Picture of Mehmet Biten
Mehmet Biten

Her Yerde Ve Hiçbir Yerde

A+ A-

ÜSTMODERN İNSANIN YERSİZLİK, ZAMAN SIKIŞMASI VE ANLAM ARAYIŞI

Çağdaş dünyayı anlamaya çalışmak, yalnızca yeni teknolojileri, iletişim biçimlerini, tüketim alışkanlıklarını ya da toplumsal kurumların dönüşümünü anlamaya çalışmak değildir. Daha derinde, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin biçimi değişmektedir. Nerede yaşadığımız, hangi zamanda yaşadığımız, kime ait olduğumuz, kim olduğumuz ve bütün bunların bizim için ne anlama geldiği soruları artık birbirinden bağımsız değildir. Bunlar, çağdaş insanın varoluşsal deneyimini kuşatan tek bir dönüşümün farklı yüzleri haline gelmiştir. İnsan bugün dünyaya geçmişte hiç olmadığı kadar açık durumdadır; dünyanın uzak köşelerinde meydana gelen olaylardan, başka insanların hayatlarından, farklı kültürlerden, inançlardan, savaşlardan, ekonomik krizlerden, teknolojik gelişmelerden ve geleceğe ilişkin öngörülerden birkaç saniye içinde haberdar olabilmektedir. Fakat dünyaya bu denli açık hale gelmek, insanın dünyayla anlamlı bir ilişki kurmasını zorunlu olarak kolaylaştırmamaktadır. Tersine, dünyaya erişimin artması, bazen dünyaya ait olma duygusunu zayıflatmaktadır. Çağdaş insan bu nedenle bir yandan dünyanın merkezindeymiş gibi, diğer yandan hiçbir yere tam olarak ait değilmiş gibi yaşayabilmektedir. Üstmodernliğin temel paradokslarından biri burada ortaya çıkar: İnsan her yere ulaşabilir hale gelirken bir yere ait olma ihtiyacı ortadan kalkmaz; tam tersine daha görünür hale gelir.

Marc Augé’nin üstmodernlik kavrayışı, bu paradoksu anlamak açısından önemli bir hareket noktasıdır. Augé’nin dikkat çektiği şey, çağdaş dünyanın yalnızca hızlanmış ya da küreselleşmiş olması değildir. Üstmodernlik, mekânın, olayların ve bireyselliğin bir tür aşırılığıyla belirginleşen tarihsel bir durumdur. Dünya küçülürken aynı zamanda çoğalmakta, zaman hızlanırken olaylarla yoğunlaşmakta, birey özgürleşirken kendi hayatının anlamını üretme yükünü daha fazla üstlenmektedir. Dolayısıyla burada söz konusu olan basit bir anlamsızlaşma değildir. Tam tersine, çağdaş insanın temel meselesi, kendisine sunulan dünyaların, bilgilerin, seçeneklerin ve anlamların fazlalığı karşısında kendi hayatı için bir anlam bütünlüğü kurmak zorunda kalmasıdır. Geleneksel toplumlarda bireyin dünyaya ilişkin sorularının önemli bir bölümü doğduğu toplumsal çevrenin hazır anlamları tarafından karşılanıyordu. Aile, mahalle, köy, din, gelenek, meslek, soy ve ritüeller bireye yalnızca bir kimlik vermiyor, aynı zamanda dünyayı nasıl göreceğine ilişkin bir çerçeve de sunuyordu. Bugün bu çerçevelerin bir kısmı zayıflamış, bir kısmı çoğalmış, bir kısmı ise birbirleriyle rekabet eder hale gelmiştir. İnsan artık tek bir anlam dünyasının içine doğmakla kalmamakta, yaşamı boyunca çok sayıda anlam dünyasının arasında seçim yapmak zorunda kalmaktadır. Bu yüzden üstmodern insanın sorunu dünyanın anlamdan yoksun olması değil, kendisine açılan dünyanın fazlalığı içinde kendi anlamını kurmak zorunda kalmasıdır.

