Picture of Orhan Gazi Gökçe
Orhan Gazi Gökçe

İçin İçin

A+ A-

İçten olmakla içini tüketmek arasında ince bir sınır var. İlkinde insanın içinde tabii bir meyil ve fedakârlık varken ikincisinde kemirici bir hesap. Annem “ele ciğer olmak” diye bir deyim kullanır insanın bir başkasına duyduğu yakınlık ve muhabbeti dile getirirken. Benimsemek ile benliğin tatmini arasında da böylesi ince bir hat var.

İnsana dair bir ahlaktan söz edilecekse bunun ilk emaresi içtenlik olmalı. Nitekim ahlak bizim davranışlarımızda kendini gösteren bir şeydir ve içte ne varsa dışarıya sızan da odur. İçtenlik kendi ispatını yine kendi içinde taşır. Başka şahide ya da delile lüzum bırakmaz. İçtenlik bizde olmayan bir şeyin ibrazında kaybolur. Dış aynalarda makes arayışı iç aynamızı kör eder. İnsan en çok kendi iç aynasında parıldar ve ışığını bulur. Orada aydınlanan benlik kendi imkânlarını keşfederken haddini de görür. Bu bakımdan içtenlik iç âlemde bir genişlik olduğu kadar dingin tevazudur.

İçten insanlar içermeye meyyaldir. Bu kendine katmak ve sahip olma dürtülerinden ziyade kayıp bir parçasını bulmaya benzer. Kendi eksik varlığını kendine eş değer gördüğü ile imtizac etme imkânlarını arar. Ne kendi rengine boyama ne de kendinden bir vazgeçmedir bu. Başka bir terkibe, başka ve yeni bir hâle geçme cesaretidir. İçeren, bünyesini güçlendirir. Akış içinde yeni formlar kazanır ancak çekirdek kaybolmaz. Cazibenin merkezi hâlâ orasıdır ve bu tekâmül onun etrafında gelişir ve ondan gayrı ve ayrı değildir. Bünyeyi beslemeyen onu kısırlaştıran, zehirleyen her bağ yanlış adres bildirimidir. Boş yere kapıyı yumruklamanın anlamı yoktur. Meyil başka tarafa ise suyu yokuşa akıtmak boş çabadır. İçini tüketmenin bir anlamı yoktur.

Benimsemek kelimesini de hatırlayalım. Kendine yakın bulmak, kabul etmek, sahip çıkmak manaları hatıra gelir. Bu her bir insan teki için varoluşunu biricik kılan bir meseledir. İnsan hayatı benimseyebildiği kadar yaşar. Beninden uzaklaşan, yabancılaşan; hayatının faili olamaz. Benimseyerek bir renk kazanırız. Benimseyerek gideceğimiz yolları belirginleştiririz. Benimseyerek elimizdeki işte muvaffak olabiliriz. Benimseyerek bir başkasıyla eş, dost, arkadaş olabiliriz. Benimsemek muhatabın ontolojisine dair içten bir kabulü içerir. Onu idealize etmeden olduğu gibi görme, eksiğine kusuruna, cevrine cefasına razı gelme konusunda gönlümüz geniş olduğunda benimseriz. Dolayısıyla herkese değil sadece ona yönelmiş olmanın kararlılığını ibraz ederiz.

Bu kararlılığın zamanla nasıl bir suret aldığına da bakmalı. İlk karşılaşmanın heyecanı içinde kolayca verilen sözler, gündelik hayatın ağırlığında asıl manalarını bulur. Hastalıkta, geçim sıkıntısında, aynı mesele üzerine üçüncü kez konuşmak gerektiğinde insanın gönlü sınanır. Muhabbetin bir de dikkat ahlakı vardır. Muhatabının anlattığını kendi hikâyesine çevirmeden dinleyebilmek, sevincini kendi mahrumiyetine ölçmeden karşılayabilmek, değişen ihtiyaçlarını fark edebilmek bu ahlakın küçük fakat zahmetli işleridir. İnsan çoğu zaman büyük fedakârlıklara hazırlanırken yanındaki kişinin yüzünde beliren yorgunluğu görmeyi ihmal eder. Uzak bir felaket için duyduğu merhameti, aynı sofrada oturduğu kişiden esirgeyebilir.

