Picture of Mustafa Arslan
Mustafa Arslan

İki Zaman, İki Mekân ve İnsanın Halleri

A+ A-

İnsan, inşa ettiği mekânın yalnızca bir sakini değil, aynı zamanda bu mekân tarafından biçimlendirilen, yoğurulan ve nihayetinde mekânın dilini kullanan bir varlıktır. Coğrafya, sıradan bir zemin olmanın ötesinde, toplumsal bilincin, ahlâkın, yalnızlığın ve dayanışmanın ham maddesidir. Modernleşme süreciyle birlikte insanlık, kadim bağlarını koparıp dikey mimarilerin ve kabloların labirentlerine gömülürken, hafızanın coğrafyası da kökten bir dönüşüme uğradı. Kır ile kent arasındaki bu keskin ve bir o kadar da dramatik ayrışma, sosyolojinin, felsefenin ve edebiyatın en temel meselelerinden biri olagelmiştir.

Bu meselenin Türkiye’deki en çarpıcı, en uç ve poetik tezahürlerinden biri şüphesiz Karadeniz coğrafyasında ve onun gölgesinde yükselen metropollerde görülür. Karadeniz köyü, sarp yamaçları, sisten örülü vadileri ve dikey topoğrafyasıyla kendine has bir zaman algısı üretir. Diğer taraftan bu coğrafyanın insanını yutarak betonlaşmış sokaklara hapseden büyük şehirler, bambaşka bir insan tipi, bambaşka bir yalnızlık biçimi yaratır.

Doğanın Koynunda Zaman

Edebiyatta kır, ekseriyetle doğayla iç içe, geleneklerin süzgecinden geçerek bugüne ulaşan bir sığınak olarak tasvir edilir. Ancak Karadeniz’de bu tasvir, düz ovaların sükûnetinden uzaktır. Burada doğa bir fon değil, hayatın bizzat kurucusudur. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte sarp bir yamaçta, sisin henüz tamamen çekilmediği bir tütün tarlasında ya da fındıklıkta başlar hayat. Bu coğrafyanın insanı sırtındaki sepetle dik patikadan inerken, karşı tepedeki komşusuna seslenir. Ses, vadinin akustiğinde yankılanarak dağın ortak hafızasına karışır. Toprağın kokusu, çay fidanlarının üzerindeki çiğ ve horoz sesleri, köyün ritmik temposunun astronomik saatleridir. Burada zaman mekanın asıl sahipleri tarafından belirlenir. Kolunuzdaki saatin, cep telefonlarınızın, pilli radyolarınızın zaman çizelgeleri unutulur gider. Ezanların, sabah sislerinin, horozların, tilkilerin, kuşların, böceklerin ve nebatatın rüzgarlarla etkileşen sesleri belirler ritmi.

Karadeniz köy yaşamını akılda kalıcı kılan unsurlar, bu coğrafi zorlukların doğurduğu mutlak dayanışma biçimleridir. Düz arazinin azlığı, insanları birbirine muhtaç kılmaktan öte, kader ortaklığına sürükler. İmece usulü, bu coğrafyada sadece ekonomik bir yardımlaşma değil, toplumsal bağın kendisidir. Bir evin çatısı imeceyle örülür, mısırlar birlikte soyulur, tulumun veya kemençenin sesiyle horonda ayaklar aynı anda toprağa vurulur. Bayramlar, cenazeler ve düğünler bu coğrafyada bireysel birer olay değil, bütün köyün iştirak ettiği kozmik birer ritüeldir. Bir düğüne, cemiyete, merasime erken gelen bekler, geç gelen beklenir, gelmeyenler sorulur.

Bu köylerde insanlar, hayatın ritmini mevsimlerin döngüsünde doğal akışına bırakırlar. İlkbaharın gelmesiyle toprağın uyanışı bir coşku yaratırken, sonbaharın erken gelen yağmurları ve kışın yolları kapatan karları birer imtihandır. Kentliler için bu yaşam, nostaljik bir tablo sunmanın ötesinde onu tırmandığı yokuşta nefes nefese bırakan bedenini şaşkın bir şekilde yeniden tanımasını sağlar. Karadeniz’in köyü, insana sınırlarını hatırlatan, onu kibirden arındıran ama aynı zamanda yalnız bırakmayan organik bir ekosistemdir.