Antropolojik düşüncede yer, hiçbir zaman yalnızca üzerinde yaşanılan fiziksel bir yüzey değildir. Yer, insanların birbirleriyle kurduğu ilişkilerin, hatıraların, ritüellerin, alışkanlıkların ve ortak geçmişlerin birikmesiyle oluşur. Bir evin “ev” olması, duvarlarından ve çatısından önce orada yaşanan hayatla ilgilidir. Bir mahallenin mahalle olması, sokaklarının geometrisinden çok, insanların birbirlerini tanımaları, birbirlerinin hikâyelerini bilmeleri ve ortak bir geçmiş duygusunu paylaşmalarıyla mümkündür. Bu anlamda yer, mekânın toplumsal olarak anlamlandırılmış biçimidir. İnsan yalnızca bir mekânda bulunmaz; mekânı hatıraları, ilişkileri ve deneyimleri aracılığıyla bir “yer” haline getirir. Ancak üstmodernlik, bu yer deneyimini dönüştüren güçlü bir hareketlilik üretmiştir. Otoyollar, havalimanları, oteller, alışveriş merkezleri, istasyonlar ve çeşitli transit alanlar, insanların sürekli dolaşımını mümkün kılan büyük ağların düğüm noktalarıdır. Dijital ağlar ise bu dolaşımı fiziksel mekânın ötesine taşımış, insanı aynı anda birbirinden uzak çok sayıda dünyanın içinde bulunabilir hale getirmiştir. Tam bu noktada Augé’nin “yok-yer” kavramı anlam kazanır. Yok-yer, ilişkinin bütünüyle ortadan kalktığı bir alan değildir; daha çok, ilişkinin anonim, geçici, işlevsel ve standartlaştırılmış biçimler aldığı mekândır. Havalimanında insan yolcudur, otoyolda sürücüdür, otelde müşteridir, alışveriş merkezinde tüketicidir. Kişisel hikâyesi bir süreliğine geri plana çekilir ve insan, içinde bulunduğu sistemin kendisine verdiği işleve göre tanımlanır. Bir başka ifadeyle yok-yer, insanı geçmişinden çok o anki işlevi üzerinden tanımlar. Bu nedenle yok-yerin temel özelliği ilişkisizlikten ziyade, ilişkilerin kişisellikten ve tarihsel süreklilikten arındırılmış olmasıdır.

Yok-yerlerin çoğalması, modern insanın mekân deneyiminde önemli bir paradoks yaratmaktadır. Dünyanın farklı şehirlerinde birbirine benzeyen havaalanları, oteller, alışveriş merkezleri, kahve zincirleri ve ulaşım sistemleri ortaya çıktıkça, fiziksel dünyanın önemli bölümleri ortak bir mimari ve tüketim dilini paylaşmaya başlamaktadır. İnsan dünyanın bir ucundan diğer ucuna gittiğinde bütünüyle yabancı bir dünyaya girmiş olmayabilir; tam tersine, daha önce gördüğü ekranlarla, tabelalarla, markalarla ve davranış biçimleriyle yeniden karşılaşabilir. Mekânın farklılığı azalırken hareketliliğin imkânı artmaktadır. Fakat bu homojenleşme, insanın yer duygusunu ortadan kaldırmak yerine bazen onu daha güçlü biçimde aramasına neden olur. Dünya birbirine benzedikçe insan farklılığını daha fazla vurgulamak isteyebilir. Dil, din, tarih, gelenek, toprak, köken ve kültürel aidiyet, anonimleşen mekân deneyimine karşı birer tutunma noktası haline gelebilir. Bu nedenle küreselleşme ile yerellik birbirinin basit karşıtları değildir. Küresel ağların genişlemesi, yerel ve tikelliğe dayalı aidiyet taleplerini de güçlendirebilir. İnsan her yerde bulunabilme imkânına kavuştukça, bir yerde bulunmanın anlamını daha fazla arayabilir. Böylece üstmodernliğin mekânsal paradoksu ortaya çıkar: “Her yere ulaşabilmek, hiçbir yere ait olmama duygusunu ortadan kaldırmaz; bazen onu daha da görünür hale getirir.”

