Picture of Murat Kılıç
Murat Kılıç

Hürmüz’den Türkiye’ye: Savaşın Ekonomik Dalgası

A+ A-

Ortadoğu’da savaş başladığında sadece füzeler patlamaz; petrol fiyatları, navlunlar, sigorta primleri, enflasyon beklentileri ve merkez bankalarının hesapları da aynı anda sarsılır. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla büyüyen çatışma tam da böyle bir ekonomik şok üretiyor. Çünkü mesele artık yalnızca “bölgesel güvenlik krizi” değil; enerji arzı, deniz ticareti ve para politikası üzerinden bütün dünyaya yayılan bir maliyet dalgası. EIA’nın (ABD Enerji Bilgi İdaresi) verilerine göre Hürmüz Boğazı’ndan geçen petrol akışı küresel petrol tüketiminin yaklaşık beşte birine, LNG akışı da küresel ticaretin benzer bir bölümüne denk geliyor. IEA (Uluslararası Enerji Ajansı) ise Hürmüz’deki bozulmanın tarihte görülmemiş ölçekte bir arz şoku riski yarattığını ve bu nedenle tarihinin en büyük ortak stok salımını gündeme aldığını söylüyor.

Bu yüzden ilk büyük kırılma enerjide yaşanıyor. ABD Enerji Bilgi İdaresi EIA’ya göre Hürmüz, küresel petrol piyasasının ana boğazı; IEA da Katar ve BAE kaynaklı LNG akışının önemli bölümünün bu hat üzerinden geçtiğini vurguluyor. Petrol fiyatı 100 doların üzerine çıktığında mesele yalnız benzin istasyonu fiyatı olmuyor; elektrikten gübreye, petrokimyadan gıda taşımacılığına kadar bütün üretim zinciri baskı altına giriyor. IEA’nın 400 milyon varillik ortak stok salımı önerisi, piyasanın kendi kendine denge kuramadığını gösteren olağanüstü bir adımdı. İran tarafında en kritik düğümlerden biri olan İran’a ait Harg Adası çevresindeki saldırılar da bu yüzden yalnız Tahran’ı değil, küresel arzı ilgilendiriyor. Reuters, Harg Adası’nın İran petrol ihracatının ana merkezlerinden biri olduğunu ve burada yaşanacak ağır hasarın günlük milyonlarca varili etkileyebileceğini yazdı. (Reuters) Tüm bunlar bize şunu söylüyor; artık konuştuğumuz şey “jeopolitik risk primi” değil; fiili arz, taşıma ve güvenlik bozulmasıdır.

Enerji şokunun ikinci halkası navlun ve sigorta. IMF’nin (Uluslararası Para Fonu) deniz taşımacılığı maliyetleri üzerine çalışması, taşımacılık maliyetlerindeki sıçramanın ithalat fiyatlarını, üretici fiyatlarını ve sonunda tüketici enflasyonunu yukarı ittiğini gösteriyor. Bugün savaş riski nedeniyle tanker sigortalarının pahalanması, rotaların aksaması, navlunların rekor seviyelere çıkması da bu maliyet etkisini daha da sertleştiriyor. Bu yüzden ilk darbeyi ithalata dayalı imalat, havacılık, petrokimya, gübre, otomotiv tedarik zinciri ve gıda lojistiği alıyor. Ortadoğu’daki saldırı, ekonomi dilinde dünyaya en çok “maliyet enflasyonu” olarak yayılıyor.

ABD açısından bakıldığında savaşın maliyeti yalnızca askeri harcamalarla ölçülmüyor. Enerji fiyatı yükseldikçe enflasyon beklentileri bozuluyor, Fed’in hareket alanı daralıyor, tahvil faizleri ve finansman maliyetleri baskı altında kalıyor. Bu tablo, zaten ağır bir borç yükünün üzerine biniyor. ABD Hazine verilerine göre toplam federal borç Mart 2026 itibarıyla yaklaşık 38,9 trilyon dolar düzeyine ulaşmış durumda. Böyle bir denklemde petrol şoku yalnız benzin fiyatını değil; bütçe üzerindeki faiz baskısını ve borçlanma maliyetini de büyütüyor. Bu nedenle Washington için enerji fiyatı artık sadece piyasa meselesi değil; borç yönetimi, sanayi politikası ve küresel güç stratejisi meselesi. Wall Street Journal da (WSJ) son yazılarında, enerji şokunun ABD içinde enflasyon ve büyüme baskısı yaratırken, bazı Amerikan petrol şirketleri için aynı anda ciddi bir kazanç alanı açtığını vurguluyor.

