Picture of Gülsüm Karaağaç
Gülsüm Karaağaç

İkametimiz Neresi Ve İstikametimiz Nereye

A+ A-

Yerleşik hayata geçmek konusuna birçok anlam yükleyebiliriz. Gerek tarihsel-toplumsal anlamda gerekse de bireysel anlamda yerleşik hayata geçmek, insanın var olduğu yaşamın standardı içerisinde bir devinim halindedir. İnsan henüz ilkel zamanlarda konar göçerken büyük icatlarla birlikte yerleşik hayata geçme hikayesi başladığı klasik tarihle bilinmektedir.

Yerleşik hayata geçiş bir ikamet yerleşkesi gibi görünse de insan ruhunu da etkileyen bir süreci kapsamaktadır. İnsan yerleşik hayata geçme gayreti ile uğraşır durur. Bazen bu, bir madde gibi görünebilir ancak işin aslı sadece maddeyi kapsamamaktadır. Ruhsal bir çıkarım da söz konusudur. İnsan dünya hayatında yerleşmeye çalışır. Bazen bunu sürekli seyahat ederek yapar. Kulağa çok ilginç gelse de bu böyledir. İnsan arayıştadır.

İkamet insanın bulunduğu yeri, istikamet ise hangi yöne doğru ilerlediğini düşündürür bize. İstikamet, hedefler değişse bile bize yön veren değerdir. Ruhsal ve fiziksel ikametimiz birbirinden tamamen farklı olabilir. İnsan çoğu zaman içinde bulunduğu fiziksel ikametten münezzeh bir yaşam içerisinde bulunmayı hayal eder.  Bulunduğu konum her ne düzeyde ve koşulda olursa olsun insan bu arayışta olma eğilimindedir.  Tabiri caizse bunun yaradılış koduyla bir ilişkisi muhakkaktır. İnsan en iyisine meyilli yaratılmıştır. Cennetten bir parçadır. En iyisini bilen hakikat arayıcısı varlık, en iyisini arzulamaktadır her zaman.

İnsan hangi koşullarda yaşamsal arayıştan çıkıp ruhsal arayışa yönelir.  Abraham Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi Teorisi bunu bir temele oturtmuştur. Temel ihtiyacı olan birinden, kendini gerçekleştirmesini beklemek güçtür. Klasik Yunan filozofları hakkında söylenen bir odada kusana kadar yiyip diğer odada felsefe yaptıkları yönünde.  Birçok noktada doyuma ulaştıktan sonra ruhunu doyurmayı ve ruhları doyurmayı dert edinebilme gücüne sahip olunabilmektedir. İkamet de istikamet de bundan etkilenmektedir. İkametimiz yaşadığımız yer midir? Belki evet. Belki hayır. Alman filozof Martin Heidegger küçük bir köyün küçük bir dağ kulübesinde geliştirmiştir felsefesini. Bunu akademiden koparak hususi kendi tercih etmişti. Dünyadan veyahut moderniteden uzaklaşıp var olma biçimini sadeleştirip, elektrik ve akan suyun olmadığı bir mekân tercih etmişti. Bu bir tercihti. Ekmeğe ve suya ihtiyacı olanın yapacağı bir tercih değildi. Ekmekten ve sudan geçmişliğin verdiği güçle, kendini bulma istikametinin hedefine verdiği bir değerle arzuladığı bir tercihti.  

İkametimiz ruhumuzu ele geçiriyor, ruhumuz da ikametimizi ele almaya çalışıyor. Birbirinden bağımsız değil bu ikisi. Hem iç içe hem de belki bir o kadar da dışında. Bulunduğumuz mekâna ayak uydurma ve yaşamımızı ikametimize uydurma gibi paradoksal yaşam, bizi boyunduruğuna alıyor.  İnsan hakikatte ne için yaşıyor? İnsanın anlam arayışı ne? Bu soruların ikametle ve istikametle ilişkisi ne düzeyde?  İnsan sadece bir mekânda yaşamıyor, mekânın ruhunu da taşıyor içinde. Şehrin mezar taşlarındaki yaşamla doğanın içinde bulunan yaşamın hayata bakış açısı aynı portföyde mi? İnsan her nerede yaşarsa yaşasın ruhunun parçasını taşıyor. Ya mekân ruhunu doğrudan etkiliyor ya da ruhu hangi mekân olursa olsun onu etkiliyor. Güzel bakan güzel görüyor mu?  Her güzele güzel bakılıyor mu?   Hakikaten güzelin bir standardı var mı? Altın oran mıydı o muntazam ölçü? Hangimiz o ölçü standardında bir yaşam sürüyordu?

İstikametimiz neresiyse ikametimiz de orasıydı işte. Cenneti arzulamak için camide yaşamak gerekmiyordu. Camii de cennet de ruhumuzu kaplayan bir deryaydı. Derdimiz dermanımızdı aynı zamanda. Töz, bizi biz yapan yegâne şeydi. Cevherdi. O cevherde ikamet de istikamette mevcuttu. Hakikate yönelen insan ikametini istikameti üzerine yaşardı, istikametini de ikameti üzere.

İnsan ne bulunduğu mekândan bağımsızdır ne de tamamen bulunduğu mekandır. İkamet, ruhumuzun kendini bulmaya çalıştığı yerdir, istikamet ona doğru gittiğimiz yollar. Yollara verdiğimiz anlamlardır. İstikametimiz ne üzeredir? İstikametimiz dert edindiklerimiz üzeredir. Ruhunu doyuma ulaştıracağına inandığın şeydir ve onu hayatına ne derece kattığın istikametine etki eder.

İnsan yerleşik hayata geçme kaygısı ile bir ömür geçirir. Şu evi alalım da şu işe başlayalım da şu projeyi bitirelim de ile başlayan cümleler sürer gider ancak insan bütün bunlara sahip olduktan sonra da hakiki manada yerleşik hayata geçemez. Ruhu dünya için kısmen bir rahatlama yaşasa da anlam arayışı her daim devam eder. İnsan bu dünyaya ait değildir. Bu yüzden de bu dünyada yerleşik hayata geçmesi, ikametini koruması pek de mümkün değildir.  İnsan gerçek dünyaya döndüğünde aslına rücu edecek, hakikati bulacak, asıl yurdunun tadına varacaktır. İnsan ölümlüdür. Ölüm hakikattir. Ve de iyi ki vardır. Dünya hayatı hakiki ikamete giderken geçtiğimiz bir güzergahtır sadece. 

Hakiki ikamete giderken istikametin ölmeden önce ölünüz düsturu ile şekillendiğini bilerek yaşamak duasıyla.