Bu durum, yalnızca fiziksel mekânla ilgili değildir. İnsan bugün aynı zamanda dijital mekânların içinde yaşamaktadır. Ekranlar aracılığıyla dünyanın farklı noktalarına ulaşabilmekte, hiç tanımadığı insanlarla iletişim kurabilmekte, başka kültürlerin sembollerini gündelik hayatına taşıyabilmekte ve fiziksel olarak bulunmadığı yerlerin olaylarını kendi yaşamının parçası haline getirebilmektedir. Ancak dijital alanı bütünüyle bir “yok-yer” olarak tanımlamak da yetersiz olacaktır. Çünkü dijital ortamlar yalnızca anonim geçiş alanları üretmez; yeni topluluklar, yeni dostluklar, yeni aidiyetler ve yeni kimlikler de yaratabilir. Buradaki asıl mesele, yerin ortadan kalkmasından çok, yerin anlamının dönüşmesidir. İnsan artık yalnızca bulunduğu fiziksel yerde yaşamaz; ekranlar, ağlar ve iletişim kanalları aracılığıyla aynı anda birçok sembolik mekânda bulunur. Böylece yer deneyimi katmanlaşır. İnsan fiziksel olarak bir şehirde, kültürel olarak başka bir dünyada, duygusal olarak başka bir toplulukta, düşünsel olarak ise bambaşka bir zamanın içinde yaşayabilir. Üstmodern yersizlik tam da bu çoğalmış mekânsallık içinde ortaya çıkar. İnsan artık tek bir yere ait değildir; fakat çok sayıda yere aynı anda ait olabilmenin bedeli, hiçbirinin bütünlüklü biçimde “kendi yeri” olamamasıdır.

Üstmodernliğin ikinci büyük aşırılığı zaman alanında ortaya çıkar. Çağdaş dünyayı yalnızca “hızlı” olarak tanımlamak bu nedenle yeterli değildir. Sorun, yalnızca insanların daha hızlı çalışması, daha hızlı seyahat etmesi ya da iletişim kurması değildir. Asıl dönüşüm, aynı anda çok daha fazla olayın insanın gündelik bilincine girmesidir. Bir zamanlar insanın tarihsel deneyimi büyük ölçüde yaşadığı çevrenin sınırları içinde şekilleniyordu. Köydeki bir ölüm, şehirdeki bir yangın, ülkedeki bir savaş ya da yakın çevrede yaşanan ekonomik kriz, insanın gündelik dünyasının temel olaylarıydı. Bugün ise dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen bir olay, birkaç saniye içinde kişinin kişisel gündemine girebilmektedir. Savaşlar, ekonomik krizler, seçimler, doğal afetler, bilimsel gelişmeler, teknolojik yenilikler, iklim tartışmaları ve toplumsal çatışmalar aynı anda zihnimizin önünden geçmektedir. İnsan artık yalnızca kendi yaşadığı zamanı yaşamamakta, dünyanın zamanını da taşımaktadır. Bu nedenle çağdaş insanın zaman deneyimindeki asıl dönüşüm, zamanın yalnızca hızlanması değil, olaylarla aşırı biçimde yoğunlaşmasıdır.

Zaman böylece yalnızca kronolojik bir akış olmaktan çıkar ve enformasyonel bir yoğunluğa dönüşür. Geçmiş henüz geçmiş olmadan yeniden yorumlanmakta, şimdi henüz yaşanmadan haberleştirilmekte, gelecek ise daha gelmeden tahminler, riskler, korkular ve beklentiler aracılığıyla bugünün içine taşınmaktadır. Geçmiş, şimdi ve gelecek birbirinden kesin çizgilerle ayrılmış zaman katmanları olmaktan çıkarak aynı zihinsel yüzey üzerinde buluşmaktadır. İnsan bir yandan geçmişin mirasını taşırken diğer yandan geleceğin belirsizliğini bugünden yaşamaktadır. Şimdi ise bu iki kuvvet arasında daralan bir alan haline gelir. Bu nedenle çağdaş insanın “zamanım yetmiyor”, “yetişemiyorum” ya da “her şey çok hızlı geçiyor” duygusunu yalnızca bireysel bir planlama sorunu olarak görmek yanıltıcıdır. Burada daha geniş bir tarihsel deneyim söz konusudur. İnsan yalnızca yapması gereken işlerin çoğalması nedeniyle sıkışmış değildir; aynı anda zihinsel olarak taşıması gereken dünyanın büyüklüğü nedeniyle de sıkışmıştır. “Zamanın sıkışması, saatlerin hızlanmasından önce, aynı anda yaşanması gereken dünyaların çoğalmasıdır.”