Burada ABD’nin daha geniş stratejisini de görmek gerekiyor. Washington uzun zamandır enerji güvenliğini, sanayi politikasını ve jeopolitik baskıyı aynı çerçevede yürütüyor. Çin’in üretim ağını sıkıştırmak, İran’ın petrol gelirini daraltmak, Venezuela gibi petrol zengini coğrafyalarda nüfuz kurmak ve enerji yollarını kendi güvenlik diliyle yeniden tanımlamak aynı stratejik bütünün parçaları olarak okunuyor. Bu yüzden petrol fiyatı ABD için yalnız bir maliyet unsuru değil; aynı zamanda doların, ticaretin ve küresel hiyerarşinin dayandığı zeminin bir parçası. Bölgedeki yaygın kanaat de tam burada netleşiyor: Washington’un petrol zengini coğrafyalardaki askeri-siyasi baskısı, yalnız güvenlik değil enerji jeopolitiği hesabıyla da görülmelidir.

Çin cephesi ise daha nüanslı. Çin’i bu savaşta yalnızca “büyük enerji ithalatçısı” diye okumak eksik olur. Wall Street Journal’ın aktardığına göre Pekin yıllardır bu tür krizlere hazırlanıyor: büyük petrol stokları oluşturdu, elektrikli araç kullanımını büyüttü, temiz enerji yatırımlarını hızlandırdı ve ithalat risklerini çeşitlendirmeye çalıştı. IEA’nın 2025 Dünya Enerji Yatırımları görünümüne göre Çin’in temiz enerji yatırımı 625 milyar doların üzerine çıktı; bu, dünyada açık ara en yüksek düzey. Reuters’ın haberleri de Çin’in İran’la enerji geçişini ve Hürmüz güvenliğini doğrudan görüştüğünü gösteriyor. Dolayısıyla Çin, Japonya veya Hindistan kadar “çaresiz ithalatçı” durumda değil; daha çok İran’la ilişkilerini ve enerji diplomasisini kullanarak şoku yönetmeye çalışan stratejik bir aktör konumunda.

Ama bu, Çin’in etkilenmeyeceği anlamına gelmiyor. Çünkü ABD’nin hedefi yalnızca Çin mallarını pahalılaştırmak değil; Çin’de üretim yapan markaları geri çağırmak, tedarik zincirlerini Çin dışına itmek ve Çin’in üretim merkezli ekonomik gücünü aşındırmak. Çin’in modeli büyük ölçekli imalat, ihracat ve sanayi kümelenmesi üzerine kurulu. Enerji akışında yaşanacak her bozulma, maliyeti ve marjları baskılayacaktır. Ancak Çin’in avantajı, İran’la ilişkilerini kullanabilmesi ve yenilenebilir enerji ile elektrifikasyon yatırımları sayesinde bu baskıyı birçok rakibine göre daha yönetilebilir hale getirmesidir. Kısacası Çin bu savaşta kırılgan ama hazırlıksız değil. WSJ’nin ifadesiyle, Pekin bu krize “yakalanmış” değil; yıllardır böyle bir güne hazırlanıyor.