Yakınlık arttıkça bilme iddiamız da büyür. Bir insanı uzun zamandır tanıyor olmayı, onun bütün ihtimallerini tüketmiş olmakla karıştırırız. “Sen böylesin,” dediğimiz yerde muhatabımızın önüne geçmişinden yapılmış bir duvar öreriz. Oysa insanın henüz kendisinin bile bilmediği tarafları vardır. Yeni bir işe başlayan, bir kayıptan geçen, eski bir kanaatinden dönen kişi, bizim hafızamızdaki surete sığmayabilir. Ona duyduğumuz bağlılık, bu değişimi karşılayacak bir açıklık ister. Birlikte yaşamanın inceliği, birbirimizin geleceğine de yer ayırabilmektir. Aksi hâlde hatıralarımız, sevdiğimiz insanın yaşayabileceği hayatı daraltan hükümlere dönüşür.

Burada rızanın hududu üzerinde durmak gerekir. Kusura tahammül ile haysiyetin örselenmesine alışmak aynı gönül genişliğinin içinde düşünülemez. Bir bağı sürdürmek uğruna her incinmeyi yutmak, sonunda insanın kendi acısına karşı duyarsızlaşmasına yol açar. Kendi içinde adını söyleyemediği bir sıkıntıyla dolaşır; rahatsızlığını dile getirmeyi nankörlük sayar. Hâlbuki itiraz da beraberliğin diline dâhildir. Bir davranışın bizi yaraladığını söylemek, muhatabımıza yaptığının ağırlığını görme imkânı verir. Söylenmemiş sözler biriktikçe aradaki mesafe büyür. Suskunluğun örttüğü çatlaklardan zamanla bütün konuşmaların içine bir soğukluk yayılır.

İnsanın iyilik yaparken muhatabının haysiyetini gözetmesi de bu meselenin başka bir yüzüdür. Yardımın ardından hissedilen üstünlük, verenin içinde küçük bir saltanat kurabilir. Kendisine başvurulmasına alışan kişi, bir gün ihtiyaç duyulmadığında incinir. Yardım ettiği insanın güçlenmesini, kendi yerinin daralması gibi yaşar. Böylece iyiliğin içine fark edilmesi güç bir devam şartı yerleşir: “Bana muhtaç kal.” Bu şartın hüküm sürdüğü yerde teşekkür zamanla mecburiyete dönüşür. Hâlbuki verilenin bereketi, muhatabının ayağa kalkabilmesinde görünür. Emeğimizin bir başkasını serbest bırakmasına sevinmek, benliğimizin payına düşen güç sınavlardan biridir.

Bir bağın hakikati, ayrılık ihtimali belirdiğinde de açığa çıkar. Yolların ayrılması, birlikte yaşanan her şeyi hükümsüz kılmaz. İnsan kendisine iyi gelmiş bir zamanı, sonradan duyduğu kırgınlığa kurban edebilir; hatıraları geriye doğru karartır. Geçmişteki samimiyetini koruyabilmek ise ayrı bir olgunluk ister. Her karşılaşma ömür boyu sürmez. Bazı insanlar bizde bir düşünceyi uyandırır, bir korkuyu çözer, sonra hayatımızdan çekilir. Gidişlerinin ardından onlardan kalan iyiliği inkâr etmeden yaşayabilmek mümkündür. Annemin “ele ciğer olmak” sözünde duyduğum sıcaklığın böyle bir vakarı da var. Birinin hayatımızda tuttuğu yeri, onun üzerinde mülkiyet kurmadan, içtenlikle, için için benimseyerek tanımak ve günün sonunda kendi içimizde kimseye ödetmeye çalışmadığımız bir hayatın sorumluluğuyla oturabilmek ne de güzeldir.