Picture of Haydar Barış Aybakır
Haydar Barış Aybakır

İlmeği Kaçmış Bir Hayatın Ortasında

A+ A-

Kimse yalan söylemeyi bilmediği için hava kirliliğinden habersizdik.

Mustafa Kutlu

Modern çağın o sağır edici gürültüsü içinde, sözcüklerin anlamını yitirdiği, harflerin yorgun düştüğü, insanın insana ilişmekten imtina ettiği bir zaman diliminden geçiyoruz. Herkesin çok fazla konuştuğu ama kimsenin kimseyi duymadığı, dinlemeye tahammül edemediği, dijital ekranların arkasında sahte kalabalıklar inşa edilirken ruhların eşi benzeri görülmemiş bir ıssızlığa terk edildiği bu devirde, bazı metinler bize durup nefes almayı hatırlatıyor. İbrahim Tenekeci’nin “Sözü Yormadan” etrafında şekillenen edebi duruşu ve şiir evreni, tam da bu yorgunluğun ve kof kalabalıkların karşısına dikilen, iddialı olmayan ama sadeliği ile derinden sarsan bir sahiciliği temsil eder.

Tenekeci’nin şiirini diğer modern dönem şairlerinden, özellikle İkinci Yeni’nin soyut kapalı dünyasından ya da 80 kuşağının imgeci yığılmalarından ayıran belirgin ve ayırt edici özelliği, sıradan insanın gündelik yaşantısını, kimsenin dönüp bakmadığı detayları müstesna bir gözlem yeteneğiyle ele alma yeteneğinde saklıdır. Muhsin Macit’in de son derece isabetli bir şekilde dile getirdiği gibi Tenekeci, sıradan insanın, sokaktaki adamın gündelik yaşantısında ne varsa, bunu müstesna bir gözlem ve ifade kabiliyetiyle şiirselleştirir.

Peki, bu eylem salt bir estetik kaygı mıdır? Yoksa hayatı çepeçevre saran sıkıntılarla, kederle ve eşyanın tabiatıyla şairce bir yüzleşme mi? Onun şiir evreninde resmi bürokrasiye, katı protokollere, salon edebiyatına ve üst sınıfların öğrenilmiş, yapay nezaketine hiçbir zaman yer olmamıştır. Bunun aksine, bu evrende sıradan insanın yoksulluğu, haksızlığa uğramışlığı, sitemi, kırgınlığı, kaybettikleri ve en saf haliyle, hesap kitap barındırmayan aşkı bulunur. Gerçeğin karşısında doğal olana dönmenin aşk dolu yollarını arayış da diyebiliriz biz buna.

Dizelerinden sızan hüzün, yapay bir melankoli değil, bizzat yaşamanın, hayatta kalmaya çalışırken eksilmenin getirdiği o ağır yükün tortusudur. O, gerçeklikle yüzleşirken dünyanın gidişatından, çehresinden duyduğu derin hoşnutsuzluğu dile getirir. Şu dizelerdeki sitem, bu ruh halinin en yalın fotoğrafıdır:

“İşsizim ya / İsmi naz oluverdi herkesin / Temiz bir sopa istiyor şu serçe bile / İsterse yalan desin”

Buradaki işsizlik, yalnızca ekonomik bir statü kaybından ibaret değildir, modern dünyanın acımasız çarkları arasında insanın yersiz yurtsuz kalışının, tutunamayışının da ilanıdır. Ancak Tenekeci, bu tutunamama halini salt bireysel bir trajedi olarak da bırakmaz, onu varoluşsal bir yenilgi, varlık zemininde bir zedelenme olarak tarif eder. Şairin iç hesaplaşmaları, mısralarında derin bir serzenişe dönüşür:

“İçimden dedim, ilmeği kaçmış bir hayat bizimkisi / Nedir alnımızdan öpmek için izimizi süren / Kalmış mıdır kalesi düşmüş bir şehrin cazibesi / Nedir yalnız bize yakışan bu serüven?”

Bu dizeler, çağın hızına yetişemeyenlerin, daha doğrusu o hıza bilerek ve isteyerek ayak uydurmayı reddedenlerin manifestosudur. “İlmeği kaçmış bir hayat”, artık ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın eski pürüzsüz haline dönemeyecek, kusurlu, yaralı bir yaşantıyı imler. “Kalesi düşmüş bir şehrin cazibesi” metaforu ise kaybedilmiş savaşların, mağlubiyetin içindeki o gizli estetiği ve hüznü vurgular. Modern dünyanın kazananlarına karşı, mağlup olmanın onurunu taşıyan bir serüvendir bu. Çünkü kazanmak için ruhunu pazara çıkaranların dünyasında, “Her yerden görülen bir şeyken dünya / Sağa çekip ağalçarı seyrettik” diyebilmek, erdemli bir pasif direniş, ahlaki bir isyandır. Hırsın, rekabetin ve tahakkümün arenasında yarışmak yerine, kenara çekilip olan biteni, o bitmek bilmez kibri izlemek, sahici kalabilmenin yegane yoludur (belki de…).

