İç Oda
- Tarih:
Yolları kesişen herkes biraz hayat arkadaşıdır. Çünkü insan sandığından daha geçirgendir ve sınır sandığı şey çoğu zaman ince bir tül perdeden ibarettir. Bir tür keşiftir bu. Bir an içinde bin perde açılabileceği gibi bin yıl geçse de ucu dahi kıpırdamayabilir bir perdenin. Küçük bir temas ne kadar kısa olursa olsun görünmez bağlar kurabilirken keşiften mahrum yakınlık yakıcı olabilir. Her halükârda bir bakışın kıyısında, bir cümlenin yükünde, birlikte susulan bir ânın gölgesinde iz alır ve iz bırakır insan. Hâl saridir; insan fark etmeden muhatabının mevsimine dönüşür. Bazen birinin içinden geçen rüzgâr, fark edilmeden diğerinin kalbinde de esmeye başlar.
Hayat, iç içe açılan odalardan müteşekkil bir konak gibidir. Eş zamanlı hem misafir hem de ev sahibisinizdir. Hem ağırlanan hem de ağırlayansınızdır. Cümle kapısından girildiğinde dış avluda göğün şahitliğinde bir hoş geliş ışığı vardır. İlk odalar bu yüzden aydınlıktır; selamlar, tanıştırıcı kelamlar, berrak yüzeyde dolaşan tatlı sözler karşılar misafiri. Nezaket, bu odalarda işleyen bir karşılama protokolüdür. Ten sütresinden gösterir ruhun burun ucu kendini. Söz seçili, mesafe ölçülüdür.
Bir kapı daha açılır ve divana buyur edilirsiniz. Hikâyeler anlatılır; çocukluktan kalma bir çizik, gençlikten bir yarım kalış hikâyesi, adı koyulamayan bir korku, kabuk bağlamaya çabalayan türlü yaralar masaya bırakılır. İnsan kendini anlatırken aslında biraz da kendini tanımaya başlar bu safhada. Keşif iki yönlüdür. Ortaklıklar insanı cesaretlendirir, benzerlikler güven verir. Fakat söz farklılıklara, ayrışma noktalarına geldiğinde kalbe kaygılar üşüşür. O kaygı, kapının menteşesindeki gıcırtıdır. Temkin bazen tereddüde evrilir, yüz ekşir bazen de sütliman kesilir güvenin nazlı denizi ve sebepsiz tebessümler yerleşir yüze.

Asıl maharet o gıcırtıyı ilk duyduğunda kapıyı telaşla kapatmak değil menteşelere sakince yağ sürebilmektir. İnsan ilişkilerinde ustalık çoğu zaman tam da bu incelikte gizlidir. Çünkü kapıları kapatan şey çoğu zaman büyük kırılmalar değil vehimler ve yersiz korkulardır. Susunca demlenir bu hâller. Birlikte susabilmek, aynı odada sessizliğe tahammül edebilmek iç odalara açılan kapıların asıl anahtarıdır. Sessizlik bazen sözden daha sahici bir yakınlık kurar. Çünkü insanın en çıplak hâli konuşurken değil susarken görünür.
Bir kırılganlık paylaşıldığında insan “Ben burada zayıfım, değme benim yarama” diyebildiğinde iç odaların kapıları aralanır. İnsan o an kendi sınırını, kendi yarasını gösterir. Esasen kapıların açılması ve kapanması dışında bir mahareti yoktur, asıl mesele kapının önünde durandadır. Korkusuna yenik düşen için kapı her zaman dışarıya doğru kapanır. Kapıda yüzü olmayan içinse açılmanın zaten bir anlamı yoktur. Kapı, içerleyen olduğu kadar dışarlayandır da. Kimini buyur eder, kimine duvar olur. Herkes aynı kapıdan geçemez; bazıları yalnızca eşiğe kadar gelebilir. Andre Gide’in Dar Kapı’sında andığı gibi hakikat kapısından ancak yalnız geçilebilir.
Kapının arkasında her zaman bir gül bahçesi saklı değildir, kapının arkasında size bir gül bahçesi vadedilmemiştir. Bütün bir yapı o kapıdan ibaret de olabilir. Kapının arkasına bağlanan beklenti yorucudur fakat kapı önündeki sabırlı bekleyiş kendinden menkul bir kıymete sahiptir. Bekleyiş içeridekinden bağımsız olarak insana yeniden kurulma imkânı sunar.
Karşılaşmaların tesadüf olup olmadığı tartışılabilir fakat sonuçlarının tesadüften ibaret olmadığı açıktır. Birinin hayatına girmek, onun çeperlerine, duvarlarına değmek demektir. O duvarlarda atılmış çentiklerin, solmuş gölgelerin, yarım kalmış cümlelerin yankısı duyulur. İnsan başka bir insanla tanıştığında yalnızca bugünüyle değil geçmişiyle de karşılaşır. Bu yüzden bazı temaslar ağırdır çünkü insan farkında olmadan bir başkasının tarihini de taşımaya talip olur.
İnsanın içi çoğu zaman bir yeraltı odası gibidir; karanlık ve nemlidir, girilmesi cesaret ister. Yüzeydeki tertipli salonlar insanın kendini dünyaya sunduğu yerlerdir. Dil üst katta işler; kelimeler ışığı sever. Duygular ise çoğu zaman bodrum katında yaşar. O karanlık odaya inmek, insanın kendi iç gölgeleriyle karşılaşmasını gerektirir. Başkasıyla kurulan gerçek yakınlık da bu inişi birlikte göze alabilmektir.
Bazıları hayatımıza uğrar; ayakkabılarını çıkarmadan, eşiği kirletmeden, iz bırakmadan gider. Bazılarıysa içeri girer, yerleşir, eşyaların yerini değiştirir. Bizi dönüştürenler işte o iç odalara kadar yürüyebilenlerdir. Onlar sayesinde insan kendine başka bir gözle bakar. Başkasının bakışı bazen bir aynadır; insan o aynada hem sınırlarını hem de imkânlarını görür.
Ne var ki her kapı sonsuza kadar açık kalmaz. Bazı odaların kapıları birden kapanıverir. Bu kapanış her zaman ihanet anlamına gelmez. Bazen zamanın kendi düzeni, bazen hayatın yön değiştiren akışı kapıları kapatıverir. Zuhurat böyledir. İnsan bazı odalardan çıkar bazı odaların anahtarını geride bırakır. Yine de bir zamanlar aynı odada bulunmuş olmak boşuna değildir. Odanın kokusu siner, izi bünyede baki kalır.



