Picture of Muammer Yalçın
Muammer Yalçın

Hak Şerleri Hayr Eyler

A+ A-

İnsan, başına gelen bir şeyin hayır mı şer mi olduğunu nasıl anlayabilir?

İnsan hayatı boyunca bir şeyleri ister, bir şeylerden kaçınır. Olmasını arzu ettiği şeylere hayır, kendisini zorlayan veya inciten şeylere şer deme eğilimindedir. Bir haber bekler; geldiğinde sevinecekse onu güzel kabul eder. Bir kapının açılmasını ister; açılırsa önünün açıldığını düşünür. Bir fırsat karşısına çıktığında bunun kendisi için hayırlı olduğunu zanneder. Buna karşılık bir kayıp yaşadığında, bir isteği gerçekleşmediğinde veya beklemediği bir sıkıntıyla karşılaştığında hayatın kendisine karşı döndüğünü düşünür. Çünkü insan çoğu zaman bir şeyin değerini, onun kendisine verdiği ilk duyguya ve hayatında meydana getirdiği ilk sonuca göre belirler. Hoşuna gidiyorsa hayır, canını yakıyorsa şer… Oysa insanın hayat karşısındaki bu ilk hükmü, çoğu zaman hakikatin tamamını taşımaz. Çünkü insan bir olayın başlangıcını görebilir, fakat onun bütün sonuçlarını göremez; bir şeyin kendisine bugün ne verdiğini anlayabilir, fakat yarın kendisinden ne götüreceğini veya hangi kapıyı açacağını bilemeyebilir.

Kur’an-ı Kerîm, insanın bu sınırlı bakışını son derece açık bir ölçüyle ortaya koyar: “Olur ki hoşunuza gitmeyen bir şey sizin için hayırlıdır. Olur ki sevdiğiniz bir şey de sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara, 2/216.) Bu ayet, insanın hayır ve şer konusunda verdiği hükümlerin her zaman hakikatin kendisiyle örtüşmeyebileceğini bildirir. Burada insanın aklı küçümsenmez, iradesi elinden alınmaz, düşünmesi veya tedbir alması engellenmez. İnsana daha temel bir şey hatırlatılır: Sen gördüğün kadarını biliyorsun; gördüğünden hareketle hüküm veriyorsun, fakat hayatın bütününü kuşatan bilgi sana verilmiş değil. Dolayısıyla insanın bir şeyden hoşlanması, o şeyin mutlak anlamda hayırlı olduğunu göstermediği gibi, bir şeyden hoşlanmaması da onun mutlak anlamda şer olduğunu göstermez.

İnsan için zor olan da tam burada başlar. Çünkü insan yalnızca aklıyla değerlendiren bir varlık değildir; aynı zamanda arzu eder, korkar, bağlanır, umut eder, kaygılanır ve kaybetmekten çekinir. Bu duygular, olayları değerlendirme biçimimizi etkiler. Bir şeyi çok istediğimizde onun gerçekleşmesini kendiliğinden hayır kabul ederiz. Bazen istediğimiz şeyin gerçekleşmemesi bizi öylesine üzer ki, o anda başka hiçbir ihtimali göremeyiz. Oysa insanın bir şeyi istemesi ile o şeyin gerçekten kendisi için hayırlı olması arasında zorunlu bir bağ yoktur. Aynı şekilde insanın bir şeyden kaçınması ile o şeyin kendisi için bütünüyle kötü olması arasında da zorunlu bir bağ bulunmaz. Çünkü insan çoğu zaman sonucu bilmeden tercih eder. Allah ise sonucu bilir.

