Picture of Muhammed Sami Tekbaş
Muhammed Sami Tekbaş

Hürmüz’de Sıkışan Dünya

A+ A-

ABD ile İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşın yarattığı yıkımın ortasında, küresel kamuoyunun dikkati yeniden Hürmüz Boğazı üzerine yoğunlaştı. Dünya petrolünün ve sıvılaştırılmış doğal gazının yaklaşık beşte birinin geçtiği bu dar su yolu, olağan zamanlarda bir yanında Umman ve Birleşik Arap Emirlikleri, diğer yanında ise İran olacak şekilde, her biri iki mil genişliğinde iki ayrı geçiş şeridi ve bunları ayıran tampon bölgeyle işler. Ancak çatışmanın başlamasıyla birlikte İran’ın boğazın coğrafi darboğaz avantajını kullanarak ticari gemilere yönelik saldırıları ve boğaza mayın döşemesi, bu hayati hattı büyük ölçüde işlevsiz hale getirdi. Mart ortasına gelindiğinde, Körfez’de binlerce gemi mahsur kalmış, geçişler ise yalnızca sınırlı sayıda tankere izin verecek biçimde kısıtlanmıştı.

Bu kesinti, küresel enerji piyasalarında ani ve sert dalgalanmalara yol açtı. Brent petrol fiyatları kısa süre içinde varil başına 120 dolar seviyesine kadar tırmanarak, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali sonrasındaki en yüksek noktaya ulaştı. Donald Trump, fiyat artışını sınırlamak amacıyla Batılı müttefikleri tanker geçişlerine askeri eşlik sağlamaya çağırdı; ancak bu çağrı karşılık bulmadı. Daha da ileri giderek İran’ın enerji altyapısını hedef alma tehdidinde bulundu. Bu gelişmeler, petrolün yalnızca bir enerji kaynağı değil, savaşın ekonomik maliyetlerini ölçen bir barometreye dönüştüğünü gösterdi.

Hürmüz Boğazı etrafındaki bu yoğun kaygının arka planında, 1973 Petrol Krizi’nin hafızası yatmaktadır. O dönemde Arap petrol üreticilerinin Batı’ya uyguladığı ambargo, fiyatların dört katına çıkmasına, küresel ekonomik durgunluğa ve enerji arzının bir “jeopolitik silah” olarak algılanmasına yol açmıştı. O tarihten bu yana Batılı siyasetçiler ve yorumcular, Orta Doğu’daki krizleri çoğunlukla enerji arzı perspektifinden değerlendirme eğiliminde oldu.

Ne var ki Körfez’i yalnızca petrol musluğu olarak görmek, artık son derece indirgemeci bir yaklaşım. Bugün bölge, ham petrol üretiminin ötesine geçen, kimya sanayisinden lojistiğe kadar uzanan çok katmanlı bir üretim ve ticaret ağına dönüşmüş durumda. Enerji şirketleri artık yalnızca çıkarım ve ihracat yapan yapılar değil; aynı zamanda gübre üretiminden plastik sanayisine, taşımacılıktan liman işletmeciliğine kadar geniş bir ekonomik ekosistemin merkezinde yer alıyor.

Bu dönüşüm, Körfez’i küresel ekonomiye geçmişe kıyasla çok daha derin biçimde entegre etti. Bölgedeki üretim yalnızca enerji piyasalarını değil, tarımdan sanayiye kadar uzanan geniş bir yelpazeyi etkiliyor. Bu nedenle mevcut savaşın etkileri, yalnızca petrol fiyatlarıyla sınırlı kalmayıp, küresel üretim zincirlerinin tamamına sirayet edebilecek nitelikte.

Körfez’in bu merkezi konumu, II. Dünya Savaşı sonrasında şekillendi. ABD öncülüğündeki yeniden yapılanma sürecinde, bölgeden çıkarılan ucuz petrol Avrupa’nın kömürden petrole geçişini hızlandırdı. Bu dönemde küresel petrol endüstrisi, “Yedi Kız Kardeş” olarak bilinen Batılı şirketlerin kontrolü altındaydı.