Bu olay bolluğu, insanın dünyaya ilişkin anlam üretme ihtiyacını da artırmaktadır. Çünkü bir olayın bize ulaşması, onun anlamını kendiliğinden açıklamaz. Tam tersine, olayların çoğalması yorum ihtiyacını büyütür. Her haber yeni bir soru, her gelişme yeni bir ihtimal, her kriz yeni bir pozisyon alma zorunluluğu yaratır. Böylece çağdaş insan yalnızca dünyada olup bitenleri takip etmekle kalmaz; bunların kendi hayatı açısından ne anlama geldiğini de sürekli değerlendirmek zorunda kalır. Dünyanın bütün olayları kişisel hayatımıza aynı ölçüde ait değildir, fakat iletişim teknolojileri onların hepsini kişisel bilincimize ulaştırabilecek bir yakınlığa getirmiştir. İnsan dünyanın bütün sorunlarını çözemeyeceğini bildiği halde dünyanın bütün sorunları hakkında bir kanaate sahip olması beklenen bir varlığa dönüşmüştür. Burada üstmodernliğin görünmez yüklerinden biri ortaya çıkar: “İnsan artık yalnızca yaşadığı dünyadan değil, haberdar olduğu dünyadan da sorumluymuş gibi hissetmektedir.”

Bu dönüşüm, modernliğin büyük gelecek anlatılarının zayıflamasıyla daha da belirginleşmektedir. Modern toplum, farklı ideolojik biçimlerde de olsa, geleceğe ilişkin güçlü anlam çerçeveleri üretmişti. İlerleme, kalkınma, devrim, özgürleşme, bilim, refah ve teknolojik gelişme gibi kavramlar, bugünün eksikliklerinin gelecekte aşılabileceğine ilişkin bir ufuk sunuyordu. Bu anlatıların tümünün sorunlu olduğu söylenebilir; ancak bireyin kendisini yalnızca bugünün içinde değil, daha büyük bir tarihsel projenin parçası olarak görmesine imkân verdikleri de açıktır. Büyük anlatıların ikna gücü azaldıkça, insanın anlam üretme yükü daha fazla bireysel düzeye kaymıştır. Gelecek artık kendiliğinden anlamlı bir ufuk olarak beklenmemekte, bireyin kendi planları ve seçimleri üzerinden kurulmaktadır. İnsan yalnızca ne yapacağını değil, neden yaptığını da açıklamak zorundadır. Kendi hayatının projesini kendisi hazırlamak, kendi başarı ölçütünü kendisi belirlemek ve kendi başarısızlığının sorumluluğunu da üstlenmek durumundadır.

Burada üstmodernliğin üçüncü aşırılığı, yani bireyin aşırılığı belirginleşir. Birey bugün geçmişte olduğundan daha fazla seçeneğe, daha fazla bilgiye ve daha fazla hareket alanına sahiptir. Fakat seçeneklerin çoğalması özgürlüğü otomatik olarak artırmaz; bazen karar vermenin yükünü de artırır. İnsan hangi mesleği seçeceğini, nerede yaşayacağını, nasıl görüneceğini, neye inanacağını, nasıl bir ilişki kuracağını, hangi değerleri benimseyeceğini ve hayatını nasıl anlamlandıracağını giderek daha fazla kendi sorumluluğu altında görmektedir. Özgürlük ile yük arasındaki bu yakın ilişki, üstmodern bireyin temel gerilimlerinden biridir. Geleneksel dünyanın hazır cevaplarından kurtulmak özgürleştirici olabilir; fakat hazır cevapların yokluğu aynı zamanda insanı daha fazla soruyla baş başa bırakır. İnsan artık yalnızca hayatını yaşamakla değil, hayatının anlamını sürekli açıklamakla da yükümlüdür. Bu nedenle çağdaş bireyin yorgunluğunu yalnızca ekonomik ya da psikolojik kategorilerle açıklamak eksik kalır. Onun yorgunluğunun bir bölümü, sürekli olarak kendisini ve hayatını anlamlandırmak zorunda kalmasından kaynaklanır.