İşte Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin Tefvîznâme’sinde söylediği “Hak şerleri hayr eyler, / Zannetme ki gayr eyler.” mısraları, bu Kur’ânî hakikatin gönül dilindeki karşılıklarından biri olarak okunabilir. Bu iki mısra, insana başına gelen her olayın hemen hoş bir sonuca dönüşeceğini vaat etmez. “Canını acıtan her şey kısa zamanda istediğin bir nimete dönüşecektir.” da demez. Daha derin bir noktaya işaret eder: İnsan, başına gelen bir olayın görünen yüzüne bakarak onun bütün hakikatini kuşatamaz. Bir olayın ilk bakışta şer gibi görünmesi, onun Allah’ın ilmi ve hikmeti içinde nasıl bir yere sahip olduğunu bütünüyle açıklamaya yetmez. İnsan gördüğü parçadan bütünü çıkarmaya çalışır; Allah ise bütünü bilir.

Bunu hayatımızın içinden düşünelim. İnsan bazen bir kapının kapanmasını büyük bir kayıp zanneder. O kapının ardında beklediği şeyi göremediği için, kapanan kapıyla birlikte bütün imkânlarının da tükendiğini düşünür. Oysa yıllar sonra dönüp baktığında, o kapının kapanmasının kendisini başka bir yola yönelttiğini fark edebilir. Bir insanın hayatından çıkmasını büyük bir yıkım olarak yaşayabilir; fakat zaman içinde o ayrılığın kendisini başka bir olgunluğa taşıdığını görebilir. Bir başarısızlığı hayatının en ağır mağlubiyeti sayabilir; fakat o başarısızlığın kendisini kibirden, acelecilikten veya yanlış bir tercihten koruduğunu sonradan anlayabilir. Fakat burada dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta vardır: Bu örneklerden hareketle her sıkıntının arkasındaki hikmeti insanın kesin olarak bildiğini söyleyemeyiz. Bazen bir olayın hikmetini yıllar sonra bile bütünüyle anlayamayız. Hatta bazı soruların cevabı bu dünyada tamamlanmadan kalabilir. Asıl mesele de zaten her olayın hikmetini çözmek değildir; hikmetin varlığını, kendi bilgimizin sınırlarıyla ölçmemektir.

Çünkü insanın en büyük yanılgılarından biri, bilmediği şey hakkında da kesin hüküm verebilmesidir. Bir olayın nedenini anlayamadığında “Bunun hiçbir anlamı yok.” diyebilir. Bir sıkıntının sonucunu göremediğinde “Bundan hiçbir hayır çıkmaz.” diye düşünebilir. Bir duanın istediği biçimde gerçekleşmediğini gördüğünde, kendisi için başka bir kapının açılmış olabileceğini hesaba katmadan yalnızca kaybettiği şeye bakabilir. Oysa “Allah bilir, siz bilmezsiniz.” buyruğu, tam da bu noktada insanın önüne bir bilgi ve edep ölçüsü koyar. İnsan her şeyi açıklayamayabilir. Fakat açıklayamadığı her şeyi anlamsız saymak zorunda da değildir. Bir şeyin hikmetini görememek, o hikmetin bulunmadığını göstermez.

Burada “hikmet” kavramını doğru anlamak gerekir. Hikmet, başımıza gelen her şeyin arkasındaki sebebi bizim çözebilmemiz değildir. Hikmet, Allah’ın fiillerinin bizim bilgimizin sınırları içinde tüketilemeyeceğini kabul etmektir. İnsan bir olayın yalnızca görünen sebebini bilebilir; o olayın hayatındaki bütün etkilerini, başka insanlarla ilişkisini, gelecekte doğuracağı sonuçları ve kendi kalbinde meydana getireceği değişimi bütünüyle bilemez. Bu sebeple hikmet karşısındaki insanın ilk tavrı, her şeyi açıklama iddiası değil, kendi bilgisinin sınırını bilmektir. Bazen hikmet, bir sorunun cevabını bulmak kadar; cevabını henüz bulamadığımız bir soru karşısında yanlış hüküm vermemektir.

