Hız Çağının Faturası: Zeminsizlik
- Tarih:
Bir insanın ne iş yaptığını öğrendiğinizde, çoğu zaman kim olduğunu da öğrenmiş olursunuz. Çünkü modern dünyada iş, insanın kendini anlattığı en temel dildir. Dolayısıyla birine “Ne iş yapıyorsunuz?” diye sorduğumuzda, aslında yalnızca gelir kaynağını sormayız. Şunu da sorarız: Hayatını neyin üzerine kurdun? Toplumda neredesin? Kendini hangi hikâyeyle anlatıyorsun?
İnsan çalışarak yalnızca para kazanmaz. Dünyada bir yer edinir. Bir role sahip olur. Başkalarının gözünde bir değer kazanır. Bu yüzden çalışma hayatı hiçbir zaman yalnızca ekonomik bir alan olmadı. En başından beri psikolojik, toplumsal ve varoluşsal bir alandı aynı zamanda.
Ama insanın ayağını bastığı bu zemin, her büyük dönüşümde biraz daha sarsıldı. Sanayi devrimi insanı tarladan fabrikaya taşıdığında değişen şey yalnızca üretim biçimi değildi. Bir yaşam ritmi değişti. Zamanın akışı değişti. İnsanların birbirine tutunma biçimi değişti. Makineleşme dalgası geldiğinde yüz binlerce insan bir sabah uyandı ve yaptığı işin artık gerekli olmadığını gördü. Küreselleşme fabrikaları başka ülkelere taşıdığında, aynı kentte aynı işi yaparak yaşamış kuşaklar kendilerini bir anda fazlalık gibi hissetti.
Her seferinde aynı cümle kuruldu: “Bu sefer farklı.” Ve her seferinde bir ölçüde haklıydılar.
Bugün de farklı bir şey yaşıyoruz. Ama bu kez farkın kendisi farklı!
Çünkü artık yalnızca değişim yok; insan zihninin ve toplumsal kurumların uyum sağlayabileceğinden daha hızlı bir değişim var. Çünkü dijital çağ meslekleri, iş yapış biçimlerini vb. her şeyi çok hızlı şekilde dönüştürüyor. Platform ekonomisi çalışma ilişkilerini yeniden kuruyor. Algoritmalar kimi işe alacağına, kimin görünür olup kimin dışarıda kalacağına karar veriyor.
Önceki dönüşümlerde insanların en azından tutunabileceği bir yer vardı: fabrika, sendika, mahalle, meslek. Bugün ise tutunma noktalarının kendisi kayıyor. Ve bu yeni durumun bir adı var: prekarite.
Prekarite Türkçeye genellikle “güvencesizlik” diye çevriliyor. Ama bu çeviri, kavramın ağırlığını tam yasıtmıyor. Çünkü güvencesizlik dendiğinde akla ilk olarak ekonomik bir tablo gelir: düşük ücret, kısa süreli sözleşmeler, işsizlik korkusu.
Oysa prekarite daha derin bir şeydir. Latince “precarius” kökünden gelir; yani başkasının lütfuna bırakılmış, kırılgan, her an geri alınabilir. Prekarite yalnızca cebinizle değil, zemin duygunuzla ilgilidir. Ayağınızın altındaki zeminin ne zaman kayacağını bilememektir. Bir gün var olan şeyin ertesi gün olmayabileceğini bilmektir.
Sabah yedide telefonunun ekranına bakan bir kuryeyi düşünün. O gün kaç sipariş geleceğini bilmez. Hastalanırsa para yok. Kaza geçirirse yerine dakikalar içinde başkası bulunacak.
Kâğıt üzerinde “bağımsız çalışan.”
Gerçekte ise bütün riskleri tek başına taşıyan biri.
Ya da dört yıl üniversite okumuş, staj yapmış, sertifikalar toplamış bir genci düşünün. İş ilanlarına bakıyor. Çoğu aynı şeyi istiyor:
“En az iki yıl deneyim.”
Ama deneyim kazanmak için işe, iş bulmak için deneyime ihtiyacı var.
Bir süre sonra mesele iş bulmak olmaktan çıkar.
