Picture of Haydar Barış Aybakır
Haydar Barış Aybakır

Hız Tarikatının Müritleri Versus Yavaş Güzeldir

A+ A-

İçinde bulunduğumuz çağın en büyük yanılgısı, daha doğrusu insanlara dayatması, ilerlemeyi yalnızca bir yer değiştirme hızı olarak tanımlamasıdır. İçinde debelendiğimiz bu yeni zaman algısı, bize var olmayı değil, bir yerlere yetişmeyi emrediyor. Ve bu öyle bir raddeye ulaştı ki, insan doğasının en temel dayanağı olan şimdi fikri bütünüyle buharlaştı. Her şey, ne idüğü belirsiz ve aslen hiçbir zaman tam anlamıyla gelmeyecek olan o muhayyel gelecek adına feda ediliyor. Oysa vakit kelimesi, bir şeyi durup anlama, ona nüfuz etme ve bir karar anı barındırır bünyesinde. Zaman ise daha yatay, daha mekanik bir akıştır. Modernite vaktin içini boşaltıp bizi kronolojik bir zamanın kölesi haline getirdi. Adını koymaktan korksak da, hepimiz küresel bir hız tarikatının itaatkar müritlerine dönüştük. Tıpkı Hasan Sabbah’ın zihni uyuşmuş fedaileri gibi, gözümüzü dahi kırpmadan, başımızı döndüren o hızın sarhoşluğuyla kendi otantik hayatlarımıza, kendi varoluşumuza suikast düzenliyoruz.

Oysa insan, ancak yavaşladığında ve zamanın o geniş, yekpare akışının içinde bir anlığına durakladığında gerçek bir özne olduğunu hissedebilir. Güzellik, sadece durup onu temaşa etme cesaretini gösterenlere sırrını açan nazlı bir hakikattir. Bugünün dijital labirentlerinde kaybolan genç kuşaklar, klavyelerin ucunda ışık hızıyla seyahat ettiklerini sanıyorlar. Dört bir yana dağılan milyarlarca baytlık veri akışının içinde süzülüyorlar ancak ironik bir biçimde aslında hiçbir yere varmıyorlar. Çünkü çok hızlı gittiğinizde, ruhunuz bedeninize ayak uyduramaz, geride, o tozlu ve ıssız yollarda yorgun düşer. İçinizde olup biten o sessiz fırtınaları özümseyecek, dışarıdan gelen uyarıcıları kendi duyarlılığınızın sağlam bir harcı kılacak vaktiniz olmaz. Görmenin o derin, nüfuz edici ve vakur eyleminin yerini sığ bir bakmak, bakmanın yerini ise ekranlar arasında şuursuzca kayıp giden saniyelik göz atmalar aldı. Eşya ve tabiat, artık sadece iki göz atış arasındaki o belirsiz boşlukta, o da ancak bir illüzyon olarak var olabiliyor. Bu hepimiz için dramdır ve trajik bir yanı kalmamıştır hayatlarımızın.

Bu baş döndürücü ritim kaybı sadece estetik algımızı zedelemekle kalmıyor, doğrudan doğruya vicdanımızı da çürütüyor. Kapitalist piyasa ahlakı, acımasızlığı rasyonel bir hayatta kalma stratejisi, vicdan yoksunluğunu ve empati noksanlığını ise bir rekabet avantajı olarak vitrine koyuyor. Hannah Arendt’in, Nazi subayı Adolf Eichmann’ı Kudüs’teki o soğuk mahkeme salonunda izlerken dehşetle fark ettiği kötülüğün sıradanlığı, bugün sokağımızın, plazalarımızın ve dijital meydanlarımızın tam kalbinde kol geziyor. Kötülük artık şeytani bir zekanın ürünü, boynuzlu bir mitolojik canavar falan değil. O artık otobüste yanımıza oturan, bir başkasının ıstırabının yanından göz ucuyla bile bakmadan geçip giden, sadece kendi konfor alanını savunan o son derece sıradan, o banal yüzün bizzat kendisi.

