Mevcut felaketimiz, kişi varlığını konuşmak için halka mal olarak ölen birinin muhasebesini yapamayışımızdır.

Bir kişi hayal edelim. Bu kişi ömrü boyunca yanlış, tutarsız yahut bizim için düpedüz zararlı fikirler ortaya koymuş olsun. En azından hayal edenler için bu fikirlerin niteliği böyle olsun. “Ölünün arkasından konuşmayalım” tabusu, ad hominemle suçlanmak korkusuyla birleşerek bu kişi hakkında adil bir değerlendirme yapmamızı dahi engelliyor. Fikir muhasebesi samimiyetle yapılamadığında rasyonel tartışmalar yerini bütün meşruiyetini duygusal dünyaya dayandırmış savrulmalara bırakıyor. Belki de hakikat-ötesi kapsamında yaptığımız tartışmaların bir veçhesini de bu zemin teşkil etmeli. Vicdan, duygular; sûni zeminde kurgulanmış iyi bir insan olma baskısı, sûni hatalar yaparak kendini utandırmama baskısı kısacası dümdüz tahakküm mekanizmalarının etkisiyle bu muhasebeyi bir kenara bırakıyoruz. Böylelikle hiçbir değerlendirme yapmadan, “bırakınız yapsınlar, bırakınız etsinler” düsturuyla hayat yaşanmaya devam ediyor. Politik esnekliği, tutarsızlığı ve sermayeyle uyumuyla bilinen birisi için yalnızca alanında “çok başarılı” olduğu gerekçesiyle her türlü değerlendirme kendiliğinden sansürlenebiliyor. Politik tutumu yakın gibi gözüktüğü için vaktiyle terör örgütlerine örtülü destek veren, en iyi ihtimalle farkında olmadan teröristlerle iş dahi tutan isimler ise feraset ve basiret kalesi âlimler olarak anılabiliyor. Muhasebe yapmaktan imtina ettikçe fikir dünyamız zehirleniyor, kritik düşünme kabiliyetimiz paslanıyor.

İtidal, her şeyin merkezindedir. İtidali orta yolculuk olarak yaftalamak uçlara meyyal yarım akıllı bireylerin ortaya koyduğu iddialı bir slogandan ibaret. Durum böyleyken itidali hayatımızın her alanına yaymaya mecburuz. Aynısı ölülerimiz için de geçerli. Sınırlarını gözeterek; fakat kendimiz için türetilen bir ahlakçılığa da mahkum olmadan kamuya konuşan ölülerimizin arkasından konuşmak hepimiz için bir görev. Hafıza-i beşer nisyan ile malul olsa da muhasebe ve tartışma olmadan insani bir hayat mümkün değildir. Millet olabilmek, birey kalabilmek ve müşterek hayatın imkanını koruyabilmek adına ölünün arkasından konuşabilmeliyiz. Aksi takdirde tefekkür ve hafızayla birlikte insan-oluşun da yavaşça akamete uğradığı bir gerçekliği yaşayacağız.