Fakat bireyin kendisini bütünüyle bağımsız bir özne olarak kurduğu düşüncesi de yanıltıcıdır. İnsan kendisini kendi başına icat etmez. Kullandığı dili kendisi yaratmamıştır; değerlerinin büyük bölümünü kendisi üretmemiştir; dünyaya bakışını, beden algısını, korkularını, arzularını ve hatta kendisini anlatma biçimini içinde yaşadığı toplumdan ve tarihten bağımsız olarak kuramaz. Birey, toplumsal olanın dışında değil, onun içinden doğar. Bu nedenle çağdaş bireyin “özgünlük” arayışı da toplumsal ilişkilerden bağımsız düşünülemez. Tam burada “mahrem ötekilik” olarak adlandırabileceğimiz bir durum ortaya çıkar. Mahrem ötekilik, insanın kendi içinde taşıdığı ve kendisini kurarken sürekli ilişki halinde olduğu başkalarının izidir. Bu öteki, yalnızca uzak bir kültürde yaşayan yabancı değildir. Aile, dil, geçmiş, toplum, tarih, başkalarının bakışı, öğrenilmiş değerler ve hatıralar bireyin içinde yaşamaya devam eder. İnsan kendisini kurarken kendisinden olmayanlarla da kendisini kurar. Bu yüzden bireyin içindeki en mahrem alan bile belirli ölçülerde toplumsal olanın izini taşır.

Bu bakımdan üstmodern birey, bir yandan kendisini benzersiz ve özgün bir varlık olarak kurmak isterken, diğer yandan kendisini kurduğu malzemenin kendisine ait olmadığını fark eder. Kendisini ifade etmek için kullandığı dil başkalarından gelmiştir; kimliğini kurarken başkalarının bakışından yararlanır, değerlerini savunurken içinde yaşadığı kültürün kavramlarını kullanır. Birey ile toplum arasındaki ilişki bu nedenle basit bir karşıtlık değildir. Birey toplumdan kurtularak kendisi olmaz; toplumla kurduğu ilişkinin biçimini değiştirerek kendisi olur. Michel de Certeau’nun gündelik hayat üzerine düşünürken gösterdiği gibi, birey kendisine sunulan dünyayı bütünüyle olduğu gibi tüketmez. Hazır sistemlerin, kurumların, tüketim biçimlerinin ve mekânsal düzenlemelerin içinde kendi küçük yollarını açar, kendisine sunulanı başka biçimlerde kullanır ve gündelik hayatın içinde taktikler geliştirir. İnsan bu anlamda ne tamamen sistemin ürünü ne de sistemden bağımsız bir faildir. “Verilmiş olanla yaptığı arasındaki aralıkta yaşar.”

İnanç ve değer alanındaki dönüşüm de bu bireyselleşme sürecinden bağımsız değildir. Geleneksel toplumların simgesel evrenleri bütünüyle homojen ya da çatışmasız değildi; ancak bireye dünyayı anlamlandırmak için daha güçlü ortak çerçeveler sunuyorlardı. İnsan hangi ritüelin ne anlama geldiğini, hangi davranışın doğru ya da yanlış kabul edildiğini, doğumun, evliliğin, ölümün ve diğer hayat eşiklerinin nasıl anlamlandırılacağını büyük ölçüde toplumsal çevresinden öğreniyordu. Bugün ise anlam dünyaları çoğalmış, birbirleriyle karşılaşmış ve seçilebilir hale gelmiştir. İnsan artık yalnızca bir anlam dünyasının içinde doğmaz; birçok anlam dünyasının arasından seçim yapar, bunların bazılarını benimser, bazılarını reddeder ve zaman zaman birbirinden farklı unsurları kendi yaşamında bir araya getirir. Bu durum inancın ortadan kalkması anlamına gelmez. Tam tersine, inanç biçimleri yeni koşullarda farklılaşmakta, bireyselleşmekte ve kişisel deneyimlerle yeniden yorumlanmaktadır.