Ancak 1960’lardan itibaren bu yapı çözülmeye başladı. OPEC’in kurulması ve ardından gelen millileştirme dalgaları, üretim kontrolünü devlet şirketlerine kaydırdı. Bu süreçte Saudi Aramco ve ADNOC gibi aktörler öne çıktı. Yine de Batılı şirketler, rafinaj ve dağıtım gibi “aşağı akış” faaliyetlerde etkilerini sürdürdü.

2000’li yıllarla birlikte petrol ticaretinin yönü köklü biçimde değişti. Çin’in sanayi devi olarak yükselişi, enerji talebini dramatik biçimde artırdı ve Körfez ihracatının ağırlık merkezi Asya’ya kaydı. Bugün Çin, küresel petrol ithalatının yaklaşık dörtte birini gerçekleştirirken, bunun önemli bir kısmını Körfez’den temin ediyor.

Bu ekonomik kayma, Körfez’in iç yapısını da dönüştürdü. Artan gelirler yalnızca altyapı ve gayrimenkul projelerine değil, aynı zamanda petrokimya ve endüstriyel üretim kapasitesine yönlendirildi. Özellikle plastik üretiminde kullanılan polietilen ve polipropilen gibi maddelerde bölge küresel lider konuma geldi.

Körfez ayrıca metanol, kükürt ve helyum gibi stratejik kimyasalların da başlıca üreticilerinden biri. Bu maddeler; inşaat, tarım, yarı iletken üretimi ve ileri teknolojiler açısından kritik öneme sahip. Dolayısıyla modern sanayi sistemleri, görünmez biçimde Körfez kaynaklarına bağımlı durumda.

Bu bağımlılık, yeni nesil teknolojilerde dahi sürüyor. Örneğin Endonezya’daki nikel üretimi, elektrikli araç bataryaları için kritik olsa da, üretim süreci büyük ölçüde Körfez’den ithal edilen kükürde dayanıyor. Bu durum, enerji dönüşümünün dahi fosil yakıt temelli sistemlerden bağımsız olmadığını ortaya koyuyor.

Körfez’in küresel etkisinin en kritik olduğu alanların bir diğeri, modern tarımın bel kemiğini oluşturan azotlu gübrelerin üretimindeki belirleyici rolüdür. Doğal gazdan elde edilen amonyak ve üre ticaretinde stratejik konumuna sahip olan bölge, özellikle Hindistan gibi büyük ülkelerin gübre ihtiyacını karşılamada vazgeçilmez bir role sahip. Son dönemde sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) sevkiyatının durma noktasına gelmesi, Katar ve BAE’deki tesislerin mücbir sebep ilan ederek üretim kısıntısına gitmesi ile sonuçlandı.

Bu nedenle mevcut savaş, yalnızca enerji değil, aynı zamanda gıda güvenliği açısından da ciddi riskler barındırıyor. Gübre fiyatlarındaki artış, özellikle ithalata bağımlı ülkelerde tarımsal üretimi tehdit ediyor ve gıda enflasyonunu tetikliyor.

Tüm bu sistem, gelişmiş lojistik altyapılarla destekleniyor. Cebel Ali Limanı, bu ağın en kritik düğümlerinden biri olarak öne çıkıyor. DP World tarafından işletilen bu liman, yalnızca bölgesel değil, küresel ticaretin de ana arterlerinden biri haline gelmiş durumda.

Sonuç olarak, Körfez’deki krizlerin etkisi artık yalnızca petrol fiyatlarıyla ölçülemez. Bu bölge, küresel üretim, lojistik ve gıda sistemlerinin kesişim noktasında yer alıyor. Dolayısıyla burada yaşanan her tür kesinti, zincirleme etkiler yaratarak özellikle kırılgan ekonomiler üzerinde yıkıcı sonuçlar doğuruyor.

Bugün Sudan gibi ülkelerde halihazırda var olan gıda krizleri, bu tür şoklarla daha da derinleşme riski taşıyor. Körfez’e olan bu çok katmanlı bağımlılık, modern dünyanın ekonomik yapısının ne denli kırılgan ve iç içe geçmiş olduğunu açık biçimde ortaya koyuyor.