Mesele, insanın kendine şu soruyu sormaya başlaması:
“Acaba ben mi yetersizim?”
Belki de daha korkutucu olanı:
“Yoksa hiçbir zaman yeterli olmayacak mıyım?”
İşte prekarite tam da burada başlar.
İnsan çabalıyor. Kurallara uyuyor. Kendini geliştiriyor. Ama bütün bunların onu nereye götüreceğinden emin olamıyor.
Bir hayat kurmaya çalışıyor. Ama zemin hep kayıyor. Bir süre sonra soru da değişiyor.
“Bu ay geçinebilecek miyim?” sorusunun yerini daha ağır bir soru alıyor:
“Ben bu hayatın öznesi miyim, yoksa sadece başıma gelenlere maruz kalan biri mi?”
Bu soruyu soran insan yalnızca ekonomik olarak değil, psikolojik olarak da kırılmaya başlamıştır.
Çünkü prekaritenin en yıpratıcı tarafı, kronik belirsizlik duygusudur.
İnsan zihni belirsizliği sevmez. Somut bir sorunla mücadele etmek zordur; ama insan en azından neyle karşı karşıya olduğunu bilir. Belirsizlikte ise tehdit vardır, ama şekli yoktur. Ne zaman ve nereden geleceği belli değildir. Bu yüzden zihin sürekli tetikte kalır.
Telefon çaldığında kötü bir haber gelecekmiş gibi.
Patron “Bir konuşalım” dediğinde işten çıkarılacakmış gibi.
Mesajlara bakarken, e-postaları açarken, banka hesabını kontrol ederken.
İnsan hiçbir şey olmamışken bile olacak bir şeyin yorgunluğunu taşır.
Üstelik bu yorgunluk uyumakla da geçmez.
Çünkü sorun çalışmak değildir. Sorun, insanın hiçbir zaman gerçekten rahatlayamamasıdır.
Üniversite mezunu bir genci düşünün. Yıllardır KPSS’ye hazırlanıyor. Her sabah aynı masaya oturuyor. Aynı kitapları açıyor. Aynı deneme sınavlarını çözüyor.
Ama artık sayfalara bakıyor ve hiçbir şey hissedemiyor.
Çünkü yorulduğu şey ders çalışmak değil.
Sürekli beklemek.
Sürekli ertelenmek.
Sürekli “belki seneye” denmesi.
Psikolojide buna bazen öğrenilmiş çaresizlik denir. İnsan, kontrol edemediği koşullara uzun süre maruz kaldığında bir süre sonra çaba göstermeyi bırakır. Çünkü yaşadıkları ona şunu öğretmiştir:
“Ne yaparsam yapayım, sonuç değişmiyor.”

İşte güvencesizlik kronikleştiğinde olan budur.“Çalışırsam başarırım” inancı yavaş yavaş çözülür. Yerine başka bir duygu gelir: “Ben elimden geleni yapıyorum. Ama hayat bana hiçbir karşılık vermiyor.” Bu yalnızca motivasyon kaybı değil, kimlik kaybıdır. Çünkü modern insan için iş, yalnızca geçim aracı değildir. Kendini tanımladığı zemindir.
Bu yüzden bir insan güvenceli bir işe ulaşamadığında yalnızca gelirini kaybetmez. Kendini anlatabildiği dili de kaybeder.
“Ne iş yapıyorsunuz?” sorusu bir anda cevap verilmesi zor bir soruya dönüşür. Çünkü bazen insanın bir işi vardır, ama geleceği yoktur. Bazen diploması vardır, ama yeri yoktur. Bazen bütün gün çalışır, ama yine de hayatının başladığını hissedemez. İşte prekaritenin en görünmez tarafı budur. İnsanı yalnızca yoksullaştırmaz. Kendisinden de uzaklaştırır.