Ancak burada bireyselleşme ile yeniden cemaatleşmenin aynı anda gerçekleşebileceğini gözden kaçırmamak gerekir. Çağdaş insan bir yandan kendi inancını, ahlakını ve yaşam biçimini seçmek isterken diğer yandan güçlü bir topluluğun parçası olmayı da arzulayabilir. Bir tarafta özerklik, diğer tarafta aidiyet vardır. İnsan “kendim olmak istiyorum” derken aynı anda “bir yere ait olmak istiyorum” diyebilir. Bu iki arzu birbirini zorunlu olarak ortadan kaldırmaz. Aksine, çağımızın birçok kimlik, din, siyaset ve kültür çatışmasının altında bu iki ihtiyacın birlikte bulunması vardır. İnsan hem özgünlüğünü korumak hem de yalnız kalmamak istemektedir. Hem kendisi olmak hem de kendisinden daha büyük bir bütünün parçası olmak istemektedir. Üstmodernliğin karmaşıklığı biraz da buradan kaynaklanır.

Bütün bu dönüşümler bir araya getirildiğinde, yersizlik, zaman sıkışması ve bireysel anlam arayışının birbirinden ayrı süreçler olmadığı görülür. Yok-yerlerin çoğalması insana “Nereye aitim?” sorusunu sordurur. Olayların ve enformasyonun aşırı çoğalması “Hangi zamanda yaşıyorum?” sorusunu zorlaştırır. Hazır anlam dünyalarının zayıflaması ve bireysel seçimin genişlemesi ise “Ben kimim ve hayatımın anlamı nedir?” sorusunu ağırlaştırır. Bu üç soru aslında aynı varoluşsal problemin farklı biçimleridir. İnsan dünyadaki yerini, zaman içindeki konumunu ve kendi varlığının anlamını aynı anda belirlemek zorunda kalmaktadır. Üstmodern insanın temel gerilimi de tam burada ortaya çıkar: O, dünyadan kopmuş değildir; tersine dünyaya hiç olmadığı kadar maruzdur. Fakat dünyaya maruz kalmak ile dünyaya ait olmak aynı şey değildir. Dünyanın bütün görüntülerine ulaşabilmek, onunla anlamlı bir ilişki kurmayı garanti etmez.

Bu nedenle üstmodernliğin krizi basit bir anlamsızlık krizi olarak görülemez. Daha doğru bir ifadeyle bu, “anlam fazlalığının ve anlam yorgunluğunun krizidir.” İnsan anlamdan mahrum değildir; anlam seçeneklerinin, yorumların, kimliklerin, bilgilerin ve olasılıkların fazlalığı altında yorulmaktadır. Her şeyi görmek, her şeyi yaşamak değildir. Her yere ulaşabilmek, bir yere ait olmak değildir. Her şeyi bilmek, anlamak değildir. Her şeyi seçebilmek de ne istediğini bilmek değildir. Çağdaş insanın önündeki temel problem, dünyadan uzaklaşmak değil, kendisine aşırı miktarda açılan dünya içinde yaşanabilir bir anlam bütünlüğü kurabilmektir.

Belki de bu nedenle antropolojinin bugün sorması gereken soru, yalnızca uzak toplumların nasıl yaşadığı değildir. Asıl soru, bizim nasıl bir dünyada yaşamaya başladığımız ve bu dünyanın nasıl bir insan ürettiğidir. Antropolojik bakışın egzotik olana yönelme alışkanlığını bir ölçüde geride bırakıp kendi gündelik hayatımızın görünmez düzeneklerine dönmesi gerekir. Havalimanındaki yolcu, alışveriş merkezindeki tüketici, ekran karşısındaki kullanıcı, sürekli bildirim alan çalışan, aynı anda birçok kültürel dünyayla ilişki kuran göçmen ya da birden fazla kimliği taşıyan birey, çağdaş insanın yeni antropolojik figürleridir. Bunların her biri bize insanın artık tek bir mekân, tek bir zaman ve tek bir anlam dünyası içinde yaşamadığını gösterir.