Bu kenara çekilmişlik, beraberinde derin ve koyu bir yalnızlığı getirir. Fakat bu yalnızlık, gürültüden kaçışın değil, anlaşılamamanın yalnızlığıdır:

“İçimden dedim, gömülü bir ırmağın yalnızlığıdır bu”

Gömülü bir ırmak, kendi yatağında, yeraltında usulca akan ama yeryüzündekiler tarafından ne sesi duyulan ne de suyu içilen bir kaynaktır. Tenekeci’nin şiir öznesi de kendi iç dünyasında gürül gürül akarken, dışarıdan bakıldığında görünmez olandır. Bu görünmezlik hissi, zamanla insanın eşya ile, mekan ile kurduğu ilişkiyi de zehirler. Aidiyetsizlik hissi öyle bir boyuta ulaşır ki, insan konduğu her dalda eğreti durduğunu hisseder:

“Nereye konsam geri sayım başlıyor”

Bir yere ait olamama, hep gitmek üzere olma hali, gidilen hiçbir yerin sıla olamaması, eşyanın bile insana sırt çevirdiği o mutlak tecrit anı, şu yakıcı dizelerle somutlaşır:

“Kimse yüz vermiyor bana, sandalye bile / Beni çağırıyor, yarım kalan ne varsa”

Sandalye, dinlenmenin, soluklanmanın, bir mekanda yerleşik olmanın en basit simgesidir, halidir. Sandalyenin bile yüz vermediği bir insan, kaçamağı olamayan, dünyada kendine bir metrekarelik bir sığınak dahi bulamamış, kaçacak en ufak bir yeri bile yok demektir. Yarım kalan her şey, tamamlanmamış hevesler, kursakta kalan sözler, o sandalyenin boşluğundan şaire seslenir.

Ve o kozmik kimsesizlik, belki de insanı en çok üşüten, en derinlere işleyen o kimsesizlik hissi, ebeveyn şefkatinden mahrumiyetin bir ömür boyu süren yankısı olarak karşımıza çıkar:

“Aferin benim oğluma, Allah rahatlık versin / Diyecek kimsem yok, bir ödeşme mi yoksa bu.”

Sıradan bir insanın gündelik hayatında çok basit, sıradan bir ritüel olan “iyi geceler” dileği, burada ulaşılamaz bir lükse, kaybedilmiş, yitirilmiş bir cennete dönüşür. Gece başını yastığa koyduğunda sırtını sıvazlayacak, ona dünyanın güvenli bir yer olduğunu hissettirecek bir sesin eksikliği, hayatla bitmek bilmeyen karanlık bir ödeşmenin parçasıdır.

Bu ödeşme ve eksiklik, insanın dünyaya bakışını da köreltir. Tenekeci, modern insanın görme biçimini sorgular. Göz, zahiri olanı, vitrini, parlayanı görürken, hakikati, içeride kanayanı ıskalar. Bu yüzden şair, kendi şahitliğinden şüphe eder:

“Kör bir şahidim ancak, çünkü dünya gözüyle / Neyi görebiliyor ki insan,”

Dünya gözüyle bakmak, yanılsamalara teslim olmaktır. Gerçeği ile yüzleşirken doğal olana varmak için belki de o zahiri gözü kapatmak, “Git ve körünü öldür, bitsin artık nazları” diyerek insanın kendi içindeki o idraksiz tarafı yok etmesi, hakikate uyanması gerekir.

Tüm bu analizlerin ışığında, Tenekeci şiirinin kalpgahına, o insanı olduğu yere mıhlayan, içindeki o kuytu “evde kalmışlıkla” yüzleştiren o yakıcı dizeye yeniden dönelim:

“Hangi vadiler istedi de gitmedim / Kıskandım da ne oldu, hayattan kendimi.”