Geleneksel değerlerin yapıbozuma uğradığı, toplumu bir arada tutan ve ona sınır çizen eski otorite figürlerinin yıkıldığı, ancak yerlerine yenilerinin konulamadığı bu çağ, devasa bir öksüzlük üretiyor. Dünyanın babasız (ve haliyle erkeksiz) kaldığı bu güvensiz iklim, kendi sahte ve tehlikeli kahramanlarını doğurmakta. Tarihe dönüp baktığımızda, psikopatolojik ve antisosyal figürlerin, tam da böylesi bir değersizlik ikliminde, bir toplumun çaresizce aradığı o şefkatli otorite boşluğunu doldurarak yükselmesi bir tesadüf değildir. İnsan doğası boşluk kaldırmaz. Bugün gençlerimiz de onlara tereddütsüz bağlanabilecekleri bir ülkü, yüreklerinin pasını silecek yüksek bir anlam haritası sunamadığımız için o büyük yerçekimsiz ortamda asılı kalmış durumdalar. Kendi çıkarlarını kutsayan, amaca giden her yolu mubah gören o sığ ve pragmatist ideolojilerin tuzağına düşüyorlar.

Bütün bu küresel savrulmanın tam ortasında ise bizim o çok sevdiğimiz, o üzgün toprağımız duruyor. Türkiye, uzunca bir süredir kendi tarihiyle, bedeniyle ve ruhuyla son derece ağır kimlik spazmları içinde kıvranıyor. İbn Haldun’un asırlar öncesinden, o keskin sosyolojik zekasıyla koyduğu mağluplar galipleri taklit eder teşhisi, bugün Batı ile kurduğumuz o hastalıklı, o marazi aşk ve nefret ilişkisinde bütün çıplaklığıyla billurlaşıyor. Bir yanımız aşağılık kompleksiyle onların onayını dilenip onlara benzemeye can atarken, diğer yanımız geçmişin kabuk bağlamamış yaralarını deşerek kof bir nefret üretiyor.

Ortalama insanımızın bilinçaltı, ne yazık ki derinlikli bir tarih şuurundan ziyade, yedi kıtada at koşturan o şanlı ecdat avuntusuyla mayalanıyor. Oysa büyük ve köklü bir medeniyetin mirasçısı olmak, bugünkü yetersizliğimizi örtecek bir kamuflaj malzemesi değildir. Bu miras, ancak onu bugüne taşıyarak yeniden üretebildiğimiz, dünyaya kendi öz hazinemizden yeni, taze ve diriltici bir söz söyleyebildiğimiz ölçüde yaşayan bir gerçekliktir. Aksi halde bu, sadece acı bir teselliden ibaret kalır. Cehalet bir kanser hücresi gibi ülkenin sosyolojik dokusunu kemirirken, bizler evrensel bir soyluluk üretmek yerine, ancak kabilecilik düzeyinde karşılık bulabilecek bir hamaset çarkını çevirip duruyoruz.

Sokaklarda, televizyon ekranlarında, siyaset meydanlarında dozu sürekli artırılan bu hamaset gürültüsü, sanılanın aksine köklü bir özgüvenin değil, derin bir incinmişliğin, dünyayla baş edememenin ve ilkel bir korkunun dışavurumudur. Hayat karşısında çaresiz hisseden kitleler, zedelenmiş milli gururlarını, kurgusu aceleci, senaryosu zayıf tarihi filmlerle onarmaya çalışıyor. Oysa bizim artık her köşe başında kılıç kuşanan, sürekli öfke kusan kahramanlara ihtiyacımız yok. Bize aklı başında, ne yaptığını bilen, sessizce ama derinden çalışan, dünyayı ve kendini okuyabilen, dinleme erdemine sahip efendi insanlar gerekiyor. Masallarla avunma, ninnilerle uyuma vaktini çoktan geride bıraktık.