Avrupa Birliği açısından risk daha doğrudan ve daha yapısal. Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında Rus petrolü ve gazına getirilen yaptırımlar Avrupa sanayisine zaten ağır bir darbe vurmuştu. Avrupa bu açığı giderek artan ölçüde LNG ile, özellikle de ABD’den aldığı LNG ile kapatmaya çalışıyor. Reuters ve IEA verileri, Avrupa’nın LNG ithalatının rekor seviyelere ulaştığını ve enerji arz güvenliğinin hâlâ kırılgan olduğunu gösteriyor. ECB’nin (Avrupa Merkez Bankası) bültenleri de enerji şoklarının özellikle kimya, temel metaller ve enerji-yoğun sektörlerde ciddi üretim ve ihracat kaybı yarattığını ortaya koyuyor. Şimdi buna İran savaşı üzerinden gelen yeni petrol ve LNG baskısı ekleniyor. Sonuç açık: Avrupa sanayicisi artık AB’nin “güvenli, ucuz ve öngörülebilir üretim merkezi” olduğu varsayımını yeniden sorgulayacaktır. Bu da üretimin bir bölümünün maliyet şoku daha düşük bölgelere kayması eğilimini güçlendirebilir.

Bu nokta Türkiye açısından kritik. Çünkü Türkiye’nin dış ticaretinde AB’nin ağırlığı çok yüksek. Avrupa’da enerji pahalanır, sanayi yavaşlar, sipariş davranışı değişirse bunun etkisi Türkiye’nin ihracatına, sanayi üretimine ve dış ticaret dengesine yansır. Yani Türkiye sadece kendi enerji faturası yüzünden değil, AB üzerinden gelen ikinci dalga yüzünden de baskı altında kalır. Avrupa’da üretim maliyet şoku daha düşük coğrafyalara kayma eğilimi gösterirse, bu Türkiye için hem tehdit hem fırsat üretir. Tehdit, sipariş ve marj kaybıdır; fırsat ise doğru politikayla “yakın ve güvenli üretim merkezi” olarak konumlanabilmektir. Fakat bunun için Türkiye’nin dış ticarette ve sanayi politikasında daha esnek, yüksek teknoloji atılımlı, daha çok yönlü ve tek eksene bağımlı olmayan bir hat kurması gerekir. ABD eksenli çizgiye bağımlılık yerine, çok taraflı, bölgesel dengeyi gözeten yeni bir ekonomik diplomasi ihtiyacı olarak görmek daha doğru olur.

Hindistan, bu savaşın deniz ticareti ve enerji boyutunda en fazla sıkışan ülkelerden biri. Reuters’in haberlerine göre İran, bazı Hint gemilerine Hürmüz’den geçiş izni verse de çok sayıda Hint gemisi ve denizci bölgede mahsur kaldı; Yeni Delhi aynı anda çok sayıda gemi için güvenli koridor arıyor. Bu, enerji faturası kadar deniz ticaretinin kendisinin de tehdit altında olduğunu gösteriyor. Hindistan’ın Hürmüz üzerinden gelen enerjiye yüksek bağımlılığı düşünüldüğünde, İran’la iyi ilişkiler geliştirmesi artık jeopolitik tercih değil, ekonomik zorunluluk haline geliyor. Aksi halde ABD-İsrail çizgisine fazla yaklaşmak, Hindistan’ı bu savaşın petrol, navlun, cari açık ve deniz taşımacılığı faturasında en ağır etkilenen ülkelerden biri haline getirebilir.

Körfez ülkeleri için de kâğıt üzerindeki “yüksek petrol kazancı” hikâyesi eksiktir. Evet, fiyat yükseldikçe gelir artar; ama bu ülkelerin topraklarındaki ABD üsleri, bugün fiilen ABD ve İsrail güvenlik hattının parçaları olarak çalışıyor ve İran tarafından risk unsuru olarak görülüyor. Bu da Körfez’i petrol zenginliğiyle güvence altına almıyor; tersine, ateş çemberinin içine çekiyor. Bölge birkaç yıllık değil, daha uzun sürebilecek bir istikrarsızlık dönemine sürüklenirse, Körfez ülkeleri için asıl rasyonel tercih Washington’un güvenlik önceliklerini değil, kendi bölgesel güvenliklerini öncelemek olur. İran’la gerilimi düşürmeye dönük adımlar ve yabancı askeri üslerin rolünü yeniden tartışmak, orta vadede onların ekonomik çıkarına daha çok hizmet edebilir.