Kalabalığın ve Yalnızlığın Laboratuvarı Kent

Köyün bu ritmik, yavaş ve yatay akışından kopup kente, özellikle de büyük metropollerin kalbine adım atıldığında, mekânın insan ruhu üzerindeki baskısı yön değiştirir. Kent, hareketin, hızın, dönüşümün ve aynı zamanda radikal bir kopuşun merkezidir. Kent insanı, farklı kültürlerin kavşağında, yeni fikirlerin ve sayısız imkânın içinde olmasına rağmen bu zenginlik, ironik bir biçimde derin bir yalıtılmışlığı da beraberinde getirir.

Yağmur sonrası asfaltın üzerindeki egzoz kokusunun ve neon ışıklarının yansıdığı ıslak caddelerde insanlar, başları öne eğik, rasyonel birer makinenin dişlileri gibi akar giderler. Trafik ışıklarının değiştiği saniyelerle yarışan bir genç, elindeki not defteriyle kütüphaneye ya da iş görüşmesine yetişmeye çalışırken, yanından geçen yüzlerce insanın derdinden, adından, geçmişinden habersizdir. Kent, çeşitliliği ve fırsatları vaat ederken, insanı kalabalığın içinde görünmez kılınan bir varlığa dönüştürür.

Hız ve değişim, kent yaşamının ana damarıdır. Zaman burada artık güneşin doğuşu veya mevsimin döngüsüyle ölçülmez. Burada hayat dijital saatlerin tik takları, metro seferleri ve mesai saatleriyle sınırlıdır. Doğanın yavaş ve merhametli zamanı, kentin katı ve affetmez hızı karşısında erimeye mahkûmdur. İnsanlar beton binalar arasında gökyüzünü kare şeklinde görmeye alışırken, toprakla olan bağlarını unutup asfaltın monotonluğuna teslim olurlar. Beton caddeler üzerinde sırasıyla dikilmiş birkaç ağaçtan yere düşen yapraklar fotoğraflanır. Muhtelif yerlerde oluşturulan yapay su göletleri, coğrafyaya aykırı zorla yetişmiş yeşillikler kentli ruhuna geçici doğa konsantresi sunar. Atlar, yılanlar, kuşlar kafeslerde ya da hayvanat bahçelerinde bir çerçeve içinde seyredilir. Kentin insanları, hayvanları ve bitkileri ortak bir kaderi yaşar aslında.

Köy ve Kent Arasındaki Çatışma

Kırsaldan bir bireyin metropole göç etmesi, yalnızca coğrafi bir yer değiştirme değil, ontolojik bir sarsıntıdır. Köyde komşunun kapısının kilitsiz olması, o coğrafi darlığın yarattığı güven ikliminin bir sonucuyken, kentte apartman duvarlarının arkasına saklanan çelik kapılar, modern bireyselliğin ve korkunun mimari dışavurumudur. Köyde “biz” bilinci hâkimdir. Birinin acısı bütün köyün yası, sevinci ise ortak düğünüdür. Kentte ise “ben” otonomisi, yerini yavaş yavaş soğuk bir bencilliğe ve kayıtsızlığa bırakır.

Bu durum aslında mekânın insan bilincini nasıl sarmaladığını anlatırken  çevrenin ruhsal derinliğine dikkat çeker. Karadeniz’in dağ evinde büyüyen, penceresinden sisli vadileri ve uçsuz bucaksız maviliği gören bir zihin, kentin apartman boşluklarına, gri duvarlarına sıkıştığında klostrofobik bir ruh hali yaşar. Kent, insana sınırsız imkânlar sunar gibi görünürken, aslında onu doğasından, köklerinden ve en önemlisi kendi iç sesinden koparır. Köydeki insan doğayla uyum içinde yaşarken, kentteki insan doğayı fethetmeye çalışırken onun altında kalır.

Kaybolan Ritim ve Yeniden Köklenme Arayışı

Bugün,  sosyolojinin önünde duran en büyük soru, bu iki kutup arasında sıkışıp kalmış modern insanın nereye ait olduğudur. Karadeniz köyünün omuz omuza veren, imeceyi kültürel bir kod haline getiren sıcaklığı ile kentin rasyonel, hızlı ama bir o kadar da acımasız bireyciliği arasında bir sentez aramak zorundayız. Kentin sunduğu imkânlardan vazgeçmeden, köyün o kadim dayanışma ruhunu ve doğayla uyumlu nefesini yeniden hatırlamak, yalnızlaşan insan için tek çıkış yolu gibi görünmektedir. Kentin ıssız sakinlerinin iç sesi, ne bütünüyle eskiye duyulan bir özlem ne de kentin modernizmine körü körüne bir teslimiyettir. Aksine, betonlaşan dünyada insan kalabilmenin, toprağın o kadim ritmini kalpte taşımaya devam etmenin imkânını arayan ortak bir çığlıktır.