Bu, aklı terk etmek anlamına gelmez. Tam tersine, aklın sınırını bilmek de aklın olgunluklarından biridir. İnsan düşünür, araştırır, sebep ve sonuç ilişkilerini anlamaya çalışır, tedbir alır, yanlışlarını düzeltir. Hastalandığında tedavi arar; bir tehlike gördüğünde önlem alır; bir haksızlıkla karşılaştığında hakkını arar. Hayatın sebepler dünyasında sorumluluklarını yerine getirir. Fakat bütün bunları yaparken, kendi gördüğü ve bildiği şeyleri hayatın tamamı zannetmez. Çünkü insanın sorumluluğu, bütün sonuçları önceden bilmek değil; kendisine verilen akıl, irade ve imkânlarla doğru olanı aramak ve yapmaktır. Sonuçların bütün hikmetini kuşatmak ise insanın bilgi sınırlarını aşar.

Belki de bu yüzden insanın başına gelen olaylar karşısında sorması gereken soru her zaman “Ben bunun bütün hikmetini nasıl anlayacağım?” değildir. Bazen daha sahici soru şudur: “Ben bu olay hakkında ne kadarını gerçekten biliyorum?” Çünkü insan, çoğu zaman olayın kendisinden daha fazla onun hakkında oluşturduğu yoruma maruz kalır. Başına bir şey gelir; ardından o şey hakkında bir anlam kurar; sonra kurduğu anlamı olayın kendisi zannetmeye başlar. Bir kayıp yaşar ve “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.” der. Bir başarısızlık yaşar ve “Ben başarısız bir insanım.” sonucuna varır. Bir kapı kapanır ve “Bütün yollar kapandı.” diye düşünür. Oysa bunların hiçbiri olayın kendisi değildir; insanın olay hakkında verdiği hükümlerdir. Hikmet, insanı bazen tam da bu acele hükümlerden korur.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin mısralarını bu açıdan düşündüğümüzde, “Hak şerleri hayr eyler” sözü yalnızca sıkıntılı zamanlarda insanı teselli eden bir söz olmaktan çıkar; insanın varlığa bakışını değiştiren bir irfan ölçüsüne dönüşür. Çünkü burada insana, hayatı yalnızca kendi arzuları üzerinden okumaması öğretilmektedir. İnsan istediği şey gerçekleştiğinde “Allah bana hayır verdi” derken, istemediği bir şeyle karşılaştığında “Allah beni mahrum bıraktı” diye düşünmemelidir. Bir nimet de imtihan olabilir, bir mahrumiyet de imtihan olabilir. Bir başarı insanı şükre götürebilir; aynı başarı onu nefsinin peşine de düşürebilir. Bir kayıp insanı dağıtabilir; aynı kayıp onu kendisiyle ve Rabbiyle daha sahici bir ilişkiye de taşıyabilir. Dolayısıyla hayır ve şer konusunda hüküm verirken yalnızca olayın dış görünüşüne değil, onun insanın kalbinde ve hayatında neye dönüştüğüne de bakmak gerekir. Fakat bunu bile insanın bütün boyutlarıyla bilmesi mümkün değildir.

Burada önemli bir incelik daha vardır. “Hak şerleri hayr eyler” sözünü, insanın yaşadığı her acıyı basit bir teselli cümlesiyle geçiştirmek için kullanamayız. Bir insan acı çekiyorsa ona hemen “Bunda da bir hayır vardır.” demek, bazen yaşadığı acının ağırlığını anlamamaktır. Hikmet inancı, insanın gözyaşını küçümsemez. Peygamberlerin, salihlerin ve Allah dostlarının hayatlarına baktığımızda, imtihan karşısında duyulan hüznün imanın zıddı olmadığını görürüz. İnsan üzülür, ağlar, zorlanır, sorular sorar. Bütün bunlar insan olmanın tabii tarafıdır. Asıl mesele, acının içinden geçerken Allah’ın hikmetini inkâr eden bir hükme varmamak ve yaşanan olayın bütün anlamını yalnızca o anın duygusuna teslim etmemektir.