İran ekonomisi elbette yıllardır ambargo, hayat pahalılığı ve para birimi baskısı altında. Ancak bu savaşın ilginç tarafı şudur: İran halkı, dış baskı ve saldırıları gördüğü için, ekonomik sıkıntıyı yalnız iç ekonomik yönetim problemi gibi okumuyor. ABD ve İsrail’e karşı oluşan siyasal bütünleşme duygusu, ekonomik acının siyasal tercümesini değiştiriyor. Bu, hayat pahalılığını ortadan kaldırmıyor; ama toplumsal dayanıklılık biçimini değiştiriyor.

Türkiye’ye gelirsek, resim sert ama nettir. Türkiye net enerji ithalatçısıdır; petrol ve doğal gaz fiyatı yükseldiğinde cari açık büyür, dış ticaret açığı bozulur, kur baskısı artar, navlun ve sigorta maliyeti sanayinin üzerine biner ve bu da enflasyona hızla yansır. Türkiye’nin yüksek enflasyon geçmişi ve güçlü kur geçişkenliği nedeniyle petrol şoku burada birçok ülkeye göre daha hızlı fiyatlanır. Demir-çelikten tekstile, petrokimyadan tarıma, çimentodan ihracat lojistiğine kadar birçok sektör bu baskıyı hisseder. Üstelik AB’deki enerji ve üretim sıkışması da Türkiye’nin dış satışlarını ikinci kez etkiler. Türkiye savaşın tarafı olmasa da ekonomik faturanın doğal muhataplarından biridir. Reuters’ın yanı sıra uluslararası banka ve kurum analizleri de enerji şoklarının gelişen piyasalarda yalnız enflasyonu değil, faiz indirimi alanını ve dış dengeyi de daralttığını vurgulamaktadır. Bu durum Türkiye ekonomisi için zor dönemlerin orta ve uzun vadede kalıcı olabileceğine işaret etmektedir.

O nedenle Türkiye’nin yapması gereken şey açık: Bölgesel istikrarı, kalıcı ateşkesi ve savaşın sonlandırılmasını önceleyen daha aktif bir diplomasi yürütmek. Çünkü bu savaş uzadıkça Türkiye sadece komşu coğrafyadaki bir güvenlik krizini değil, doğrudan kendi enflasyonunu, dış ticaret açığını, enerji faturasını ve büyüme kapasitesini yönetmek zorunda kalacak. Bugünden sonra Türkiye’nin ticaret, enerji ve dış politika tercihlerini yeniden gözden geçirmesi; tek eksenli bağımlılıkları azaltması, daha dengeli ve gerçekçi bir bölgesel ekonomik güvenlik stratejisi kurarak politikalarını revize etmelidir.

Sonuç açıktır: Bu savaşın ürettiği ekonomik maliyet kendiliğinden doğmadı. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik hukuksuz saldırıları, bölgeyi yalnız askeri değil, ekonomik ve siyasal olarak da ateşe attı. Petrol yükselirse ithalatçı ülkeler öder, navlun artarsa sanayici öder, enflasyon bozulursa halk öder. Avrupa enerji ve sanayi üzerinden sarsılırken, Türkiye hem enerji hem ticaret kanalıyla sıkışıyor; Asya ithalatçıları ise deniz yolu ve cari açık baskısıyla daha da kırılgan hale geliyor. Kısacası Ortadoğu’da ateşi yakanlar Washington ve Tel Aviv olabilir; ama o yangının dumanı Berlin’e, Delhi’ye, Seul’e ve İstanbul’a kadar ulaşıyor.

Bugün savaşların, ekonomik yıkımın ve bölgesel gerilimlerin başlıca faili İsrail’dir. Hukuksuzluğu, vicdansızlığı ve savaş suçlarını olağanlaştıran bu saldırganlık yalnız bölge halklarını değil, bütün dünyayı istikrarsızlığa sürüklüyor. Bu nedenle artık tüm insanlığa ve tüm ülkelere düşen ortak sorumluluk nettir: İsrail durdurulmalıdır. Çünkü İsrail’in bu sınırsız saldırganlığı durdurulduğunda, onu koruyan, önünü açan ve arkasında duran ABD’nin de hareket alanı daralacak; bölgenin ve dünya ekonomisinin üzerine çöken bu yıkımın önü kesilebilecektir.