Üstmodern insan ne bütünüyle köksüzdür ne de bütünüyle köklüdür. Ne tamamen yalnızdır ne de bütünüyle bir topluluğun içindedir. Ne geçmişten kopmuştur ne de geçmişte yaşamaktadır. Ne geleceği düşünmeden yaşayabilir ne de geleceğin belirsizliğinden kurtulabilir. O, bağlanmak ile özgürleşmek, hızlanmak ile durmak, çoğalmak ile sadeleşmek, kendisi olmak ile bir yere ait olmak arasında yaşamaktadır. Onun temel sorunu, dünyanın dışında kalmak değil, dünyanın aşırı çoğalması içinde kendi dünyasını kurabilmektir.

Bu açıdan bakıldığında çağımızın en önemli meselesi dünyanın anlamını kaybetmesi değildir. Asıl mesele, dünyanın insana hiç olmadığı kadar açılmasıdır. İnsan daha önce hiç olmadığı kadar fazla yere ulaşabilmekte, daha önce hiç olmadığı kadar fazla zamana ilişkin bilgi taşıyabilmekte ve daha önce hiç olmadığı kadar fazla kimlik ve değer seçeneğiyle karşılaşmaktadır. Fakat bu çoğalma, kendiliğinden bir bütünlük üretmemektedir. Tam tersine, bütünlük kurma görevini giderek bireyin üzerine bırakmaktadır. İnsan artık yalnızca dünyada bulunmak istememektedir; dünyada bir yerinin olduğunu bilmek istemektedir. Yalnızca zamanı tüketmek değil, içinde yaşanabilir bir şimdi kurmak istemektedir. Yalnızca birey olmak değil, içindeki bütün ötekilerle birlikte kendisi olabilmek istemektedir.

Belki de üstmodern insan bu yüzden her yerde ve hiçbir yerdedir. Dünyanın bütün yolları ona açıktır; fakat hangi yolun kendi yolu olduğunu belirlemek zorundadır. Bütün zamanlar önüne serilmiştir; fakat kendi zamanını yaşamakta zorlanmaktadır. Sayısız kimlik, inanç ve değer seçeneği vardır; fakat bunların arasından kendisine ait bir anlam dünyası kurmak zorundadır. Onun özgürlüğü, aynı zamanda onun yüküdür; hareketliliği, aynı zamanda yersizliğidir; bilgiye erişimi, aynı zamanda zihinsel kalabalığıdır; bireyselliği ise aynı zamanda anlamın sorumluluğudur.

Bu nedenle belki de çağımızın en önemli sorusu, dünyanın ne anlama geldiği değil, insanın bu kadar çoğalmış bir dünya içinde kendisini nereye yerleştireceğidir. Yersizlik karşısında yeniden bir yer, zamanın sıkışması karşısında yeniden bir ritim, anlamların çoğalması karşısında yeniden bir bütünlük ve bireyselleşmenin yalnızlığı karşısında yeniden bir ilişki kurabilmek gerekir. Mesele geçmişe dönmek ya da modern dünyadan kaçmak değildir. Mesele, bu yeni dünyanın içinde insanın yaşayabileceği yeni yerleri, yeni zamanları ve yeni anlam biçimlerini keşfedebilmektir.

Çünkü insan yalnızca dünyada bulunmak istemez. Dünyanın içinde kendisine ait bir yer arar. Yalnızca zamanın akışına bırakılmak istemez; yaşadığı anın kendisine ait olduğunu hissetmek ister. Yalnızca kendisi olmak istemez; kendisini oluşturan başkalarıyla, geçmişle, toplumla ve tarihle ilişkisini koruyarak kendisi olmak ister. Üstmodernliğin bütün aşırılıkları arasında insanın değişmeyen ihtiyacı belki de budur: “Dünyanın içinde kendisi için yaşanabilir bir dünya kurmak.”

Ve belki de insanın çağımızdaki gerçek anlam arayışı tam burada başlar: Her yere ulaşabilmenin mümkün olduğu bir dünyada yeniden bir yere ait olmakta; bütün zamanların aynı anda üzerimize geldiği bir çağda kendi zamanımızı bulmakta; sayısız anlamın dolaşımda olduğu bir dünyada ise başkalarının anlamlarını yalnızca tüketmek yerine kendi hayatımıza ait bir anlam kurabilmekte.