Çünkü insanın duygusu gerçektir, fakat duygunun verdiği hüküm her zaman hakikatin tamamı değildir. Bir şey canımızı yakabilir; bu acı gerçektir. Fakat o acının hayatımızdaki bütün anlamını yalnızca acının kendisine bakarak belirleyemeyiz. Bir kayıp bizi sarsabilir; bu sarsıntıyı inkâr etmeyiz. Fakat o kaybın bizim için taşıdığı bütün anlamı da o ilk sarsıntının içinden çıkaramayız. İşte hikmet, duyguyu yok saymadan hükmü aceleye getirmemeyi öğretir.

İnsan bazen “Neden böyle oldu?” diye sorar. Bu soru insanın zihninden kolayca silinmez. Fakat her “neden” sorusunun cevabı hemen verilmeyebilir. Hatta bazı cevaplar insanın ömrü boyunca tamamlanmayabilir. Burada insanın önünde iki yol belirir: Ya bilemediği şeyi anlamsız ilan edecek ya da kendi bilgisinin sınırlılığını kabul ederek Allah’ın ilmine güvenecektir. İkinci yol, insanın düşünmesini bırakması anlamına gelmez. Aksine insan araştırmaya devam eder, sebepleri anlamaya çalışır, ders çıkarır; fakat kendi açıklamasını hakikatin tamamı zannetmez. Hikmet karşısındaki edep biraz da budur: İnsan düşünür, fakat hükmünü mutlaklaştırmaz.

Çünkü Allah’ın bilgisi ile insanın bilgisi arasında yalnızca derece farkı yoktur; mahiyet bakımından da büyük bir ayrım vardır. İnsan zamanın içinde yaşar ve olayları sırayla tecrübe eder. Önce olanı yaşar, sonra olanı görür. Bir olayın sonucuna ancak sonuç ortaya çıktığında şahit olabilir. Allah ise zamanın içinde yaşayan bir varlık gibi geçmişi bekleyerek geleceği öğrenmez. O, kullarının bilmediklerini bilir. Kur’an’ın bize tekrar tekrar hatırlattığı “Allah bilir, siz bilmezsiniz” ölçüsü bu yüzden insanın varlık karşısındaki yerini anlaması açısından son derece önemlidir. İnsan her şeyi bilmediği için eksik değildir; fakat bilmediği şeyleri de biliyormuş gibi hükme bağladığında yanılır.

İşte insanın hayatındaki bazı olayları “şer” olarak nitelemesi de çoğu zaman bu sınırlı bakıştan doğar. Bir olayın kendisine verdiği zararı görür ve onun bütün yönlerini bundan ibaret zanneder. Oysa insan bir ağacın yalnızca kırılan dalını görebilir; köklerin toprağın altında nasıl yayıldığını göremez. Bir nehrin yüzeyini görebilir; derinliğini bütünüyle bilemez. Hayat da böyledir. Biz çoğu zaman görünen yüzeyde yaşarız. Allah ise görüneni ve görünmeyeni bilir. Biz bir olayın içindeyiz; O, bizim göremediğimiz bütün yönleri bilir. Bu sebeple insanın kendi hükmünü Allah’ın ilminin yerine koymaması gerekir.

Burada bir başka hakikat daha ortaya çıkar: İnsan her şeyi anlamak zorunda değildir; fakat anlamadığı her şeyi kötü zannetmemeyi öğrenmek zorundadır. Bu, hayat karşısında edilgenleşmek anlamına gelmez. İnsan elinden geleni yapar, yanlış gördüğünü düzeltmeye çalışır, iyiliği çoğaltmak için gayret eder, kötülüğe karşı durur. Fakat bütün bunları yaparken hayatın nihai anlamını kendi sınırlı bakışıyla belirlemeye kalkışmaz. Çünkü insanın vazifesi, Allah’ın hikmetini kuşatmak değil; kendi kulluğunun gereğini yerine getirmektir.