Bu aşınma yalnızca bireyde kalmaz. Bir süre sonra toplumun dokusuna yayılır. İnsanlar geleceğe güvenmediklerinde daha az plan yapar. Daha az risk alır. Daha az dayanışma kurar. Herkes yalnızca kendi hayatını kurtarmaya çalıştığında, ortak bir gelecek fikri yavaş yavaş çözülür. Güven duygusu da böyle kaybolur. Önce insanlar kurumlara inanmayı bırakır. Sonra kurumlar gerçekten işlemez hale gelir. Devlete, üniversiteye, işyerine duyulan güven azalır. Hatta şu cümleye bile: “Çalışırsam bir yere gelirim.”
Üstelik bu yük herkese eşit dağılmaz. Prekarite en ağır biçimde zaten kırılgan olanları vurur: düşük gelirli ailelerden gelenleri, kadınları, göçmenleri, taşrada yaşayanları. Türkiye’de bunun en çarpıcı örneklerinden biri genç kadınlardır. OECD verilerine göre 15-24 yaş arasındaki genç kadınların önemli bir kısmı ne eğitimde, ne işte, ne de mesleki bir programdadır. Görünmez bir kuşak. Ama mesele artık yalnızca en dezavantajlı kesimlerin sorunu da değildir. Üniversite mezunları arasında da güvencesiz çalışma hızla yayılıyor. Uzun yıllar boyunca insanlara aynı vaat verildi:
“Oku. Kendini geliştir. İyi bir yere gelirsin.”
Bugün ise birçok insan tam da bunları yaptığı halde aynı yerde duruyor. Bu yalnızca ekonomik bir hayal kırıklığı değildir. Anlam krizidir. Çünkü insan en çok, kurallara uyduğu halde karşılığını alamadığında kırılır.
Peki bütün bunların karşısında ne yapılabilir?
Önce dürüst olmak gerekir.
“Kendini geliştir.”
“Esnek ol.”
“Daha dayanıklı ol.”
Bu cümleler bazen işe yarar. Ama çoğu zaman yapısal bir sorunu bireyin omzuna yüklemenin daha nazik bir yoludur.
İnsan her koşula uyum sağlayacak bir makine değildir. Ve bir sınır vardır. O sınıra gelindiğinde, insanları neden dayanamadıkları için suçlamak değil; onları bu noktaya getiren koşulları sorgulamak gerekir.
Yine de bireyin elinde kalan şeyler vardır.
Araştırmalar gösteriyor ki güvencesizlik içinde psikolojik olarak en sağlam kalabilen insanlar, kimliklerini yalnızca iş unvanlarına bağlamayanlardır.
İlişkiler.
Ait olunan topluluklar.
Merak edilen alanlar.
İnsanın işe yaramadığını düşündüğü günlerde bile kendini değerli hissedebildiği bağlar.
Bunlar zemini tamamen geri getirmez.
Ama insanın düşmesini biraz olsun engeller.
Asıl çözüm ise daha büyük ölçektedir.
Güvencesizliği azaltabilen ülkelerin ortak özellikleri vardır: güçlü sendikalar, platform çalışanlarını da kapsayan yasalar, ulaşılabilir sağlık hizmetleri, işsizlik güvencesi, daha adil ve şeffaf işe alım süreçleri.
Bunların hiçbiri imkânsız değildir.
Sadece tercih meselesidir.
Ve belki en önemlisi, gençlere bakışımızı değiştirmek gerekir.
Bugün gençlere sürekli aynı şey söyleniyor:
“Sisteme hazır ol.”
Oysa asıl soru şu:
Sistem gençlere hazır mı?
Gençleri yalnızca istihdam edilmesi gereken insanlar olarak gören toplumlar, prekariteyi bir işgücü sorunu olarak yaşar. Gençleri karar süreçlerine katılan, geleceği kuran özneler olarak gören toplumlar ise onu bir adalet meselesi olarak ele alır. Çünkü mesele sonunda dönüp aynı soruya gelir: Bu toplumda emek veren bir insan, karşılığında yalnızca hayatta kalmayı mı hak eder? Yoksa bir hayat kurmayı mı?
Bir toplum insanlarına yalnızca çalışmayı değil, tutunmayı da vaat edemiyorsa, sorun yalnızca ekonomide değildir. Sorun, insanların ayaklarının altındaki zeminin yavaş yavaş çekiliyor olmasıdır.