Bütün bu kimlik krizlerinin, hız sersemliğinin ve vicdan çürümesinin panzehiri nerede peki? Belki de rotayı o çok ihmal ettiğimiz merkeze, kalbe çevirmekte gizlidir cevap. Hüsrev Hatemi’nin o eşsiz dizesine sığınmak bir başlangıç olabilir: Çünkü her Türk, yüreğine acılar dokuyan bir tezgahtır. Yüreğine sahici bir acı dokuyabilmek, başkasının derdiyle dertlenebilmek için, en başta kurumamış, pas tutmamış bir yüreğe sahip olmak icap eder. Bizler, ne kadar inkar etsek de rasyonel aklın soğuk duvarlarından ziyade, kalbin geniş ve sıcak avlularında neşet etmiş bir kültürün çocuklarıyız. Bu topraklarda hakiki bir silkiniş, bir diriliş yaşanacaksa, bu ancak yavaşlayarak, o kadim kalbin ve toprağın bilgeliğine rücu ederek mümkün olacaktır.

Nasıl ki dünyada yükselen yavaş yemek hareketi, midenin ve bedenin sağlığı için fabrikasyon olandan yerel olana, telaşlı olandan ağır ağır pişene dönmeyi savunuyorsa, bizim de parçalanmış ruhumuzun bütünlüğü için derin bir yavaş yaşam diyetine ihtiyacımız var. Bir sofrada dostlarla, yenilen lokmanın topraktan gelen serüvenini bilerek, şükrünü eda ederek, göz göze gelip konuşarak oturmak, bizi modern dünyanın mekanik nesneleri olmaktan çıkarıp yeniden eşref-i mahlukat kılar. Edebiyat ve sanat da bu yavaşlığın sığınağıdır. Büyük yazar Faulkner, hakiki bir metnin ancak yazarın ruhunun ıstırabı ve teriyle karılabileceğini söylerken tam da bu demlenme sürecine işaret ediyordu. Bugünün piyasa şartlarında başarı öykülerine tahvil edilen, mühendislik harikası ama plastik ve ruhsuz metinlerinde görmek ne mümkün böylesi bir derinliği…

Bütün kusurlarına, hatalarına ve zaman zaman insanı çileden çıkaran tutarsızlıklarına rağmen bu üzgün toprağı, altındaki sessiz ölüleri ve üstündeki telaşlı dirileriyle birlikte seviyorum. Ama gerçek bir sevgi, sevdiğinin kusurlarını kof bir hamasetle örtmek demek değildir. Bu ülkeyi büyük ve kimsesiz bir yetimhane olmaktan çıkarmanın yolu, birbirimizi boğazlayan o ilkel rekabetten, korku ve endişe üzerine inşa edilmiş siyasetlerin gölgesinden kurtulmaktan geçiyor. Bu karanlık dehlizlerden birbirimize bağırarak çıkamayız.

Ancak dünyaya büyümek anlamında, açılarak, kendimize olan güvenimizi içi boş sloganlarla değil, üreterek inşa ederek ve en önemlisi kendi eksikliklerimizle, karanlık noktalarımızla cesurca yüzleşerek iyileşebiliriz. Bütün dünyayı saran ve insanlığı yutan bu zalimlik seline karşı, ancak şefkatin o sağlam ve geçit vermez duvarlarını örebilirsek ayakta kalırız. Yarın çocuklarımızın gözlerinin içine bakıp onlara yıkılma sakın diyebilmek için, bunu derken sesimizin titrememesi için, önce bizim bu çılgın koşuya bir son vermemiz, durup nefes almamız, yavaşlamamız ve varoluşumuzun o en temel sorusuna, yani biz aslında hangi hikayenin bir parçasıyız sorusuna sahici, bedeli ödenmiş bir cevap bulmamız gerekiyor.

Dünya bütün o baş döndürücü hızıyla dönmeye, çarklarını işletmeye devam edebilir. Ancak hakikat, o gürültülü caddelerde değil, yavaşlamayı bilenlerin, susup dinleyenlerin ve sabırla bekleyenlerin kalbine doğar.