Belki de “Hak şerleri hayr eyler” mısralarının kalbimize bıraktığı en derin iz burada ortaya çıkar. İnsan başına gelen her şeyi hemen anlamlandırmak zorunda değildir. Bazı olaylar zaman ister. Bazı acılar insanın içinde uzun süre taşınır. Bazı soruların cevabı yıllar sonra belirir. Bazıları ise cevabını bu dünyada tamamlamadan kalır. Fakat bütün bunların ortasında insan, kendi bilgisini Allah’ın bilgisiyle ölçebilir ve şu hakikati hatırlayabilir: Ben olayın tamamını görmüyorum. Ben sonunu bilmiyorum. Ben bütün sebepleri kuşatmıyorum. Öyleyse gördüğüm kadarıyla bütün hakikat hakkında kesin hüküm vermemeliyim.

Bu, insanın küçülmesi değildir; aksine hakiki yerini bulmasıdır. Çünkü insanın olgunluğu her şeyi bilmesinde değil, neyi bilmediğini fark edebilmesinde de ortaya çıkar. Kendi bilgisinin sınırını bilen insan, başına gelen her şeyi kendi arzusunun terazisinde tartmaz. Hoşuna gideni mutlak hayır, hoşlanmadığını mutlak şer saymaz. Çünkü bilir ki insanın bakışı sınırlıdır, Allah’ın ilmi sınırsızdır. İnsan bir anı görür, Allah bütününü bilir. İnsan görüneni bilir, Allah görünmeyeni bilir.

Bu sebeple Kur’an’ın “Allah bilir, siz bilmezsiniz.” buyruğu, insanın önüne yalnızca bir bilgi sınırı koymaz; aynı zamanda bir ahlâk ve kulluk ölçüsü de koyar. Bilmediği yerde susmayı, hüküm vermeden önce düşünmeyi, kendi arzusunu hakikatin ölçüsü hâline getirmemeyi öğretir. İnsan bazen bir olayın nedenini bilemez; fakat o olay karşısında nasıl davranması gerektiğini düşünebilir. Bazen başına gelenin bütün hikmetini anlayamaz; fakat bundan hareketle Allah’ın hikmetine karşı kötü bir zan geliştirmemeyi seçebilir. İşte burada bilgi, hikmete dönüşür; çünkü insan bilmediğini fark ettiği yerde haddini bilir.

Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin “Zannetme ki gayr eyler.” sözü de bu bakımdan üzerinde durulması gereken bir inceliğe sahiptir. İnsan başına gelen bir sıkıntıyı Allah’ın kendisinden yüz çevirmesi şeklinde yorumlamaya meyledebilir. Oysa kulun hayatındaki her olay, insanın ilk bakışta verdiği anlamdan daha geniş bir ilahî takdir ve hikmet çerçevesinde yer alır. Burada bize düşen, yaşadığımız her olayın gizli sebebini bulduğumuzu iddia etmek değil; Allah’ın fiillerini kendi sınırlı bilgimizle ölçmeye kalkışmamaktır. Çünkü insanın “Ben bunun hikmetini göremiyorum.” demesi başka şeydir; “Bunun hikmeti yok.” demesi başka şeydir.

İkincisi, insanın bilgisini aşan bir hüküm olur.

Birincisi ise insanın haddini bildiğini gösterir.

Belki de hikmetin ilk kapısı tam burada açılır.

İnsan her şeyi bilemez. Her şeyi öngöremez. Bir olayın bütün sonuçlarını hesaplayamaz. Kendi hayatının bütün yollarını önceden göremez. Fakat bütün bunlara rağmen, gördüğü kadarıyla bütün hakikat hakkında hüküm vermemeyi öğrenebilir. Çünkü sen yalnızca bildiğin kadarını biliyorsun. Allah ise senin bilmediğini de biliyor.

İşte “Hak şerleri hayr eyler” sözü, insanı bu bilgi sınırının önünde durdurur ve ona başka türlü bakmayı öğretir. Başına gelen her şeyi hemen anlamlandırmak yerine, önce kendi hükmünü tartmasını ister. Hoşuna giden her şeyi hayır, hoşlanmadığın her şeyi şer saymamanı hatırlatır. Görünenin ardında görünmeyen, bilinenin ardında bilinmeyen, bugün yaşananın ardında yarın ortaya çıkabilecek sonuçlar bulunduğunu düşündürür. Böylece insan, hayatı yalnızca kendi arzu ve korkularının penceresinden okumaktan uzaklaşır; olayların ardındaki ilahî hikmeti kuşatamayacağını bilerek daha derin, daha sakin ve daha edepli bir bakış kazanır.

