Hayatı Kırıp Okula Gitmek
- Tarih:
Benim öğrencilik yıllarımda “okulu kırmak” diye bir şey vardı. Okuldan kaçmayı bilmediğimiz için onu kırmak işimize geliyordu belki de. Okuldan kaçmak öyle kolay değildi. Hem kaçışa açılan bütün kapılar kilitli hem de iki sokak ötesinden öteye kaçacak bir yer yoktu. Kaçtın diyelim, bir de geriye dönmesi, “neredeydin?” diyen evdeki büyüklerine cevap vermesi vardı. O zamanın anne babaları okula gitmemiş ya da kaytarmış çocuğunu yüzünden tanırdı. Üstelik kendimizi savunmak, haklı çıkmak için de bir sürü yalan uydurmak gerekiyordu. Çocukluk yıllarımın başından beri bu yalan söyleme -uydurma-işinde hiç başarılı olamamıştım. Hele bir de annemle babamın çapraz sorgusuna maruz kaldığımda söylemeye kalktığım yalanı üstüme başıma bulaştırıverirdim. İyisi mi okuldan kaçmak yerine okulu kırmak derdim. Zaten benim okuduğum ilk, orta lise hepsi çok kırılgan okullardı. Kalbi olan herkes ve her şey için “kırmak” çok etkili bir eylemdi. Sanırım benim kırdığım okulların hepsinin de hassas bir kalbi vardı. Daha ilk derslerde gittiğim okulu üzerdim. Mezarlık manzaralı sınıfımızda ergenlik sancılarıyla didişip dururken bir üçgenin iç açıları toplamı, maddenin üç hali ya da Maveraünnehir’in nereye döküldüğü umurumda bile olmazdı. Okulun söylediklerine (müfredatına)kulak asmadığım için onu her fırsatta kırardım. Şimdilerde gençlerle o günleri konuştuğumuzda içlerinden biri okulu niçin kırdığımı sorduğunda cevabım yan cebimde hazırdır:
-Çünkü o beni çok kırmıştı.
Lise 3. Sınıfa kadar okulla aramız hep açıktı. Yıldızımız bir türlü barışmamıştı. Ben daha çok dışarısını seviyordum. O vakitler biz yaştaki herkes hayat yerine “dışarısı” kelimesini kullanıyordu. Pencerenin aşağısı, duvarın arkası ve kapının ötesi dışarı yani hayattı. Bahçesi mezarlık olan bir okuldan nereye kaçabilirim diye düşünüp dururdum. Bir parka yahut lunaparka veya deniz kıyısına kaçacak yolları bilemediğim için bedenimi sınıfta bırakıp alıp başımı ve kalbimi gidebildiğimce en uzaklara giderdim. Sınıftaydım, ama değildim. İyi ki düşünmenin ve hayal kurmanın gürültüsü olmuyor diye içten içe sevinip dururdum. Kurduğum hayaller beni sadece okul kapısını değil, mezarlık duvarını da aşıp ufuk çizgisinin belirdiği yere kadar gezdirip getirirdi. Dikkatim okuldan kaçmayı öğrenmişti. Üstelik masrafsız bir şeydi bu. Ne içindeydim sınıfın ne büsbütün dışında. Keşke “Hayal Kurma Bilgisi diye bir ders olsaydı derdim içimden. O dersten en yüksek notları kendimin alacağını düşünürdüm. Gök kubbe altından on yıllar geçti şu yaşa geldim, “Hayal Kurma Bilgisi” hâlâ müfredata girmedi. Şimdi bakıyorum da sınıfın arka sıralarında kurduğum o hayaller sayesinde siyah beyaz dünyamı renklendirmişim.
Sınıfın siyah beyaz atmosferini renklendiren öğretmen iyi öğretmendir. Çünkü o ileride sanatçı ve edebiyatçı olacak çocuklara daha bugünden derinlikli bakış kazandırır. Yerini yadırgama duygusu ile yaratıcı muhayyile arasındaki ilgiyi göz ardı etmez. Sınıfta, derste sıkılan çocuğun sancısını keşfeden eğitimci sadece bir öğrenci yetiştirmiş olmaz, aynı zamanda yeri doldurmayacak bir cevher, bir buluşçu kazanmış olur. Yaratıcı muhayyile ve derin duyuş sahibi bir öğrenci genellikle kendini belli etmez. Acemi bir eğitimci bu tip öğrencilerin tavır ve davranışlarına bir anlam veremediği için en kolay bir tahlille yaramazlığına hükmeder. Halbuki yerini yadırgayan öğrencinin tabiatla ve de dışarısı ile arasına kapı, pencere, masa, sandalye, tahta ve müfredat girmekte. Bunu aşmaya muktedir olamayan öğrenci kendi seçmediği bu mekânda ya hayal denizlerine yelken açacak ya da klostrofobi yaşayacaktır.
OECD 2025 yılı PISA raporuna göre okulu asma oranında Türkiye ilk sırada yer alıyor. İlginç olan şu ki bu yüksek devamsızlık durumuna rağmen 2025 PİSA raporunda fen, okuma ve matematik alanında puanını en çok artıran ülke yine Türkiye’dir. Okul ile öğrenci başarısı arasındaki ilişki araştırmaya değer.

Yakın arkadaşı Oktay Rıfat’ın dilinde Orhan Veli “Sınıftan Kaçan Şair”dir. Okulu kırıp sinemaya gitmesiyle tanınmıştır. Attila İlhan dersleri asması ve uyumsuzluğu yüzünden İzmir Atatürk Lisesi’ndeki eğitimini aksatmakla kalmamış bir sebeple tutuklanıp okuldan uzaklaştırılmıştır.
Edip Cansever Yüksek Ticaret Okulundan okuldan kaytardığı için yarıda bırakmış Cemal Süreya Mülkiye’de okurken vaktinin büyük kısmını okul dışında kafelerde geçirmiştir.
Refik Halit Karay da okulla, okumayla başı hoş olmayan hikayeci yazarlardan. Bakınız kendisi bunu nasıl anlatıyor:
“Küçükken fena huylarımdan birisi, mektepten kaçmaktı. Sekiz yaşından on sekiz yaşına kadar, yani mektebe devama mecbur kaldığım bu on uzun sene zarfında kaçmak fırsatını hiçbir zaman kaçırmazdım. Ne iptidaisini (ilkini), ne leylisini (yatılısını), hatta ne âlisini (yükseğini), hülasa (özetle) mekteplerden hiçbirisini sevmek, hatta sevmekten vazgeçtim, benimsemek bile bana müyesser olamamıştı (elimden gelmemişti); gözüm hep dışarda yaşardım. Fakat öyle çocukların yaptığı gibi azgınlık ve haşarılığa meydan bulmak için değil, sırf kırlarda dolaşmak, mevsimlerden istifade etmek için.”
Kırlarda dolaşmak için okulu kıran kaldı mı acaba?
Kendisine kaçılacak kır kaldı mı peki?
İyisi mi ne okulu kıralım ne de zerdali ağaçlarının dallarını. Tabiatla okulu barıştıralım. Dışarısı ile içerisini, ders ile teneffüsü kucaklaştıralım!