Bu dize, durağanlığın, beklemenin ve çağrılmamış olmanın en sarsıcı itirafıdır. Hayatın hızla akıp gittiği bir düzende, geride kalmışlığın trajik ifadesidir. İnsan bazen gitmemeyi seçmez, sadece davet edilmemiştir. O doğru vadi ona seslenmemiştir. Hayattan kendini kıskanmak, kendi kabuğuna çekilip kendini sakınmak, sonunda kişiye sadece bir koca bir ıssızlık armağan etmiştir. Bu dizeler, insanın kendi hayatındaki o büyük bir başına kalakalmışlık hissini adeta bir cerrah titizliğiyle deşer.

Sait Faik Hikayeciliği ve Tenekeci Şiiri: Yalnızlığın Fenomenolojisi

Peki, İbrahim Tenekeci’nin sokağa, eşyaya, doğaya ve hüzne dönük bu şiiri ile Türk edebiyatının mihenk taşlarından Sait Faik Abasıyanık’ın hikayeciliği arasında bir köprü kurulabilir mi? Bu sorunun cevabı, insanın kendi içine doğru yaptığı o ıssız yürüyüşte gizlidir.

Sait Faik, “Bir insanı sevmekle başlar her şey” derken, edebiyatının rotasını büyük destanlara değil, arka sokaklardaki küçük insana çevirmişti. O da tıpkı Tenekeci gibi, hayatın sıradan akışı içindeki fevkaladeliği arıyordu. Sait Faik’in “Alemdağ’da Var Bir Yılan” kitabında yer alan “Hişt, Hişt!” adlı hikayesi, tam da Tenekeci’nin şiirlerinde yankılanan o derin yalnızlığın düzyazıdaki kusursuz bir tezahürüdür.

Bu hikaye, aslında kelimenin tam anlamıyla bir yalnızlık fenomenolojisidir. Hikaye kahramanı öylesine yalnız, öylesine kendi kabuğuna çekilmiştir ki, yürürken arkasından duyduğu, nereden geldiği belirsiz bir “hişt” sesini bile üzerine alınır. Kendisine seslenilmiş olmasını yadırgar, inanamaz. Çünkü o da tıpkı “sandalyesi bile yüz vermeyen”, “nereye konsa geri sayım başlayan” o yalnız şiir öznesi gibidir. “Hişt, Hişt!” hikayesindeki karakter evden kızgın çıkmıştır, yürüdükçe açılır. Belki de tıraş bıçağına kızmıştır, kim bilir, yolda kimsecikler de yoktur. Seslenen belki de bir kuştur. Belki de sıradan bir tıraş bıçağına duyulan öfke ile, Tenekeci’nin şiirinde “Temiz bir sopa istiyor şu serçe bile” mısrasındaki o masum kuşa yönelen nedensiz sitem, aynı kırılgan psikolojinin, aynı tahammülsüzlük ve yalnızlık hissinin dışavurumudur.

Her iki yazarın metinlerinde de doğa bir fon değil, bizzat yoldaştır. Sait Faik’in doğada insan sesi arayan, bulamadığında yalnızlık çeken karakteri ile Tenekeci’nin “gömülü bir ırmağın yalnızlığını” taşıyan öznesi, aynı sokağın, aynı ıssızlığın çocuklarıdır. Sait Faik, toplumsal hiyerarşinin dışında kalmış insanları nasıl derin bir merhametle resmediyorsa, Tenekeci de “fakirlerin dilinden güzel sözler toplayan” bir özne olarak aynı merhameti şiir formunda yeniden üretir, ama ona hüznü de dahil ederek. Her ikisi de kelimeleri yormadan, bağırmadan, manifestolar yazmadan, sadece şahitlik ederek hayata ve insana ilişirler.

Sonuç olarak İbrahim Tenekeci’nin şiiri, insanın kendi zayıflığıyla, yaralarıyla ve kederiyle dürüstçe yüzleşmesidir. Gösterişli kılıflara bürünmenin prim yaptığı bir çağda, o sahiciliğin ve küçük olanın (veya küçümsenenin) onurunu savunur. Onun dizeleri, için için yanan bir kor barındırır. Şiir ondan bir kıvılcımdır, nerede yangın çıkaracağı belli olmayan. O kıvılcım, bazen kalesi düşmüş bir şehrin cazibesiyle geçmişi ateşe verir, bazen de bir “hişt” sesinin peşine takılıp tüm dünyaya karşı sessiz, derinden ve yalın ahlaki bir isyan başlatır.

Sözü yormadan dökülen bu mısralar, bize yaşamanın tam kalbinde, tüm yenilgilere ve ilmeği kaçmış hayatlarımıza rağmen sahici kalabilmenin, bir sandalyeye, bir serçeye ya da bir insana sahiden ilişebilmenin hala mümkün olduğunu inatçı bir şekilde ama bütün sadeliği ile fısıldamaktadır.