Belki insanın başına gelen her şeyi açıklayabilmesi mümkün değildir. Fakat her şeyi açıklayamadığı için Allah’ın hikmetinden şüphe etmesi de gerekmez. Bazen bir olayın anlamı yıllar sonra görünür; bazen insan ömrünün sonuna kadar onun bütün yönlerini anlayamaz. Fakat kulun Rabbine dair bilgisi, kendi tecrübesinin sınırlarıyla bitmez. İnsan gördüğü kadarını bilir; Allah ise insanın göremediğini de bilir. İnsan bugünün içindedir; Allah’ın ilmi ise insanın bugününü de yarınını da kuşatır.

Öyleyse insanın önündeki ilk hakikat şudur: Hayır ve şer hakkında verdiğimiz hükümler, her zaman hakikatin tamamını göstermez. Bir şeyden hoşlanmamız onu mutlaka hayır yapmadığı gibi, ondan hoşlanmamamız da onu mutlaka şer hâline getirmez. İnsan bazen sevdiği şeyle imtihan edilir, bazen sevmediği şeyin içinden bir ders çıkarır. Bazen bir kapı açılır ve insan bunun kendisi için büyük bir nimet olduğunu düşünür; zaman geçer, o kapının ardında ne olduğunu daha iyi anlar. Bazen bir kapı kapanır ve insan bunun büyük bir kayıp olduğunu sanır; fakat yıllar sonra o kapanışın hayatındaki yerini başka türlü okumaya başlar. Bütün bunlar bize aynı hakikati hatırlatır: İnsan olayın tamamını göremez.

Bu yüzden “Hak şerleri hayr eyler” sözü, yalnızca zor zamanlarda hatırlanacak bir teselli cümlesi değildir. O, insanın hayatı okuma biçimini değiştiren bir irfan cümlesidir. Bize, görünenle hakikati birbirine karıştırmamayı; hoşlanmakla hayırlı olmayı aynı şey zannetmemeyi, bilmekle bütününü kuşatmayı birbirinden ayırmayı öğretir. Daha da önemlisi, insanın kendi hükmünü mutlaklaştırmasına karşı bir edep kazandırır. Çünkü bazen insanın ihtiyacı, başına gelen şeyin bütün hikmetini öğrenmekten önce, o şey hakkında verdiği hükmün sınırını fark etmektir.

Ve belki Tefvîznâme’nin bu mısraları bize tam da burada, sessiz fakat derin bir hakikati hatırlatır:

Hak şerleri hayr eyler.

Sen gördüğün kadarıyla hüküm verirsin.

Allah ise senin görmediğini de bilir.

Sen bugünü yaşarsın.

Allah senin bilmediğin yarını da bilir.

Sen olayın bir yüzünü görürsün.

Allah onun bütününü bilir.

Öyleyse insan, her şeyi anlamaya çalışırken her şeyi kendi hükmüne mahkûm etmemelidir. Bazı şeylerin hikmeti hemen görünür; bazıları zamanla anlaşılır, bazıları ise insanın bilgisi içinde tamamlanmadan kalır. Fakat kul, bütün bunların ortasında şu ölçüyü koruyabilir: “Allah bilir, siz bilmezsiniz.”

Belki hikmetin ilk kapısı da budur:

İnsan, bilmediği yerde hükmünü biraz geri çeker; Allah’ın hikmetine biraz daha yer açar.

Ve o zaman “Hak şerleri hayr eyler” sözü, yalnızca okunan bir beyit olmaktan çıkar; insanın başına gelenlere bakışını değiştiren bir hakikat hâline gelir.